Yazar anlatımı...
Ay ve Güneş hakkındaki efsaneleri bilir misiniz? Ay ve Güneş'in hikayesi, insanlık tarihi boyunca farklı kültürlerde farklı şekillerde anlatılmıştır. Ancak her anlatımın temelinde, doğanın döngüsü, zıtlıklar ve uyum, aşk ve özlem gibi evrensel temalar yer alır. Ve evet her defasında Ay ve Güneş birbirine hasrettir. Bir Japon efsanesine göre Ay ve Güneş birbirini sever, fakat zaman farkı yüzünden bir türlü kavuşamazlar. Bu çaresizlik karşısında tanrı, onların buluşması için güneş tutulmasını yaratır. Yani evren bile bu aşka dayanamayıp araya elçi olmuş, onların en azından birkaç dakikalığına birbirine dokunabilmesini sağlamıştır.
Kenan ve Hazan da işte tam olarak Ay ve Güneş gibiydi. Birbirlerini tarifsiz bir aşkla sevmiş, fakat ayrılığa mecbur kalmışlardı. Ölüm ayırmıştı onları; geri döndürülemez bir şekilde ve acımasızca. Onların arasında zaman değil, artık başka bir dünya vardı. Biri nefes alırken diğeri sadece hatıralarda yaşıyordu. Ay ve Güneş'in kavuşma ihtimali gibi Tanrı bu ayrılığln bir son bulmasını istemiş gibi Kenan ve Hazan'ı bir araya getirmişti. Ama buna kavuşma demek doğru olamazdı. İkisinin de hayatında farklı insanlar vardı.
Kenan, görev gereği de olsa hayatına birini almıştı artık. Adımlarını başka bir yolun taşlarına basarak atıyordu. Fakat her adımda içten içe bir sızı, gözlerinde silikleşen bir bakışla Hazan'ı hatırlıyordu. Hazan ise o da kalbinin derinliklerinde hâlâ Kenan’ın izlerini taşırken, ondan hoşlanan adama kayıtsız kalmamayı düşünüyordu. Belki ilk kez, geçmişin zincirlerinden sıyrılıp yeniden bir gelecek kurmayı hayal etmişti.
Ama her ikisi de biliyordu: bazı aşklar tutulma gibidir. Ne tam gündüzde yaşanabilir, ne de geceye aittir. Sadece arada bir, evrenin unuttuğu o kısa anlarda var olabilirler...
*****
Ve şimdi Demir’le Hazan yan yana adımlıyorlardı. İkisi de sessizdi, ama o sessizlik kelimelerden çok daha gürültü gibi Demir'in kalbini heyecanlandırıyordu. Hazan, merdivenleri çıkmakta zorlanıyor, adımlarını dikkatle atıyor, nefesi hafifçe hızlanıyordu. Demir ise içten içe öyle isterdi ki, onu kollarına alıp yukarı taşısın… Yorulmasın, incinmesin. Hele ki Berzan’ın kirli bakışlarından, hoyrat ellerinden uzak, yalnızca kendisine ait olsun. Ama yapamıyordu. Yapması gereken tek şey susmak ve izlemekti.
Hazan’ın bu adamla ne işi vardı? Çocuklarla ilgili haber yapmak için buraya gelmesi elbette normaldi. Ama Berzan’ın tavırları Demir’in içini kemiren bir şey vardı o tavırların ardında. Hazan'a sadece muhabir olarak bakmadığının kanıtıydı.
Tam Hazan, elini trabzana uzatıp dengesini sağlamak isterken, ayağı kaydı. Bir anlık boşluk… Ve sonra Demir’in kolları sardı onu. Sanki zaman durdu. Bir yıldan fazladır özlemiyle yandığı kadın, şimdi, gerçek anlamda, ellerinin arasındaydı. Kalbi göğsünde patlayacak gibi çarpıyordu. Hazan ise nedenini anlamadığı bir şekilde kalbinin hızlandığını fark etti. İlk defa gördüğü bir adama böyle mi çarpardı kalp? Hayır çünkü kalp unutmazdı. Kalp tanırdı. Bir ay tutulması olmuştu sanki. Ay tutulması sonucu bu iki kalp birbirini hissetti ama kısa bir an oldu sadece.
“İyi misiniz?” Demir’in sesi derinden geldi, sanki sözcükleri dudaklarının arasından değil, kalbinin içinden çıkıyordu. Kollarından bırakmak istemiyordu. Bırakırsa kuş misali uçar, başka bir dala konardı. Tehlikeli bir daldı o.
“İyiyim, teşekkür ederim.” Hazan doğrulmaya çalıştı, ama o an merdivenin başında Berzan belirdi. Adımlarını hızla atıp yanlarına geldi.
“Ne oluyor burada? Hazan, iyi misin?” Sesinde endişeden çok, sahiplenme ve kontrol etme çabası vardı. Hazan’ın protez kullandığını biliyor, bu yüzden geldiğinde ona haber verilmesini istemişti. Herkese sert olan Berzan, Hazan söz konusu olduğunda aniden ‘iyi adam’ maskesini takmaya başlamıştı.
“İyiyim Berzan. Hafif düşecektim, sağ olsun güvenlikçi arkadaş yardım etti.” Hazan, Demir’e teşekkür icabında kısa bir bakış fırlattı. O bakış, teşekkürden çok, tuhaf bir tanıdıklık taşıyordu.
“Sana Hazan Hanım geldiğinde bana haber et dedim. Ne diye başına buyruk iş yapıyorsun?” Berzan’ın sesi birden sertleşti, Demir’e doğru keskin bir şekilde yöneldi.
“Aradım, ama siz geri dönmediniz,” dedi Demir, sakin bir tonla. Oysa Berzan'ı aramamıştı.
“Berzan, iyiyim ben. Hadi odana çıkalım.” Hazan, Berzan’ın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı. Demir ise olduğu yerde kaldı. Gözleri onların arkasından ayrılmıyordu. İçinde kaynayan tek bir düşünce vardı: Hazan’ı Berzan’a bırakamazdı. Asla.
*****
Daha sonra çocuklar gelmiş, mekanın her köşesinde güvenlik önlemleri titizlikle alınmıştı. Girişten çıkışa kadar her noktada kontrol noktaları oluşturulmuş, görevli personel adeta gözlerini dört açmıştı.
Renkli balonlar ve masaların üzerindeki minik oyuncaklar, mekana beklenmedik bir sıcaklık katıyordu. Gazeteciler çoktan yerlerini almış, flaşlar art arda patlamaya başlamıştı. Objektifler, Haydar’ın “iyilik” görüntüsünü yansıtan kareleri yakalamak için birbirleriyle yarışıyordu.
Hazan, çocukların arasına karışmış, onlarla tek tek konuşuyor, sorular soruyor, güldükçe gözlerinin kenarındaki o tanıdık çizgiler belirginleşiyordu. Küçük bir kızın saçını okşayıp çizdiği resmi övgüyle inceliyordu. O an Hazan’ın yüzündeki neşe, savaşların, kayıpların ve acıların silip süpürdüğü tüm renkleri geri getirmiş gibiydi. Eski neşesine kavuşmuştu sanki. Çocukları çok seven biri için bu an cennet kadar güzeldi.
Demir, kalabalığın biraz gerisinde duruyor, tek kelime etmeden onu izliyordu. Onu böyle görmek hem kalbine dokunuyor, hem de içindeki özlemi daha da büyütüyordu. Bu manzara, sanki yıllar öncesinin bir anısına dokunmak gibiydi; ama şimdi o anının ortasında Berzan vardı.
Berzan, arada sırada Hazan’ın yanına gelip onunla konuşuyor, fotoğraflara birlikte poz veriyordu. Her ne kadar yüzünde gülümseme olsa da, Demir’in bakışlarında biriken öfke ve kıskançlık her an patlayacak gibiydi.
Kalabalığın biraz daha uzağında, Jale de Demir’i izliyordu. Onların ilişkisi hâlâ gizliydi; bu yüzden yalnızca uzaktan bakabiliyordu. Ama Demir’in bakışlarının Hazan’dan hiç ayrılmadığını kimse farkedememişti.
Etkinlik devam ederken, kalabalığın gürültüsü arasında Jale’nin sabrı artık tükenmişti. Telefonunu eline alıp Demir’e kısa ama ısrar dolu bir mesaj attı: "Kadınlar tuvaletine gel. Bekleyeceğim."
Demir, mesajı okuduğunda kaşlarını hafifçe çattı. İçinde bir tereddüt olsa da, Jale’nin üst üste gönderdiği ısrarlı mesajları reddetmek istemedi. Uygun bir an kolladı; kalabalığın dikkati başka yere yöneldiğinde tuvaletlerin bulunduğu koridora doğru ilerledi.
Kapıya vardığında Jale çoktan oradaydı. Omuzlarını geriye atmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde onu bekliyordu. Bakışlarında sitem vardı.
"Jale, neden bu kadar ısrarla beni görmek istiyorsun?" dedi Demir, sesi hafif alaycı ama içinde gizli bir gerginlik saklıydı.
Jale’nin dudakları kıvrıldı, gözleri Demir’in yüzüne sabitlendi.
"Ama sen bana hiç bakmıyorsun… Gözün hep başka yerlerde."
Demir derin bir nefes aldı, bu kız bazen sınırları zorluyordu çünkü.
"İş başındayım, Jale. Baban bu görevi bana emanet etti. Hata yapamam."
Bunu söylerken adımlarını ağır ağır atarak Jale’ye yaklaştı. Bir anda aralarındaki mesafe kapanmıştı. Elini uzatıp onun ince belini kavradı. Parmaklarının baskısı hafifti.
"Babanın gözünde, geçmişi temiz, güvenilir biri olarak görünmem gerek. Yoksa…" Sesini alçaltıp, bakışlarını onun gözlerinden ayırmadan tamamladı:
"bu hâlimle seni bana vermez."
Sözleri, Jale’nin yüzünde hem şaşkın hem hoşnut bir gülümseme yarattı. Kalbi hızla atmaya başlamıştı; Demir’in hem kararlı hem de umursamaz tavrı onu daha da çekici kılıyordu.
“Gerçekten mi?”
“Evet… gerçek.”
Tam o anda, tuvaletin sessizliğini yırtan hafif bir öksürük sesi yankılandı. Demir refleksle Jale’den uzaklaştı, bakışlarını kapıya çevirdi.
Ve orada… Hazan duruyordu. Gözleri, ikisinin arasındaki o mesafeden çok daha fazlasını anlatıyordu. Ne şaşkınlık ne de öfke. Aslında Hazan bu adamın Kenan olduğunu bilseydi böyle sakin durar mıydı? Tartışılır.
“İzninizle.”
Hazan’ın sesi buz gibiydi. Adımlarını ağır ağır atarak yanlarından geçti. Parfümünün kokusu, Demir’in ciğerine sanki suçluluk gibi doldu. Burnuna dolan o koku onu geçmişe götürüp suçlulukla kapladı içini.
Demir’in tek yapabildiği, uzaklaşan silueti izlemek oldu.
*****
Etkinlik sona ermişti. Balonlar yavaş yavaş sönmüşdü. Çocuklar, geldikleri araçlara sırayla bindiriliyordu. Neşeli sesler, yorgun ama mutlu kahkahalarla karışıyordu.
Demir, tam bu sırada Haydar’ın adamlarından biri tarafından yan tarafa, “Beyefendi sizi çağırıyor,” diyerek uzaklaştırıldı. Gözü hâlâ kalabalığın üzerindeydi ama mecburen adımlarını hızlandırdı. O an, birkaç saniyeliğine arkasına bakma fırsatı bile olmamıştı.
Hazan ise çocukların bindiği aracı dikkatle izliyordu. Bir şey gözüne takılmıştı. Az önce direksiyon başındaki şoför farklıydı. Şimdi ise tanımadığı, yüzü gölgede kalan başka bir adam oturuyordu. Gözleri hızla etrafta dolaştı, kimsenin bunu fark etmediğini anladı.
Araç motorunu çalıştırırken, Hazan’ın içini tarifsiz bir huzursuzluk kapladı. Kapılar kapanmak üzereydi. Karar vermesi için yalnızca birkaç saniyesi vardı. Ve o, düşünmeden attı adımını. Kapıya uzanıp, “Ben de geliyorum,” diyerek aracın içine bindi.
Ne çocuklar ne de yan koltuklardaki görevli görüyordu yaklaşan tehlikeyi. Kapılar kapandı. Araç ağır ağır hareket etmeye başladı.
Demir, Haydar’ın yanında birkaç dakika daha oyalandı. Dışarı çıktığında çocukları götüren araçların çoktan gözden kaybolduğunu gördü. Her şey normal gibi görünüyordu.
Hazan ise aracın içinde, camdan dışarı bakarken, kalbi hızla çarpıyordu. İçinde bulunduğu sessizlik, fırtınadan önceki o boğucu havaya benziyordu. Bir şeyler oluyordu, hem de çok kötü şeyler. Ve artık geri dönüş yoktu.
Kimsesizler yurdundan gelen masum çocuklar, beraberindeki çalışanlar ve Hazan bilinmeyen bir yola doğru kaçırılıyordu.