Yazar anlatımı...
Şoför direksiyonu çevirirken otobüs sakin bir şekilde yol alıyordu. Motor hafif bir titreşim yaparak koltukların döşemesine sızan ılık bir uğultu yaratmaktaydı. Çocukların çoğu yorgunluktan gözlerini kapatmış, öğretmenlerin omuzlarında uykuya dalmıştı; birkaç ufak ayak titremesi, pencereden dışarı bakan bir kaç çocuk, düşük nefesler dışında her şey sakin görünüyordu. Kadınlar, yorgun bir sessizlik içinde birbirlerine bakıyorlar, keyifli geçen günü konuşmaktaydılar, ta ki Hazan'ı fark edip sessizce soru sorana dek.
“Siz kimsiniz?” diye sordu arkada oturan bir kadın, sesi yumuşak ve şüphe doluydu.
Hazan doğruldu, konuşmaya başladı. “Şimdi sakin olun,” dedi. Sesi dalga dalga yayılan bir ciddiyettle doluydu, kadınlar hemen dikkat kesildi. “Ama önce size bir şey soracağım. Belli etmeden şoföre bakar mısınız? Tanıyor musunuz?”
Öğretmen, olur olmaz bir refleksle öne eğildi, ön koltuğun arkasından bakmak için boynunu uzattı. Yeni şoförün yüzü gölgelenmiş, sıradan bir adamdı. Elinin altında sadece direksiyon, yüzünde yabancı adam ifadesi vardı. Kimsecikler tanımıyordu bu yeni şoförü.
“Kim bu abla?” diye sordu biri fısıltıyla diğerine.
“Bilmiyorum,” dedi diğeri, gözleri huzursuzca otobüsün dar yolunda dolaşırken. Sonra Hazan’a döndü: “Sen kimsin? Bu adam da kim? Bizim şoföre ne oldu?” Ve sonra Hazan cevaplamadan kadının biri Hazan'ı tanımıştı.
"Sen osun. Muhabir. Çocuklarla oynarken görmüştüm seni."
"Evet. Haklısın." Diğer öğretmen onayladı.
Hazan, bir az daha dikkatle baktı; kendi içinde bir hesap yapıyordu çünkü. “Evet, doğrudur. Ve sizin şoföre ne olduğunu bilmiyorum. Ama gittiği yol birazdan doğru yol olmayacak gibi,” dedi sakin, ama kelimelerinin altında gizli bir uyarı vardı.
Kadınlar birbirine baktı. Aralarından biri telefonunu çıkardı yardım almak için.
“Abla birilerini arayalım, yardım isteyelim,” dedi biri.
Tam öğretmen telefonunu cebinden çıkarırken Hazan öne geçti, gözü dışarıdaki aynaya, şoförün omzuna ilişti. Şoför, aynada görünen hareketleri fark edemeyecek kadar yola odaklanmıştı. Hazan sessizliğini koruyup bir adım daha yaklaştı. Sanki etraftaki herkes tuhaf bir dikkatle ona kulak verdi:
“Müdürüm, bizi kaçırıyorlar. Bize yardım etmeniz gerek.”
Cümle havada asılı kalmıştı ki otobüs aniden durdu. Mekanik bir yankıyla metalin kısık bir öksürüğü karıştı. Kapılar dışarıdan hafifçe açıldı; dışarıdan gelen hava, o anı daha da soğuklaştırdı.
Ve kapıdan içeriye yabancı adamlar doluştu. Geldikleri anda otobüsün içindeki hava değişti; bir tür soğuk, açıklanamayan bir baskı çöktü. Çocukların bile kahkahaları kesildi, uykudan uyandılar. İçerideki nefes daha da sakin bir hal aldı. Öğretmenlerden biri öne fırladı engel olmak için, birinin elinden telefonu alındı, diğerinin eline, yüzüne sertçe vuruldu; sesler bir anda boğuldu. Hazan dışında her kes korkmuştu.
Hırsız kılığındaki adamlar birer birer koltukların arasından geçti, telefonları topladılar, bir çanta, bir mendil bile elinden alınıyordu insanın. Kadınların ağzından çıkan küçük “hayır”lar, öğretmenlerin yalvarışları, çocukların uykusunun bölünen dinginliği — hepsi arka planda bir uğultu gibi kalıyordu.
Hazan bir çocuk grubunun etrafına eğildi; küçük bir çocuğun omzuna dokundu, gözlerine baktı ve fısıldadı: “Tamam. Sıkı sarılın bana. Korkulası bir şey yok.” Sesi yumuşaktı, çocukların güvenliği onun için en önemlisiydi. Sakinliği diğer öğretmenlerin gözlerinden kaçmasa da kimsenin yapacak bir şeyi yoktu.
Kapılar kilitlendi. Otobüs bir kez daha harekete geçti. Tekerleklerin gürültülü sesi şimdi hepsini bilinmeyen bir yola götürmekteydi. Kadınlar deminki karmaşadan sonra susmuştu. Matem havası vardı ama ağlamak yerine hepsi susmayı tercih etmişti.
*****
“Hazan… Şırnak’ta ne arıyor?”
Demir, kalabalığın içinde onun siluetini görmüş, bir anlığına nefesi tutulmuştu. Nasıl gittiğini fark etmemişti ama artık ortada olmaması, mekandan ayrıldığının kanıtıydı. İçinde bir yer, kötü bir şey olacağını hissediyordu. Hemen uygun bir köşe buldu ve telefonunu çıkarıp amirini aradı.
“Hazan burada,” dedi, sesindeki ton kısa ama keskin.
“Nasıl yani? Eski nişanlın Hazan mı?”
“Evet.”
“Peki neden orada?”
“Bilmiyorum. Berzan’ın yanındaydı… Ama kesin nedenini bilmiyorum.”
Demir, Berzan’la arasında bir şey olabileceği ihtimalini dile getirmedi. Zihnine bile getirmek istemiyordu. O ihtimal, göğsüne saplanan bıçak gibiydi.
“Peki, ters bir durum gördün mü?” diye sordu amir. Konu bir anda esas meseleye dönmüştü. Burada olma sebebi belliydi: Haydar ve çevresindeki ağını ortaya çıkarmak. Haydar, sınır hattının en kurnaz adamıydı. Onca yasa dışı sevkiyata rağmen bir kez bile yakalanmamıştı.
“Henüz hayır,” dedi Demir. “Ama Berzan’ın da babasının yanında olduğundan eminim.”
“Anlaşıldı. Ben diğer konuda bilgi toplayıp sana dönüş yaparım,” dedi amiri ve görüşme sona erdi.
Demir telefonu cebine koyup odadan çıkarken dışarıdaki hareketlilik dikkatini çekti. İnsanlar koşuşturuyor, telaşlı sesler birbirine karışıyordu. Önünden hızla geçenlerden birini kolundan yakaladı.
“Neler oluyor burada?”
Adam, aceleyle konuştu:
“Duymadın mı? Çocuklar… Otobüsleriyle birlikte öğretmenleri de kaçırılmış!”
Demir’in gözleri büyüdü. “Ne?”
Adam ekledi:
“Bir de… O muhabir kadın var ya, o da içlerindeymiş.”
O an Demir’in kalbine görünmez bir kurşun saplandı. Kanı çekilmiş, nefesi boğazında düğümlenmişti. Hazan’ın o otobüste ne işi vardı? Yine, her zamanki gibi başını belaya sokmayı başarmıştı.
“Sen hiç değişmez misin…” diye fısıldadı içimden, sesi öfke ve çaresizlikle titriyordu.
Adam anlamamıştı. “Ne dediniz?”
“Hiç… hiçbir şey.”
Demir hızla geriye döndü, adımlarını hızlandırırken cebinden tekrar telefonunu çıkardı. Bu defa aradığı amirine tek bir amaç için ulaşacaktı: Hazan’ın yerini bulmak. Onun için bir kere ölmüştü… ve gerekirse bin kere daha ölürdü.
Demir, vakit kaybetmeden Haydar’ın yanına gitti. Gelmemesi, Haydar’ın gözünde tehlikeli bir şüphe uyandırabilirdi.
“Neredesin sen!” diye patladı Haydar, sesi öfke ve emir karışımıydı. “Sana çocukları emanet etmiştim! Sen de onlarla birlikte gidecektin!”
Demir, sakin ama sert bir tonla cevap verdi.
“Ama siz bana başka bir görev verdiniz. O yüzden gitmedim.”
Bu sözler Berzan’ın öfkesini iyice alevlendirdi. Birden Demir’e doğru hamle yaptı, eli havada hızla inmek üzereydi. Fakat bu, boşa çıkmış bir hareketti. Demir, onun elini havada yakalayıp bileğini çelik gibi kavradı. Yüzündeki ifade tamamen soğukkanlıydı. Bu sadece kendini koruma refleksiydi. Dövmek istese çoktan yere sermişti.
“Bırak beni!” diye bağırdı Berzan, sesi öfke ve gurur kırıntılarıyla titriyordu. Berzan Hazan'ın da kaçırılanlar içinde olduğunu öğrendiği için sinirini Demir'den çıkarmak istemişti.
Demir, fazla uzatmadan bileğini bıraktı ama bakışlarını Haydar’dan ayırmadı. Adımlarını bir adım öne attı, sesini biraz daha alçaltıp ağırlaştırarak konuştu:
“Bana net bir cevap verin. Ben de herkesi sağ salim bulurum.”
Haydar, hafifçe geriye yaslandı, gözlerinde ölçüp biçen bir parıltı vardı.
“Ne istiyorsun?”
“Bu işte sizin bir ilginiz var mı? Şu an en şüpheli kişi sizsiniz. Çocuklar sizin mekandan kaçırıldı.”
"Sen benden mi şüphe duyuyorsun?"
"Hayır efendim. Ama ilk şüpheli sizsiniz. Ve yardımımı istiyorsanız gerçekleri bilmem gerek. Gerçekten bu işte alakanız var mı?"
Haydar, beklenmedik bir ciddiyetle konuştu:
“Hayır, tabii ki hayır. Ben bana sürülen lekeyi temizlemek istiyorum. Çocuklara asla dokunmam.”
Demir’in bakışları, o kelimelerin altındaki geçmişi okuyordu. Haydar’ın eline daha önce kaç çocuğun geçtiğini, kaç aileyi paramparça ettiğini çok iyi biliyordu. Yalan kokusu, yılların kiri gibi üzerinden silinmiyordu. Ama bu defa belki de gerçekten doğru söylüyordu. Hapisten çıktıktan sonra Haydar’ın tek amacı, hiç değilse bir süreliğine “temiz” bir hayat yaşadığını göstermekti. Görünüşte masum perde arkasında ise her zamanki gibi kirli.
"O zaman bana bırakın bu işi. Tabii suçsuzluğunuzun kanıtı olarak polise haber vermeniz gerek. Onlar benden daha önce bulursa kaçıranları sağ olarak bulursun. Ama ben bulursam kimse sağ kalmayacak" dedi ve kapıya doğru yön aldı. "Şimdi benim gitmem gerek Ağam."
*****
Demir en çok Hazan’ın kaçırılması nedeniyle bu işin en kısa sürede çözülmesini istiyordu. Elbette çocukların güvenliği her şeyden önce geliyordu, ama içinde Hazan vardı. Görmekten kaçtığı, ne kadar saklamaya çalışsa da kalbinde hep yer eden tek aşkı...
Zaman çok geçmemişti ki amirden gelen telefonla kaçıranların kimliği netleşmişti. Haydar’ın kuyruğuna bastığı, mal alıp parasını ödemediği adamlardan biriydi bu grup. Amaç kimseyi öldürmek değildi; sadece gözdağı vermek, itibarlarını zedelemekti. İstihbarattan gelen bilgiye göre kaçırılanlar Şırnak, Cizre’de eski bir depoda tutuluyordu.
“Deli misin Kenan? Seni riske atamayız!” dedi amir sert bir tonla.
“Kenan değil, Demir. Ve ben Demir olarak gideceğim. Gitmem gerek.”
“Senin gitmene gerek yok. Ekip kendi gider, işi halleder, herkes sağ salim çıkarılacak.”
“Anlamıyorsunuz. Ben Hazan’a söz verdim. Tehlikedeyse kimseye izin vermem. Ben onu kurtaracağım.”
“Kenan, unut o kadını. Sen artık bambaşka birisin.” Amir, Kenan’ın hayatını riske atmasını istemiyordu. Hem ona bir şey olsa plan da çökerdi.
“Amirim, ben bu işte varım ve ekiple birlikte gideceğim. İzin almaya değil, haber vermeye geldim. Gidiyorum.”
Ve amirin odasından çıkıp, ekibin yanına doğru yürüdü. Üzerini hızlıca giyindi, yüzüne siyah maskesini taktı. Yaralı gözünü çoğu zaman taktığı koyu renk gözlük gizliyordu, ancak bu kez maske yüzünden gözündeki siyah göz maskesi belirginleşmişti. Tek arzusu kısa sürede Hazan’ı sağ salim kurtarmaktı.
“Başarılar,” dedi ekip lideri sessizce.
Araca bindiler, Cizre’deki eski depoya doğru yola koyuldular. Cizre’yi bilen Kenan, şehrin sokaklarında birkaç kez dolaşmıştı, yabancı değildi bu yerlere. Haydar'ın burada konağı vardı çünkü. Sonunda depoya yakın bir noktada durup sessizce ilerlemeye başladılar.
Önden ekip lideri ilerleyip kapıyı ustalıkla açtı. Arkalarından diğerleri sessizce içeri girdi. İçeride kısa sürede hareket başladı; adamlar yakalanıyor, etkisiz hale getiriliyordu.
Kenan, kaçırılanların tutulduğu odaya doğru yöneldi. Kapıyı yavaşça açtığında, içerde korku ve çaresizlik vardı. Çocuklar ürkmüş, kimi ağlıyordu.
“Korkmayın, size yardım etmeye geldik,” dedi yumuşak bir sesle. Arkasından askerler içeri girdi.
“Dışarı çıkalım,” diyerek çocukları dışarı çıkardılar. Ama Kenan’ın gözleri hâlâ birini arıyordu: Hazan’ı. O odada olmalıydı. Fakat yoktu.
Bir öğretmene hızlıca yaklaşıp sordu: “İçinizde başka biri daha olmalı...”
“Evet, vardı. Bir muhabir,” dedi öğretmen.
“O evet. Ama burada değil. Kaçtı mı?”
“Hayır. Onu başka yere götürdüler.”
O an Kenan’ın kalbi sıkıştı, dünyası karardı. Hazan orada değildi. Onu bir daha kaybetmişti. Nasıl, neden? Aklında binlerce soru dönüyor, çaresizlik içinde kıvrandı öylece...