Yazar anlatımı...
Kenan’ın, yani Demir’in hapisten çıkmasının üzerinden tam tamına üç ay geçmişti. Zaman, dışarıda içeridekinden daha hızlı akıyordu sanki. Bu üç ayda, hayatındaki değişim o kadar büyüktü ki, kimse onun aslında başka biri yani eski bir asker olduğunu tahmin edemezdi. Ve ona verilen görev için Kenan artık Şırnaktaydı.
Önce Haydar denilen adamın yanında sıradan bir güvenlik görevlisi olarak işe başlamıştı. Görevi belliydi: Görünürde sıradan bir koruma gibi durmak, ama her detayı gözlemlemek. Fakat Demir sıradan biri değildi. Soğukkanlılığı, planlama yeteneği ve gerektiğinde gösterdiği sert refleksleri sayesinde kısa sürede fark edildi. Haydar, onun potansiyelini görmüş ve onu birkaç görevde test etmişti.
Demir’in çalıştığı dönemde şirkette ilginç olaylar yaşanmıştı. Bazıları sahte saldırılardı. Tetikte olması istenmiş, o da her seferinde müdahale ederek durumu kontrol altına almıştı. Kimse bu saldırıların kurgu olduğunu bilmiyordu. Ama bu başarılar, Haydar’ın gözünde onu "sadık ve yetenekli" biri yapmıştı. Güven kazanılmıştı.
Haydar ağa ofisine çağırmış ve konuşma yapmak istemişti:
“Demir, bildiğin gibi şirket yarın özel bir etkinlik düzenliyor. Kimsesiz çocuklar için. Geniş kapsamlı bir program olacak. Medya da davetli. Senin sorumluluğunda olacak bu işin güvenlik kısmı.”
Demir başını hafifçe eğerek, “Emrin olur, Haydar Ağam,” dedi. Ne yapılması gerektiğini anlamıştı. Bu tür organizasyonlarda tehdit algısı her zaman mümkündü. Hele ki Haydar gibilerinin dünyasında.
“Bu işte tek bir açık istemiyorum. Konukların, çocukların, herkesin güvenliği senden sorulacak.” Haydar’ın sesi sert ve netti. Demir, bu sözlerin ardında bir sınav daha olduğunu biliyordu. Kesin bir şeyler daha olacaktı. Yoksa Haydar bu kadar güvenlik önlemi almazdı.
O anda odanın kapısı çalınmadan açıldı. İçeri giren, Haydar’ın kızı Jale’ydi. 23 yaşındaydı, üniversite son sınıf öğrencisi. Babasının küçük kızı, ama babasının izinden gitmek yerine, kendi arzularının peşinden gitmeyi seviyordu. Kimi zaman fazla özgüvenli, kimi zaman ölçüsüz. Demir’i ilk gördüğü andan beri ona hayran bakışlarla yaklaşmıştı. Demir ise bu durumu henüz tam anlamıyla kullanmamıştı. Fazla aceleci ve çıkarcı görünmek istememişti. Ama Jale’nin gönlünü kazanmak da planın bir parçasıydı. Gerektiğinde onun yanında olması gerekiyordu. Bir ağa kızını kullanmak ne kadar doğru olabilirdi. Tabii ortası tartışma konusudur.
“Günaydın babacık, nasılsın?” dedi şımarık bir tonla, sakız çiğneyerek odaya girdi. Üzerine sıktığı ağır parfüm odayı kaplamıştı. Burnun direğini kıracak kadar keskin bir kokuydu.
“Babacık ne kızım? Biri duyacak.”
“Sen benim babamsın. Umurumda değil kim ne duymuş.”
Haydar’ın yanına yaklaşıp yanağından öptü. Demir olanları sessizce izliyordu. Demir, Haydar’ın geçmişini düşündü. Kaç çocuğun hayatını karartmıştı? Kaç anne babayı evlatsız bırakmıştı? Jale tüm bunlardan haberdar mıydı? Henüz belli değildi.
“Sana da günaydın Demir abi,” dedi Jale, gözlerini onun gözlerine dikerek. "Abi" kelimesini vurgulayarak söyledi. Bilinçliydi. Bilerekti.
“Günaydın Jale Hanım,” diye karşılık verdi Demir, mesafesini koruyarak.
Jale hemen babasına döndü. “Baba, ben de gelmek istiyorum yarınki etkinliğe. Çocuklara yardım edilecek ya…”
“Olur kızım. Abinlerle konuşursun. Ama şimdi çıkmam gerek. Tuğrul’la buluşacağım.” Haydar ayağa kalktı, ceketini aldı. “Demir, sen de benimle geliyorsun.”
Demir başıyla onayladı. Ama Jale, babasını kapıda durdurdu. “Baba, Demir abiden gittiği spor salonluyla ilgili bir şey soracağım. Bir dakikanı almaz. İzin verir misin?”
Haydar Demir’e döndü. “Çok oyalanma. Seni arabada bekliyorum.” dedi ve çıktı.
Haydar gider gitmez Jale lavabonun kapısını açtı, kameranın açısını hesapladı. Demir bu tür durumlara hazırlıklıydı. Adımını geri atmadı. Kameraların görmediği yere geçerken sadece işini düşünüyordu. O an, Jale bir anda üzerine yürüyüp kendini onun kucağına bıraktı. Bacakları Demir’in beline dolandı. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibiydi. Demir istemsizce kollarını kaldırdı, ama ne sarıldı ne geri itti. Bunu sadece görev için yapıyordu.
“Abi ne? Abin miyim ben senin kızım?” diye homurdandı, sesi yapay bir öfkeyle doluydu.
“Ne diyeyim? Babamın yanında ‘aşkım’ mı diyeyim? Değil mi aşkım?” Sesindeki cilve Demir’in tüylerini diken diken ediyordu.
“ Ben babana açılmak istiyorum.”
“Yok yok, üniversitem bitmeden babam hiçbir erkekle görüşmemi istemiyor. Söylemiştim sana. Bu kadar acele neden?”
Demir, içten içe kendini sorgularken gözleri donuktu. “Seni özlüyorum çünkü.” dedi, Jale’nin boynunu koklayarak. Ama ağır parfüm yüzünü buruşturmaya yetmişti. Jale bunu fark etmedi, çünkü dudaklarını Demir’inkilere yapıştırmıştı bile.
İstenmeyen bir öpüştü bu. Soğuk, tatsız, yabancı. Demir, bir an gözlerini kapattı ve zihninde Hazan’ın o tertemiz gülüşü canlandı. Hazan’ın dudaklarıyla mühürlüydü onun dudakları. Nasıl başka birini öpebilirdi. Ama şimdi, bu sahte oyun için bu kızın dudaklarına mecburdu.
Jale’nin dokunuşlarına karşılık verir gibi yaptı, ama içten içe her temasta midesi bulanıyordu. Ne kadar incelikliyse Hazan’a, Jale’ye karşı o kadar hoyrattı. Bu bir his değil, sadece görevdi.
“Gitmem gerek. Baban şüphelenir.” deyip dudaklarını Jale'nin istismarından uzaklaştırdı.
“Biraz daha kal.” boynuna kollarını dolayıp bırakmak istemedi.
“Jale… seni seviyorum.” dedi Demir. O güzel söz, onun ağzından çıkarken iğreti bir tat bıraktı geride. Gözlerini kaçırdı. Daha fazla orada kalamazdı.
Kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Koridorda derin bir nefes aldı. İçine dolan temiz havayla, üstüne sinen Jale’nin ağır parfüm kokusundan kurtulmak istiyordu. Ama asıl kurtulmak istediği bu sahte hayattı. Fakat ne kadar kurtulsa da gerçek benliğine kavuşamayacaktı.
*****
Bir gün geçmişti. Demir, etkinliğin yapılacağı mekâna önceden gelmişti. Bu organizasyonun perde arkasında başka bir amaç vardı: Haydar, kendi adını temize çıkarmak, hakkında dolanan kara söylentileri bastırmak istiyordu. Çünkü şirket nakliye işine yoğunlaştığından sınırdan yasak olan bir çok şey yollanıyordu. Bu etkinlik, onun kaçakçılığın başı olduğu gerçeğini gölgelemek, yardımsever bir iş insanı imajı çizmek için sahnelenmiş koca bir oyundu. Haydar'ın büyük oğlu Baran ne kadar bu işlerden uzaktısa, ikinci oğlu Berzan da bir o kadar fazlaydı bu işlerin içinde. Araştırılmış ve büyük oğlanın hiç bir ilgisi olmadığı ıspatlanılmıştı.
Etkinlik yaz mevsiminde, Şırnak’ta, Haydar’a ait açık hava restoranında düzenlenecekti. Masum çocukların kahkahalarıyla, masaların üstündeki kurdelelerle, sahnedeki rengarenk süslemelerle her şey özenle hazırlanmıştı. Ama tüm bu gösterinin arasında asıl sürpriz, Demir'in karşılaşmayı hiç beklemediği biriydi: Hazan.
Haydar’ın ikinci oğlu Berzan, çocukların mekana gelişini gözleyen Demir’in yanına yaklaştı.
“Çocukları mı bekliyorsun?”
“Evet, beyim,” dedi Demir kısa ve saygılı bir ses tonuyla.
“Tamam, bekle. Bir bayan arkadaşım da gelecek. Muhabirdir kendisi. Geldiğinde direkt bana haber et. Önemli biri. Unutma,” dedi Berzan ve uzaklaştı. Demir ise bu adama karşı içten içe duyduğu öfkeyi bastırmaya çalıştı. Berzan kısa zamanda çok fazla kadınla birlikte olmuştu; her biri Haydar'ın gücüne, parasına konmaya çalışanlardan farksızdı. Bu gelen kadın da bir muhabir olsa bile, onun da bir çıkar peşinde olduğuna emindi.
Derken bir taksi ağır adımlarla mekânın önüne yaklaştı. Kapı açıldı. Demir bir adım geri çekildi. İçinden inen kadını görür görmez yutkundu.
Zaman, mekân, hava... her şey bir anda durmuştu sanki. Onu bir mezar başında, İstanbul’da son kez uğurladığını sanmıştı. Oysa karşısında, dimdik ayakta duruyordu. Gözleri… sesi… giyim, kuşamı… hepsi aynıydı. Ama artık onun gözünde tanıdığı kadın değil, acılarla sınanmış başka birine dönüşmüş Hazan vardı.
“Ben Berzan Bey’le görüşecektim. Muhabirim. Kendisine haber verir misiniz?” dedi kadın, tok ama hafif bir sesle.
Demir başını yere indirdi, taşların üzerinde gezen karıncalara bakmaya başladı. Kalbi, göğsünde sıkıştı. O ses… yüzü… adı… Her şey netti. Ya Hazan onu tanısaydı.
“İsim alabilir miyim?” diye sordu, bir adım öne çıkarak. Sanki isim sorduğunda o olduğuna emin olmak ister gibiydi.
“Ben Hazan Korkmaz.”
Ve doğru isim duyulmuştu. İşte şimdi ay ile güneş yeniden karşılaşmıştı. Biri gecenin soğuk yalnızlığında titrerken, diğeri gündüzün ışığında kavrulmuştu. Uzun zamandır birbirlerine hasretlerdi. Ama ikisi de farklı gökyüzlerinde yaşamak zorunda kalmıştı.
Demir boğazındaki düğümü yutar gibi yaptı, sonra eliyle ileriyi işaret etti.
“Buyurun, Hazan Hanım. Ben size yardımcı olabilirim.”
Hazan başını eğdi. Onu tanımamıştı. Nasıl tanısındı ki? Yüzü değişmişti, sesi değişmişti… Ve o, gözünden vurulduğunu bile bilmiyordu. Hazan önden ilerlerken Demir, onun yürüyüşüne takıldı. Pantolonunun altında gizlenmiş bir protez vardı. Belki başkası fark etmezdi ama o etmişti. Ve Hazan birden durdu. Merdivenlere bakarken tereddüt etti. Yeni takılan protezine henüz tam alışamamıştı. Basamaklar dikti, zordu.
“Bu yoldan mı?” diye sordu hafifçe arkasına dönerek.
Demir, bu sesi özlemişti. Ay gibi muhteşem ama bir o kadar da güçlüydü karşısındaki genç kadn. Aslında sesten daha çok Hazan'ın kendisini özlemişti. Uzaktan takip edebilirdi onu ama Hazan dikkatli biriydi. Farkedebilirdi, hem onu her izlemede ondan kopamazdı ki. Ama zaten kopamamıştı. Bunu onu yeniden gördüğünde anladı.
“Evet,” dedi yavaşça. “Bu yoldan çıkıyoruz.”
Hazan sağlam ayağıyla merdivenlere adım atarken Demir ona arkadan dikkatle eşlik etti. Sanki düşse, tüm dünyayı tutar gibi hazırda bekliyordu. Hazan ise her şeyden habersizdi. Bir zamanlar kalbini emanet ettiği adam, şimdi adım adım ardında yürüyordu — ama başka bir kimlikle, başka bir dünyayla, yıkılmış bir geçmişle.