Yazar anlatımı...
Olur da kalbin bir gün kaybolursa pusulanın gösterdiği her yönde ben olucam...
Demir Karadağ, eski adıyla Kenan Karabey...
Astsubay Kıdemli Başçavuş rütbesiyle görev yaparken, 2020 yılının Ekim ayında 32 yaşında "şehit" olarak kayıtlara geçmişti. O kara gün, Azərbaycan’ın Füzuli şehrinin düşmandan kurtarılması için başlatılan harekât sırasında, birliğinden bir asker arkadaşını aslında sevdiği kadını düşman ateşinden korumak isterken vurulmuştu. O anın ardından bir daha ondan haber alınamamış, adı yalnızca şehit listelerinde yer almaya başlamıştı.
Ama gerçek çok daha derindeydi.
Kenan Karabey, o gün orada ölmemişti. En azından beden olarak. Fakat onun yaşadığını bilenler, bu sırrı sonsuza kadar saklamak zorundaydı. Çünkü o artık bir asker değildi. Üniforması, rütbesi, kimliği - her şeyi geçmişte kalmıştı. Ona yeni bir görev verilmişti. Öyle bir görev ki, kendi hayatını ve geçmişini yok saymış, gelecek hayallerini sürdüremeyeceği, nefes alırken bile başkasının adını taşıyacağı bir yoldu bu.
Birliğin kararı kesindi. Kenan Karabey orduya yani teşkilata "ölü" olarak lazımdı. Onun gerçek kimliği bir daha açığa çıkmamalıydı. Yaşaması, devletin gölgesinde, yeni bir isimle ve bambaşka bir kimlikle devam etmeliydi. Artık o, belgelerde yaşamayan ama perde arkasında bir milletin kaderine yön veren biriydi.
Demir Karadağ olarak doğmadı. Ama yeniden doğduğunda o isme büründü. Bu yeni kimlik ona sadece bir isim değil, aynı zamanda bir yük, bir sorumluluk, bir kader yükledi. Eskiden birliğinin saygı duyduğu, gözlerinin içine bakarak emirlerine itaat edilen adamdı o. Sıradan biri gibi görünse de aldığı özel eğitimler, yürüttüğü görevler, ve sahip olduğu yetkiler onu teşkilatın sessiz ama en güçlü silahlarından biri yapmıştı. Kimi zaman cephede, kimi zaman bir masa başında, kimi zaman bir dağın tepesinde... Ama her zaman gözlerden uzakta, vatanı için çalışan bir askerdi. Tüm bu eğitimler onu seçilen kişi yapmıştı.
Peki, bunlar yaşanmadan önce ne olmuştu? Kenan tüm bu planların farkında mıydı? Önünde neyin beklendiğini biliyor muydu da, gidip birine âşık olmuş, nişanlanmış, hatta evlilik hayalleri kurmuştu?
Hayır... Bilmiyordu.
Ona çizilen yolun ne kadar keskin ve dönüşsüz olduğunu bilseydi, o kadına asla elini bile uzatmazdı. Sevdiğini koruyamayacaksa, ona bir "hayat" veremeyecekse neden onun hayallerine ortak olsundu? Ama hiçbirinden haberi yoktu. O da sanmıştı ki, tıpkı herkes gibi bir gün görev biter, hayatı normale döner. Sandı ki sonunda sevdiği kadının gözlerine bakıp, "Ben geldim," diyebilecek...
Oysa artık ne Kenan Karabey vardı... Ne de onun kurduğu hayat...
*****
Kenan önce sırtından vurulmuş, ardından tüm gücünü toplayarak sevdiği kadını korumak için düşmana doğru dönmüştü. Can havliyle, gözünü kırpmadan tetiğe sarılmış, onu hedef alanlara karşı gövdesini kalkan etmişti. Ama ikinci mermi geldiğinde artık dayanacak takati kalmamıştı. Çünkü bu defa gözünden vurulmuştu.
Hazan ayağının birini kaybetmişti, Kenan ise bir gözünü... Farklı yaralar, farklı acılar ama aynı kayıp... En büyük yarayı birbirlerini kaybederek almışlardı. Ne Hazan Kenan’sız kalabiliyordu, ne de Kenan Hazan'sız bir hayata dair umut taşıyordu. İkisi de elma gibi ortadan ikiye kesilmiş, aynı gövdenin ayrı yarıları gibi savrulmuşlardı.
Kenan gözlerini açtığında hâlâ Azərbaycan'daydı. Bilinci yerine geldiğinde, sol elini yavaşça yüzüne götürdü. Gözünün biri sargılıydı. Dokunduğunda içini bir boşluk kapladı. Bir eksiklik... Ve anladı. Orası artık görmüyordu. İçinden bir parça daha kopmuştu.
“Uyandın sonunda.” dedi tanıdık bir ses. Bölük komutanıydı. Kenan’ın vurulduğunu duyduğu gibi Türkiye’den Bakü’ye geçmişti. Kenan uykudayken çoktan yeni bir hayat planı hazırlanmıştı.
“Gözüm…” dedi Kenan, yutkunarak. Derin bir nefes aldı, ama sanki ciğerleri tam nefes alamadı. O anı hatırlıyordu. Kurşun, gözünden kalbine inmiş gibiydi.
“Maalesef, oğlum…” dedi komutan, sesi babacan ama boğuk. “Ama seni yeni bir görev bekliyor.”
Komutan Kenan’ı kendi evladı gibi görüyordu. Bu yüzden onun hâlâ nefes alıyor olması sevinçli haberdi ama aynı zamanda yeni görev de ağırdı. Çünkü bu hayatta kalış, resmiyette ölümle sonuçlanacaktı.
“Hazan nerede?” dedi Kenan. Sesinde telaş vardı, yüreğinde onu arıyordu. “Burada mı? Durumu nasıl?”
“Vurulan ayağını dizden aşağı kaybetti. Ameliyat başarılı geçti ama çok kan kaybetmişti. Şu an iyi… Fakat askerlik hayatı bitti artık.” dedi komutan.
Kenan sarsıldı. Gözlerini kapadı. İçindeki fırtına göğsünü yarıyordu. “Yani… ikimiz de bu savaştan eksik döndük.”
“Henüz hiçbir şey bitmedi.” dedi komutan. Sandalyeye çekilip oturdu. Yüzü ciddiydi, sesi kararlı:
“Dinle, Kenan. Artık hayatına Demir Karadağ olarak devam edeceksin. Resmi kayıtlarda Astsubay Kıdemli Başçavuş Kenan Karabey, 2020 Ekim'inde Füzuli’nin kurtarılması sırasında şehit düşmüş olarak geçecek. Ailenden kimse seni bir daha göremeyecek. Sen artık bir devlet sırrısın. Yeni bir isim, yeni bir geçmiş ve tek bir geleceğin olacak: Vatan için savaş.”
Kenan başını eğdi. Ne düşüneceğini bilemiyordu. Yüreği kanıyordu. Annesi, babası, kardeşleri... Ve Hazan.
“Peki… neden ben?”
“Çünkü sen gözü kara bir askersin, Kenan. Vatanını canından çok sevdin, seviyorsun. Sadece sahada değil, artık düşmanın içinde savaşacaksın. İnsan kaçakçılığı, yasa dışı örgütler, silah ticareti, organ mafyası… Onların arasında bizim gözümüz, kulağımız olacaksın. Belki başka isimlere de bürüneceksin. Ama senin özün hep vatan için atan bir yürek olacak.”
Kenan suskundu. Yutkundu. Kalbindeki en büyük yük Hazan'dı.
“Hazan'a ne olacak?” dedi gözlerini komutana doğru kaldırarak.
“Artık asker olamaz ama ona da uygun bir görev bulabiliriz.
"Ona iyi bir protez bacak bulabilir misin?"
"Protez bacak işini de hallederiz. Hem de en gelişmiş model. Onu asla mağdur etmeyeceğiz.”
Kenan gözlerini kapadı. Bir an sustu. Sanki içinden fırtınalar geçiyor, ama dışı buz gibi duruyordu.
“Tamam.” dedi sonunda. Sesi tok, kararlıydı. “Kenan Karabey artık bir şehit. Hayatımı kendi ellerimle sıfırlıyorum. Ama bir şey bilinsin: bu yemin sadece dudaktan değil, kalptendir. Yeter ki Vatan sağ olsun.”
Komutan başını eğdi. Saygıyla.
İşte Kenan Karabey o anda resmen öldü. Ve Demir Karadağ, vatan için gölgelerde yaşamaya başlayan bir kahraman olarak doğdu.
*****
Kenan, yüreğindeki acıya rağmen İstanbul’a gelmişti. Çünkü Hazan'ın onun izini bulmak için harekete geçtiğini öğrenmişti. Ama nafileydi... Hazan, her adımda boşluğa çarpmış, aradığı Kenan’dan geriye sadece bir şehit haberiyle baş başa kalmıştı.
Kenan ise artık bambaşka biriydi. Siyahlara bürünmüştü. Yüzünü gizleyen koyu renk gözlükler, hâlâ sargılı olan sol omzu, dağınık görünüşlü bir gömlek ve sade bir pantolonla sanki sokaktaki sıradan bir adam gibiydi. Eski başçavuş Kenan Karabey’den geriye sadece gözbebeklerinde saklı bir acı kalmıştı. O artık ne askerdi ne de Kenan’dı. Artık o, Demir Karadağ’dı.
Mezarlığa sessizce girdi. Gölge gibi ilerledi. Uzak bir ağacın altına geçti ve saklandığı yerden izlemeye başladı. Gözleri, hayatının anlamı olan kadındaydı. Nişanlısıydı o bir zamanlar... Şimdiyse, başka bir adamın toprağına ağlayan bir yaralı kadından ibaretti. Çünkü o mezarda yatan kişi Kenan değildi. Kimliği belirsiz bir cesetti toprağa verilen. Fakat Hazan yüreğinde taşıdığı acıyla onu Kenan sanıyor, gözyaşlarını gerçek sanrılara döküyordu.
Bir ara başını toprağa koydu Hazan. Derin bir nefes aldı. “Toprak bile sen kokuyor,” dedi. Oysa bilseydi... Bilseydi ki gözyaşlarını döktüğü adam, yalnızca birkaç mezar ötede, dimdik ayakta, bir hayal gibi duruyordu...
“Pusula nerede?” dedi birden ağlayarak. “Senden bana kalan bir tek hatıra istedim. Ama onu bile bulamadım. Sadece nişan yüzüğümüzü verdiler. Oysa sen o pusulayı asla kaybetmezdin…”
Kenan o an irkildi. “Pusula...” diye geçirdi içinden. Elini yavaşça ceketinin sol cebine götürdü. Parmakları, artık neredeyse metalin soğukluğuyla bütünleşmiş olan eski pusulaya dokundu. Pusulayı çıkardı. Hafifçe açtı. Hâlâ çalışmıyordu. Ama o pusula ikisinin ortak geçmişini taşırdı. Ve Kenan bir anda o geçmişe, o ana geri döndü…
“Çalışmadı mı?” demişti birliğin içindeki en yakın arkadaşına.
“Çalışmıyor bir türlü. Kımıldamıyor bile. Tamamen açarsam toparlayamam diye korkuyorum.”
“Tamam, ver sen bana. Hallederim ben,” demişti Kenan, gülümseyerek. O sırada pusula kayıp yere düşmüş, Kenan eğilip almak isterken, birden ibre hareket etmişti.
Pusula hızla döndü döndü. Sanki bir şeyin ya da birinin yönünü gösteriyordu. Tam o sırada Kenan başını kaldırdı ve pusulanın durduğu yere baktı. Karşıdan yaklaşan genç bir kadın askeri gördü. Yeşilin en parlak tonuna sahip gözleri vardı. Çimen gibiydi. Bir süre göz göze geldiler. Pusula ibresi hâlâ ona doğru dönüktü. Pusula ilk defa çalışmış ve doğru yönü bulmuştu.
Genç kadın, askeri bir disiplinle selam verdi.
“Başçavuşum! Emrinizle konuşabilir miyim?”
Kenan bir an duraksadı. Gözlerini hâlâ ondan kaçırmayıp başıyla onayladı.
“Söyle, dinliyorum.”
“Er Hazan Korkmaz. Görev yerime teslim olmak üzere yönlendirildim. Bundan sonra size bağlı görev yapacağım. Emrinize hazır bulunuyorum, Başçavuşum.”
Kenan kısa bir bakış attı. Gözleri içinde beliren tuhaf sıcaklığı saklayamadı.
“Hoş geldin, Korkmaz. Burada herkes görevine sıkı sarılır. Disiplin bizim için her şeydir. Anladığını düşünüyorum.”
“Emredersiniz, Başçavuşum. Anlaşıldı!”
Ve işte o an... O pusulanın yönü, Kenan’ın kalbinin yönü olmuştu. İlk görüşte hissetmişti. Hazan, sadece onun değil, artık kaderinin de adıydı. Her ne kadar ilk zamanlar duvarlarını yüksek tutsa da, Hazan'ın dik başlılığı, dürüstlüğü ve gözlerindeki cesaret her geçen gün bu duvarları birer birer yıkmıştı.
Kenan sertti, kuralcıydı. Sadece varlığıyla bile birliğe ciddiyet getiren bir adamdı. Ama Hazan... O, hiçbir zaman sıradan biri olmamıştı. Ne başkalarının korkusuna kapılmış, ne de Kenan’ın katı duruşuna boyun eğmişti. Her zaman bildiğini okuyan, korkmadan yürüyen bir kadındı.
Ve ne yazık ki, şimdi geldikleri bu yer... Hazan'ın o başına buyruk, inatçı ama yürekli halleriyle şekillenen bir sona dönüşmüştü. İkisi de kaybetmişti. Biri gözünü, diğeri bacağını… Ama en çok da birbirlerini.