9. GÖZLERİNİ KAPAT +18

1854 Words
Yazar anlatımı... “Bıraksana be adam… Öldüreceksin!” diye omuzundan sarsınca, Demir bir an durdu. Yüzü Hazan’a döndüğünde, gözündeki tanıdık ifade onu şaşkına çevirdi. “Kenan…” dedi Hazan, geri geri gidip yatağa otururken. O an, adamı boğmaya çalışan eller aniden boşaldı. Hazan’ın zihni bulanıktı ama gözleri hâlâ netti; onu tanımıştı. Gördüğü kişi Kenan’dı. "Kenan, sen misin?" dedi, karşısındaki maskeli adama bakarak. Sadece bir gözünü görmüştü. Tek bir göz… Daha sabah onu görmüş, ama başka bir yüz taşıdığından tanıyamamıştı. Fakat şimdi karşısında ona bakan gözün sahibini tanımaması imkansızdı. Hazan değil miydi Kenan’ın gözlerine dalıp dalıp giden? Ve Kenan’ın bundan hoşlanması… Hatıraların en derinlerinde saklanan, unutulmayan anlar vardır. Hazan ve Kenan’ın o sessiz bakışmaları da işte böyleydi. Çünkü Kenan’ın gözlerinde Hazan’a nasıl baktığı, Hazan’ın hafızasının en kuytu köşesine kazınmıştı. "Biriyle karıştırdınız beni. Beni sizi kurtarmam için yolladılar." Ses Hazan’a yabancı geldi. Birden irkildi. Delirdiğini düşündü. Kenan şehit olmuştu. Nasıl hayatta olabilirdi ki? "Ben… üzgünüm," dedi, yüzüne dağılan saçlarını toparlamaya çalışarak. Atleti yırtılmıştı, ama farkında bile değildi. İçindeki dinmeyen ateş yeniden alevlenmeye başlamıştı çünkü. Ve bunu sadece Hazan biliyordu. Kenan ayağa kalktı, bir kez daha adamın karın boşluğuna ayağıyla vurdu. Baygın adam iyice kendinden geçti. Telsizle Serdar Amir’e haber verdi. "Gidelim. Evinize bırakabilirim isterseniz." Ses hâlâ yabancıydı. Hazan, artık yanıldığını anladı. Vücudunun dinmeyen sıcaklığı ona oyun oynamıştı. Hazan’a enjekte edilen ilacın dozu fazla olduğundan, sıcaklık bastıkça basıyordu. Kasıkları sızlamaya başlamıştı, ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kenan çıkmadan önce adamı yatağa kelepçeledi, ardından Hazan’la birlikte araca bindi. Şırnak’a giden yol uzundu ve bu yol, öyle sessiz geçmeyecekti. "Sizin gömleğiniz sanırım. Yere düşmüştü," dedi Kenan, gömleği Hazan’a uzatarak. O an unuttuğunu hatırladı Hazan, üstüne baktı. Bir askısı yırtılan atletiyle dolaşıyordu ve hararetin yükselmesinden bunu hiç fark etmemişti bile. Arka koltuğa oturdu, tanımadığı bir adamla ön koltukta oturmak istemiyordu. Ama her şeye rağmen, bu adam ona yardımcı olmuştu. Kenan motoru çalıştırdı, gecenin ıssızlığında araç ilerlemeye başladı. İkisi de konuşmuyordu. Fakat Hazan’ın halleri Kenan’ı şaşırtıyordu. "Ne olmuştu bu kadına?" diye düşündü. İçinden bir ses, "O adam ona bir şey mi yaptı?" diye sormadan edemedi. Ama görünürde bir şey yoktu. "Durdur, ineceğim, " dedi Hazan. Araç bile ona sıcak gelmeye başlamıştı. Kapalı alanda kalamıyordu. Kenan şaşırsa da aracı durdurdu. Hazan’dan önce inip peşinden ilerledi. "Neyin var? O adam sana bir şey mi yaptı?" "Hayır, " dedi Hazan, nefes nefese kalmıştı. "Neyin var o zaman?" "Desem de yardım edemezsin bana," dedi Hazan, gökyüzündeki dolunaya bakarak. O gece, ay ve güneşi birleştiren o dolunay vardı. "Sen derdini söyle. Ben derman bulurum." "Beni kaçıranlar bana iğne yaptı, " dedi, sesi utangaç ama çaresizdi. Yabancı bir adama bunu söylemeyi doğru bulmuyordu, ama biraz daha böyle devam ederse düz duvara tırmanacaktı. "Ne iğnesi?" "İstek artırıcı bir iğne… Ve ben şu an kıpır kıpırım. Sabaha kadar dayanmam gerek," dedi. Sözleriyle birlikte gözlerini kaçırdı. Belki konuşursa, içindeki o yakıcı sızı dinerdi. Kenan ise duydukları karşısında gözlerini kocaman açtı. Hazan olduğu yerde dolanıyor, bir ileri bir geri gidiyordu. Protez bacağı gerçekten iyi durumdaydı; Hazan daha yeni yeni alışıyordu. Yürümesi daha iyiydi. "Ben bilemedim şimdi, " dedi Kenan, durumu ölçüp biçerek. "Dedim sana… yardım edemezsin bana. En iyisi eve götür beni. Evde tek başıma yanarım, senin karşında utanıp sıkılmaktansa, "diyerek araca doğru yürüdü. Kenan da peşinden geldi. Hazan araca bindi. Fakat Kenan şoför koltuğuna geçmedi, onun yerine, Hazan’ın oturduğu kapıyı açtı. "Yanlış anlamazsan… sana yardımcı olabilirim." "Nasıl yardım edeceksin ki? " Hazan şaşkınlıkla baktı. Aklına hiçbir fikir gelmiyordu. Kenan aniden Hazan’a doğru eğildi, sesi kalın ve baştan çıkarıcıydı. "Boşalmana yardım edebilirim." Duyduklarıyla irkilip şaşkına dönen Hazan, bir anlık refleksle Kenan’ın yüzüne sert bir tokat indirdi. "Sapık… Ne sanıyorsun sen beni? " dedi Hazan, öfkeyle. Kenan ise yüzüne inen tokadın olduğu yanağını tuttu. Garipti… Bu tepki hoşuna gitmişti. Hazan’ın bu öfkeli hali bile ona güzel geliyordu. Fakat Hazan’a dokunma hakkını sadece kendinde görüyordu, bu onun tek şansıydı. Bir daha ona elini süremeyeceğini biliyordu. Şimdi, bu ıssız dağ yolunda, kimselerin haberi olmadan, arzusuyla yandığı kadına derman olabilirdi. Belki kendi içindeki kıvılcımı da söndürürdü. Ama farkındaydı; böyle bir ateş söndürülmez, tam tersine daha da alevlenirdi. Kenan bunu hiç hesap etmemişti. "Yanlış anladın beni. Sadece rahatlamanı sağlayacağım. Başka hiçbir beklentim yok senden." "Deli misin sen? Ne rahatlaması? Sana beni rahatlat diyen mi oldu? Eve götür beni, " dedi Hazan, dudakları titreyerek. Ama içinde bir yerlerde, aklının derinliklerinde, bu sözün yankısını bastıramıyordu. Kenan’ın sesi daha yumuşaktı şimdi: "Sen istemesen de vücudun öyle demiyor. Sabaha kadar dayanamazsın böyle. Tansiyonun fırlar. Sadece bir kez… İstemezsen söylediğin an bırakırım, dokunmam. Hiçbir duygu yok, sadece seni rahatlatmak için. Tek seferlik." "İstemiyorum, " dedi Hazan. Sözcük dudaklarından sert çıktı ama kalbinden değil. Ateş başına vurmuştu; aklıyla bedeni birbirini dinlemiyordu artık. Vücudunun dili olsa, çoktan bu teklifi getiren adama sarılmış olurdu. Ama aklı… Aklı, bir yabancıyla bu şekilde olmayı hâlâ reddediyordu. Kenan kapıyı kapattı. Aracın içinde sessizlik ağırlaştı. Sonra, hafif bir tıkırtıyla kapının tekrar açılma sesi duyuldu. "Teklifin hâlâ geçerli mi?" dedi Hazan, sesi kısık, gözleri kaçaktı. Bu soruyu soran, zihni değil ilacın etkisiyle ateşe dönen bedeniydi. 'Evet." "Ama ben utanıyorum…" "Benim için de bir ilk olacak." "Ne? " Hazan şaşkınlıkla baktı ona. Kenan yıllardır sadece Hazan’ı sevmişti. Ama hiç dokunmamıştı. Şimdi ise bu fırsatı asla kaçırmak istemiyordu. Hem de asla. Sağken dokunamadığı kadına, ölüyken dokunmak… Bu düşünce bile tuhaftı. "Bir fikrim var, " dedi Kenan. "Maskemi çıkarıp sana vereyim. Ters tarafından tak. Beni görme." "Devekuşu muyum ben? Başımı kuma gömünce görünmez mi olayım?" dedi Hazan, dudak kenarıyla hafifçe gülerek. Maskenin ardında Kenan da gülümsedi. Onun bu sözlerini, sesindeki o eski tonlamayı, gözlerinde beliren inadı deli gibi özlemişti. "İkimizin sırrı olacak. Utanma. Çünkü bundan sonra beni görsen bile, maskem var diye tanımayacaksın." Kelimeler, Hazan’ın zihninde mantıklı bir yer buldu. Ama aklındaki o soğukkanlı Hazan hâlâ direniyordu. Dağ başında, tanımadığın bir adamın sana dokunması… "Bu nasıl bir iş böyle?" diye düşündü. Yine de kararını verdi. Çünkü ilacın etkisi, gitgide daha güçlü hissediliyordu. Azalmıyor, tam tersine damarlarında dolaşan ateş daha da alevleniyordu. "Maskeyi ver," dedi Hazan ve gözlerini kapattı. "Ben takarım maskeyi," diye karşılık verdi Kenan. Maskesini hiç çıkarmamıştı; onun Berzan’ın yanındaki adam olduğunu bilmesini istemiyordu. Sessizce maskeyi başından çıkardı, ters çevirip gözleri arkada kalacak şekilde başına geçirdi. Ardından aracın içindeki ışığı kapattı. "Aç şimdi gözlerini. Görüyor musun beni?" Hazan gözlerini açtığında, karşısında yalnızca karanlık vardı. Karanlıktan korkmuyordu; ama yabancı bir adama güvenmekten korkuyordu. Buna rağmen içinde sanki bir volkan patlıyor, lavlar dışarı çıkmak istiyor ama bir türlü yol bulamıyordu. "Görmüyorum." "O zaman sadece beni dinle. Emirlerime itaat et, küçük hanım." "Başla artık. Her an vazgeçebilirim." "Uzan," dedi Kenan, sert ama güvenli bir tonla. Hazan geriye doğru uzandı. Aracın içi genişti; ama Kenan için dar gelmişti. Birden onu kucağına aldı, dışarı çıkardı. Gecenin sessizliğinde, ıssız dağ yolunun tenhalığında yoldan aşağı indi. Yumuşak otların üzerine dikkatlice bıraktı. "İsmin ne senin?" Hazan, konuşarak içindeki gerilimi bastırmak istedi. Nasıl hitap etmek istersin bana?" "Bilmiyorum," dedi. Ama cümlesi biter bitmez, pantolonunun düğmesinin açıldığını hissetti. İrkildi… fakat bu irkilmenin içinde garip bir hoşlanma vardı. "Kenan nasıl olur? Demin öyle söylemiştin." Kenan’ın bu sorusu, Hazan’ın vücudunu taş gibi dondurdu. Bunu fark eden Kenan duraksadı. "Kenan benim eski nişanlım," dedi Hazan, bu yabancı adama bir itirafta bulunur gibi. "Üzüldüm. Çok güzelsin. Seni bırakması bir aptallık." "Şehit oldu." Kenan aniden sustu. Her dokunuşu Hazan’ı rahatlatıyor, ama aynı zamanda içinde, sanki Hazan’ın Kenan’a ihanet ettiği düşüncesini de uyandırıyordu. Bunun farkındaydı. "Başın sağ olsun. O zaman… bu gece bir saatliğine bana Kenan diye hitap et. Sanki yaşıyormuş, yeniden birlikteymişsiniz gibi." Hazan cevap vermedi. Gözlerinden yaşlar akıyordu, ama maskenin ve karanlığın ardında saklanıyordu. Pantolonunu sıyırırken, protez bacağını fark etti. İlk defa görüyordu… O an aklına, Hazan'ın nasıl vurulduğu geldi. Ne zorluklar yaşamıştı sevdiği kadın, ama onun yanında olup, tökezlediği her an kolundan tutamamıştı. "Ben de bir askerdim. O şehit olurken… ben de bacağımı kaybettim, "dedi Hazan. Bu, yabancı adama ikinci bir itiraftı. Farkında olmadan, ona bir şeyler anlatmak rahatlatmıştı. Onun dokunuşu, korku değil, garip bir huzur ve mutluluk hormonu yayıyordu içine. Bu defa susan Kenan oldu. Pantolonu tamamen çıkardı. Dolunayın solgun ışığında, her haliyle güzel olan kadına baktı. Hazan sadece gözlerini kapamıştı. Dudaklarından öpmek istedi… ama yapamadı. Öperse, Hazan onu tanıyabilirdi. Bunun yerine, protez bacağının başladığı yerden öptü. Dizinin biraz altı yoktu. Her öpüşünde, Hazan’ın kasıklarındaki sızı yerini, ağır ağır gelen bir rahatlama hissine bırakıyordu. "Kasma kendini. Rahatla, "dedi. Bacak arasına varmadan, külotunu vahşice değil, onun teninden usulca sıyırdı. Hazan utanıp elini önüne kapattı. Kenan’ın elleri ise onun ellerini kenara itti. Karşısında, yıllardır hayalini kurduğu kadın vardı… ama bu çok farklı, alışılmadık bir yakınlaşmaydı. "Utanma. Kötü bir niyetim yok. Olsa… al, bu silahım. Çek, vur. Eski askersin… kullanmasını benden iyi bilirsin, "dedi ve tabancasını Hazan’ın eline bıraktı. Birden klitorisinde dairesel hareketler hissetti. Tüm bedeni titredi sanki. İnledi ilk temasla birlikte. Ve sonra parmağının birini içine soktu. Hazan için bu farklı bir deneyimdi. Ve tabii Kenan için de. Ama sonra iki parmağını vajinasına sokup klitorisinde yaptığı dairesel hareketlerle artık suskun duramadı. "Ahh yeter," dedi içindeki volkan patlamaya hazırdı sanki. "Emin misin? Bırakabilirim." "Hayır. Devam et, " dediği anda birden yabancı adamın dudaklarını vajinasında hissetti. Öyle dondurma yalar gibi değil de sanki yakıcı bir sıcağa mahsur kalmış gibi inlemesine sebep olan bir zevkti. Her dil darbesinde iyice kasılırken bir yandan da kendini ona doğru çekiyordu. Elinde tuttuğu silahı bile bir kenara atıp elini yabancı adamın saçlarına götürdü. Üst kısmı uzundu saçların. Ama saçlara dokundukça sanki hep alışık olduğu bir insanın saçıymış hissini verdi. Kenan'ın ağzındaki sıcak nefes vajinada ateş yakıyor gibiydi ve birden Kenan kendini kaybedip ellerini Hazan'ın göğüslerine götürdü. Parmak uçlarının dolgunluğa gömülmesiyle birlikte, Hazan’ın bedeni istemsizce kıvrıldı. Göğüslerini sıktığında, içinden geçen elektrik dalgası, onu mantığından koparıp tamamen hissin içine çekti. "Yapma," dedi ama sadece zevk veriyordu bu ona. Aslında "devam et ama utanıyorum" demenin bir şekliydi. Ve her defa emdikçe başını toprağa öyle vuruyordu ki gözlerinin kapalı olduğunu bile unutmuş gibiydi. “Kötü mü?” diye sordu Kenan, bakışlarını ona dikerek. Ay ışığı altında vücut hatları keskinleşmiş, karanlığın içinde adeta kusursuz bir siluet hâline gelmişti. “Hayır… Devam et,” dedi Hazan, sesi titrekti. O an, bacakları istemsizce Kenan’ın başını kavrayıp sıktı. Vücudundaki kasılma, orgazmın eşiğinde olduğunu ele veriyordu. Birkaç saniye sonra, bacaklarını gevşetip bıraktığında çoktan zirveye ulaşmış, bedeni tatlı bir yorgunlukla gevşemişti. Zevk sularının Kenan tarafından usulca yalanması, Hazan’ın nefesini bir an durdurdu. Şaşkındı… Bu adam ona neler yapıyordu böyle? Ama ne yaptıysa, etkisi inkâr edilemezdi; çünkü şimdi Hazan, kuş gibi hafiflemiş, bütün gerginliğini geride bırakmıştı. Yüzünde, uzun zamandır hissetmediği bir rahatlığın izleri vardı. "Devam etmemi ister misin, küçük hanım?” “Bu kadarı… çok fazla benim için,” dedi Hazan, yüzünü yana çevirerek. Sanki karanlıkta onu görebiliyormuş gibi bakışlarını kaçırdı. Kenan, çıkardığı kıyafetleri yavaşça, dikkatle tekrar giydirdi Hazan’a. Garipti; Hazan buna engel olmadı, sessizce izin verdi. “Gözlerini kapat,” dedi Kenan yeniden. Hazan itaat etti. Kenan maskesini çıkardı, başına yeniden geçirdi. “Açabilirsin,” diye fısıldadı. Hazan gözlerini açtığında karşısındaki adamın maskeli yüzü ortaya çıktı. Gözünün biri yoktu… ama o tek göz, Hazan’a bir an için Kenan’ı anımsattı. İçinde bir şey sarsıldı. Tam ayağa kalkacakken bir parıltı gözünü aldı. Adamın boynunda, gecenin karanlığını delip geçen bir ışık vardı. “Bu pusula… sende ne arıyor?” dedi ve eli hızla adamın boynuna uzandı. Parmaklarının ucunda, kaybettiği o pusula duruyordu. O pusula ki, hayatının bir parçasıydı… ve şimdi bu yabancı adamın boynunda asılıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD