Yazar anlatımı...
Bir yıl sonra
"Kenan… Nasılsın? Özledin mi beni?" dedi Hazan, dizlerinin üzerine çökmüş, elini mezar taşına yaslamıştı. Sanki mezarın altında değil, karşısında dimdik ayakta duran nişanlısıyla konuşuyordu.
"..."
Gözlerini kapadı. Sanki Kenan’ın suskunluğunu duyuyormuş gibi sustu bir an. İç çekti. Sonra hafifçe gülümsedi, hüzünle.
"Ben seni özledim. Eminim sen de beni özlemişsindir. Çünkü sen... sen susarken bile anlatmayı başarabilen bir aşk adamıydın. Bir tek bakışınla içimi okuyabiliyordun ya… İşte şimdi de okuduğunu hissediyorum."
"..."
Elini ceketinin iç cebine uzattı. Küçük bir kağıt kese ve bir beyaz kâğıda sarılmış sıcak simit çıkardı. Mezarlığın sessizliğinde naylonun hafif hışırtısı duyuldu. Ardından konuşmasına devam etti:
"Sana sıcak simit aldım. Sen seversin. En son görevden önce İstanbul’da birlikte denize karşı otururken yemiştik. Hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum, Kenan. Hatırlamakla kalmıyorum... unutamıyorum."
Boğazı düğümlendi. Cümle boğazında kurudu sanki. Birkaç saniye sessizlik oldu. Yutkundu. Derin bir nefes aldı. Ama gözyaşları engel tanımadı. Akmaya devam etti. Gözyaşlarının döküldüğü toprak, Kenan’ın adının yazılı olduğu mezar taşı kadar keder doluydu.
"Bugün tam bir yıl oldu. Tam tamına bir yıldır sen simit yiyemedin, ben de huzurla yiyemedim. Dedim ki, yanına bırakayım. Belki kuşlar yer, belki kediler. Belki senin yerine, senin adına bir can doyar. Sevap olur… Ha? Ne dersin?"
Bir an durdu, gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Hafifçe tebessüm etti.
"Ne dediğini duyar gibiyim aslında... 'Hazan, bırak bu hayvan sevdanı. Hayvanları sevme demiyorum ama görev zamanında duygularını bastır’ diyorsundur, değil mi? Hep öyle derdin zaten. Ciddi, kararlı, görev odaklı... Ama ben de böyleyim işte. Biliyorsun. Hiç değişemedim."
Elini mezar taşının üzerine koydu. Avuç içi taşın soğukluğunda titredi.
"Değişmediğim için sevdin zaten beni. Değişmediğim için evlenmeye karar verdik. Çünkü ben de seni olduğun gibi sevdim. Fazla sorumluluk sahibi biri olsan da kabullendim seni. Ama olmadı be başçavuşum… Olmadı. Biz bu savaşta galip değil, mağlup olduk."
Bir an başını eğdi. Protez ayağını uzattı. Elini dizine koyarak usulca gülümsedi, kırık bir gülümseme belirdi o güzel yüzünde.
"Baksana... bak şu ayağıma. Son model bir protez taktılar. Güya yürüyebiliyorum, koşabiliyorum, zıplayabiliyorum. Ama hiçbir şey eskisi gibi değil. Ben artık bir asker değilim, Kenan. Ben sıradan bir muhabirim. Yani hâlâ cephedeyim ama silahla değil, kelimelerle savaşıyorum."
Yutkundu.
"Bazen savaş muhabirliği yapıyorum. En sıcak bölgelerdeyim. Ama seninle yan yana omuz omuza değilim artık. Senin gibi duygularını bastırabilen biri değilim ki ben. Ve bence… asker, önce duygularına hükmetmeyi bilmeli. Ben o savaşı hiç kazanamadım. Ama sen hep kazandın. Kazandın kazanmasına ama hayatına bedel oldu."
Mezar taşını okşadı, ardından başını ona yasladı. Ve son kez fısıldadı:
"Ben seni her gün özlüyorum. Ama bugün daha çok."
"Hazan, kızım?" diye seslendi yumuşak bir kadın sesi. Hazan, başını yaslamış olduğu mezar taşından usulca kaldırdı. Ağladığı için gözleri hafifçe buğuluydu. Sesin sahibini tanımıştı.
"Sumru anne..." dedi, yavaşça ayağa kalkarken. Mezar taşından destek alıp ayağa kalktı. Gözleri önünde ilerleyen kadın siluetine kenetlendi. Kadının ellerine uzanmak istedi ama bir an duraksadı- elleri toprak içindeydi. Cebinden mendilini çıkarıp ellerini temizledi, sonra saygıyla uzattı.
"Öpeyim anne." Eğilip kadının elini öptü.
"Berhudar ol, kızım," dedi Sumru ana, yorgun ama anaç bir ses tonuyla. Gözleri nemliydi ama alışmış gibiydi bu mezar taşına. "Geleceğini biliyordum."
"Yalnız bırakamazdım Kenan’ı," dedi Hazan. Sesi kısık ve üzgündü.
"Biliyorum," dedi kadın ve oğlunun mezarına yaklaşıp başucundaki taşı öptü. Yanında getirdiği çiçekleri yavaşça dizdi. Renk renk güzel çiçekler. Sanki her biri bir dua, bir sevap gibiydi.
"Oğlum da duysun... Ben seni öz kızımdan ayırmam, bilirsin. Ama artık gelme kızım. Hayatını kur. Yeni bir gelecek inşa et. Kenan da bunu isterdi… senin yaşamanı. Güzel bir hayatın olsun isterdi."
"Yapamam…" dedi Hazan fısıltıyla. Gözleri toprağa sabitlendi. Kenan’ın adını görmemek için uğraşsa da her harf, kalbine bıçak gibi saplanıyordu.
"Yapmak zorundasın. Gençsin. Güzelsin. Önünde bir ömür var. Gelme artık buraya... her gelişinle kendini biraz daha mezara bağlıyorsun. Göz göre göre eriyorsun. Oğlum gitti. Bunu biz kabullendik, çok zor oldu ama ettik. Sen de kabullen. Kenan yok artık."
"Ben… Kenan’a ihanet edemem," dedi Hazan. Gözleri doldu. Boğazında bir yumru vardı, yutamadığı.
"Kenan da istemezdi kızım. Bir mezarla konuşmanı, yaşamadığın bir hayatı savunmanı istemezdi. Ben her geldiğimde buraya bıraktığın simitleri, çiçekleri, mektupları gördüm. Yeter artık… Kendine yazık etme. Hakkın olan hayatı heba etme."
Kadın diz çöküp oğlunun mezar taşını yavaşça silmeye başladı. Elindeki mendil sanki her dokunuşta bir hatırayı siliyor, ama annenin içindeki boşluğu dolduramıyordu.
"Git," dedi bir anda. Başını kaldırmadı. Göz göze gelmedi. Ama sesi keskindi, yüreği titreyerek de olsa.
Hazan bir an bekledi. Sonra sessizce adımlarını geri çekti. Mezarlıktan uzaklaşırken birkaç kez geriye dönüp baktı. Her adımda yüreğinden bir parça koptu sanki. Gözyaşları sessizce süzülüyordu.
Kenan’ın mezarına tutunarak hayatta kalmıştı. Onun yokluğunu kabul etmenin tek yolu, mezarına yakın olmaktı. Ama şimdi... şimdi annesi bile ona acımış, "bir hayatın var" diyerek ellerini çözmek istemişti.
*****
Kenan Karabey… Yeni adıyla Demir Karadağ. Şu an hapisteydi. Peki bu bir yıl içinde neler yaşamıştı, kimse tam olarak bilmiyordu. Eski kimliği, eski yüzü ve hatta eski hayatı- hepsi geçmişte kalmıştı. Geride bıraktığı her şeyin yerine, yepyeni bir yüz, bambaşka bir adam inşa edilmişti. Yüz değiştirme ameliyatı geçirmişti; eskiden Hazan'ın "aslanım" diye sevdiği o yüz… artık yoktu.
Kabul etmek gerekirse, yeni yüzü de az şey değildi. Hatta çoğu erkeğin sahip olmak isteyeceği kadar etkileyici, kusursuz hatlarla yeniden yaratılmıştı. Burun çizgisi orantılı, elmacık kemikleri belirgin, çene hattı sertti. Göz şekli bile özenle yukarı doğru çekilmişti. Bir askerden bir erkek model çıkarmışlardı adeta. Her detay incelikle düşünülmüş, onun sadece kimliğini değil, varlığını da dönüştürmüştü. Ama bu dönüşümde eksik kalan bir şey vardı. Ya da belki de özellikle eksik bırakılmıştı.
Bir gözünü savaş zamanı kaybetmişti. Yüzü yenilenmişti, ama gözü... işte orada durmuştu zaman. Onu tamamlamak için defalarca protez göz teklif edilmişti; teknolojik olarak mümkün, hatta zahmetsizdi. Ama Kenan hepsini reddetmişti. Belki inat, belki bir bekleyiş. Belki de… bir yas. Çünkü o göz, ona Hazan'dan kalan tek şeydi. O eksiklikte, o boşlukta bir hatıra yaşıyordu. Dokunulmamış, değiştirilmemiş, olduğu gibi kalmıştı. O gözde bir kadın vardı. Ona “aslanım” diyen, geçmişin bir yerinde sesini bırakan bir kadın.
Ve şimdi Kenan, yani Demir, içerideydi. Resmi olarak hırsızlık suçundan tutuklanmıştı ama aslında her şey planlıydı. Organ kaçakçılığının en tehlikeli isimlerinden ve aynı zamanda aşiret ağasının başıyla aynı hapishanedeydi ve ona ulaşmanın tek yolu güvenini kazanmaktı. Kenan bu görevi kabul etmişti- çünkü bu, yeni hayatının ilk basamağıydı.
Bir aydır içerideydi. Zaten çoktan adamın dikkatini çekmiş, yanına sokulmayı başarmıştı. Üstüne bir de sahte sabıka dosyası, hikâye, geçmiş… Her şey usta işi gibi hazırlanmıştı. Ama bunlar yeterli değildi. Adam bir haftaya çıkacaktı ve zaman daralıyordu.
Plan hazırdı. Tüm detayları defalarca zihninde kurmuştu. Şimdi tek yapması gereken, harekete geçmekti. Artık bir asker değil, bir model değil… görevi için yaratılmış bir karakterti o.
****
Öğlen saatleriydi. Koğuş sessizdi. Tutuklular sırayla avluya çıkmış, birkaç dakikalığına olsa da güneşi görüp nefes almanın tadını çıkarıyordu. Demir — yani gerçek adıyla Kenan Karabey — de dışarı çıkanlar arasındaydı. Ve dikkat çekecek hiçbir hareketi yoktu. Sıradan bir mahkum gibi başını önüne eğmişti. Avluda dolaşıyor, göz ucuyla saatleri yokluyordu.
O sırada Haydar Bozkır — organ kaçakçılığının merkezinde duran isim, hem içeride hem dışarıda ağırlığı olan bir adam — koğuşta kalmıştı. Başı ağrıdığını söylemiş, ranzasına uzanmıştı. Ama Demir için bu bir fırsattı. Planın ilk adımı için gereken an gelmişti.
“Ben içerdeyim,” dedi biri fısıltıyla Demir’in yanından geçerken. Plan dahilinde içeri sokulmuş, görev karşılığı bu işi üstlenmiş bir adamdı. Demir, beş dakika sonra onun peşinden koğuşa girecekti.
Adam, koğuş kapısından içeri adım atmadan önce etrafı kolaçan etti. Avluda kalanların sesi uzaktan duyuluyordu. Koğuşta kimse yoktu. Sadece hedef: Haydar.
Yavaş adımlarla içeri süzüldü. Ranzada sırtı dönük yatan adamın nefes alışları düzenliydi. Uyuyordu.
Saldırgan yaklaşırken dişlerini sıktı, boğazını temizledi. Sessizlik hakimdi.
“Geber…” dedi dişlerinin arasından ve aniden çöktü üzerine. Kollarını Haydar’ın boğazına doladı. Bir anda her şey sessizliğin içinde patladı.
“Senin gibi birinin yaşaması hata, pislik herif. Şerefsiz köpek!” dedi nefretle. Haydar uykusundan irkilip uyanmaya çalıştı. Gözlerini açamadan ellerin baskısını hissetti. Boğazı yanıyor, ciğerlerine hava girmiyordu. Çırpınıyor ama nafile… gücü tükeniyordu.
Tam nefesinin kesildiğini düşündüğü anda boğazındaki baskı birden gevşedi. Çünkü Demir koğuşa girmiş, tam zamanında adamı üzerinden çekmişti. Onu yere savurmuştu. Haydar, öksürerek kendine gelmeye çalışırken Demir, saldırganı yere bastırmış, yumruklar ardı ardına inmeye başlamıştı.
Sahte bir kavga değildi bu. Gerçekti. Gerçek görünmesi gerekiyordu. Demir plan gereği gerçekten dövüyordu adamı. Gardiyanlara da seslenmeyi unutmamıştı:
“Gardiyan! Gardiyan! Koğuşta kavga var!”
Gürültüyü duyan nöbetçiler koğuşa koştu. Kapı açıldı, içeri girildiğinde Demir hâlâ adamı hırpalıyordu.
“Yeter! Yeter dedim!” diye bağırarak ayırdılar. Demir’i zor bela adamın üzerinden çekmişlerdi ki, Haydar nefesini toparlayarak ses verdi:
“Bırakın! Dokunmayın ona!” dedi zor bela. “Demir beni korudu. Bu şerefsiz beni öldürmeye çalışırken, o beni kurtardı!”
Gardiyanlar bir an birbirlerine baktı. İçlerinden biri saldırganı tutup çıkardı. Diğerleri ortamı kontrol altına almaya çalışırken, Haydar doğruldu.
Demir hemen yanına geldi. Telaşlı görünüyordu.
“İyi misin ağam? Revire geçelim ister misin?”
Haydar derin bir nefes aldı, başını salladı. Gözlerinde hâlâ öfke ve şaşkınlık vardı ama aynı zamanda minnet de seziliyordu.
“İyiyim evlat… Sen olmasaydın belki de şimdi toprağın altındaydım. Dile benden ne dilersen…”
Demir gözlerini yere indirdi. Mütevazı bir tonla konuştu:
“Dualarına talibim ağam. Başka bir isteğim yok.”
Haydar, Demir’in omzuna dokundu. Onu gözleriyle süzdü, kafasında tarttı.
“İkimiz de bir hafta sonra çıkıyoruz değil mi dışarı?”
Demir başını evet anlamında salladı.
“O zaman bilesin… Senin gibisi yanımda kalmalı. Bundan böyle benim adamımsın, Demir. Beni sen korudun… Ben de karşılıksız bırakmam."
Demir başını eğdi. Adamın elini öptü, geri çekildi. İstediği buydu zaten. İçinde sessizce konuşan asıl planı ise Haydar hâlâ bilmiyordu.
O, kendine sadık bir adam kazandığını düşünürken… aslında ipini çekmişti. Ve bundan uzun bir süre haberi olmayacaktı. Vakti geldiğinde o ip boynuna dolanacaktı.