Cenaze tam da Cihan’ın uyardığı gibiydi; kelimenin tam anlamıyla bir cehennem azabı...
Ortaköy Camii iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Siyahlar içinde, yüzlerine o alışıldık keder maskesini takmış yüzlerce yabancı; yanlarında süslü eşleri ve kızlarıyla boy gösteren kodamanlar, babamın teşkilatındaki tetikçiler, onun maaşa bağladığı siyasetçiler ve kirli parayı aklayan sözde iş adamları... İstanbul yeraltı dünyasının o sahte ve parlak vitrini, kendi türlerinden birine son görevini yapmak için toplanmıştı.
En önde, siyah elbisemin içinde bir heykel gibi donmuş halde dikilirken imamların ardı arkası kesilmeyen methiyelerini dinledim.
Babamın cömertliğinden, bilgeliğinden ve ailesine olan düşkünlüğünden bahsedip duruyorlardı; sanki hayatım boyunca hiç tanımadığım bir adamı, bir hayırseveri, bir toplum önderini anlatıyorlardı. Kimse o imparatorluğun altındaki cesetlerden, kanla beslenen şiddetten veya korku imparatorluğundan söz etmiyordu. Onu bir aziz gibi gösterdikçe içimden avazım çıktığı kadar bağırmak geliyordu.
Toprak atıldıktan sonra malikanede verilen taziyelik ise ayrı bir işkenceydi. Yiyemediğim yemekler, tanımadığım ağızlardan dökülen boş teselliler ve taziye süsü verilmiş sinsi teklifler... Son konuk da kapıdan çıktığında, derisi diri diri yüzülmüş, her siniri açıkta kalmış bir av gibiydim artık.
Bunu yapamazdım. Doksan gün boyunca yabancıların önüne bir ganimet gibi çıkarılmaya, kimin malı olacağıma karar verilmesini beklemeye daha fazla dayanamazdım. Vasiyet, miras, o imkansız şartlar... Her şey çok fazlaydı, her şey çok hızlıydı. Babam öleli henüz üç gün olmuştu ve ben daha şimdiden boğuluyordum. Nefes almam, bu evden kaçmam ve sadece birkaç saatliğine de olsa Kemal Öztürk’ün kızı dışında herhangi biri olmaya ihtiyacım vardı.
Gece yarısı sularında Cihan’ı mutfakta, en az benim kadar bitkin bir halde bulunca lafı hiç dolandırmadan, "Dışarı çıkmam lazım," dedim.
Cihan kahvesinden başını kaldırıp bana baktığında anında o savunma kalkanlarını kuşandı. "Leyli, bu hiç güvenli değil; babanın katili hâlâ dışarıdayken böyle bir riski göze alamayız," diye kestirip attı.
"Umurumda değil Cihan!" Sesimdeki çaresiz keskinlik odayı çınlattı. "Burada kalamam, nefes alamıyorum; lütfen, sadece birkaç saatliğine müsaade et."
Uzun süre yüzümü süzdü; o sert ifadesi, halimi anlamış olmanın verdiği bir kabullenişle yavaşça eridi. Sonunda derin bir iç çekerek, "Beyoğlu’nda Indigo diye bir yer var, nezih ve güvenlidir; oraya gitmen için bir araba hazırlatırım," dedi.
"Koruma falan istemiyorum Cihan, kimsenin beni tanımadığı bir yerde sadece 'hiç kimse' olmak istiyorum."
"Leyli, bak bu çok tehlikeli—"
"Lütfen, Cihan. Sadece bu gecelik..."
Tartışmak istiyordu, biliyordum; hatta tartışmalıydı da. Ama belki de o boğulma hissinin insanın ciğerini nasıl yaktığını en iyi o biliyordu. "Peki," dedi sonunda. "Ama telefonun her an açık olacak ve her saat başı bana haber vereceksin. Ters giden en ufak bir şey hissedersen anında beni arıyorsun, anlaşıldı mı?"
Ben çoktan kapıya yönelmiştim bile.
...
Indigo tam hayal ettiğim gibiydi; karanlık, gürültülü ve tamamen anonim... Güzel insanların dertlerini pahalı kadehlerin dibinde öldürmeye geldiği o sığınaklardan biri. Çıkmadan önce kıyafetimi değiştirmiştim; üzerimde ne o siyah matemden bir iz vardı ne de "yaslı varis" diye bağıran o ağır hava... Sadece bir Jean, ipek bir bluz ve omuzlarıma dökülen saçlarım... Bu loş ışıkta herhangi biri olabilirdim.
Barmen tek bir soru bile sormadan votkayı bardağa cömertçe doldurdu. İlk kadehi tek dikişte devirdim, ikincisi daha da hızlı gitti. Üçüncüye geldiğimde, gerçeklik nihayet o şefkatli bulanıklığa teslim olmaya başlamıştı.
"Sanki bir şeyleri hafızandan kazımaya çalışıyor gibisin."
Ses hemen yanı başımdan geldi; aksanlı, derinden ve nabzımı tekleten o tanıdık tını... Döndüm ama ışıklar o kadar loştu ve alkol görüşümü o kadar bulandırmıştı ki sadece şık takımlı uzun boylu bir silüet seçebiliyordum; yüz hatları tamamen gölgedeydi.
"Her şeyi," dedim, kelimeler ağzımda ağır ağır yuvarlanırken. "Aklına gelen her şeyi unutmaya çalışıyorum."
"İddialı bir hedef," dedi, sesinde alaycı bir eğlence vardı. "Peki, nasıl gidiyor bari?"
"Henüz yeterince iyi değil," diyerek barmene yeni bir tur için işaret ettim.
Yabancı yanıma, kokusunu alabileceğim kadar yakınıma yerleşti; sedir ve duman karışımı, o pahalı ve sarhoş edici koku genzimi yaktı. "Belki bu konuda biraz yardıma ihtiyacın vardır."
Aslında daha dikkatli olmalıydım; uyarılardan, tehlikelerden ve yaptığımın ne kadar büyük bir aptallık olduğundan haberdar olmalıydım ama alkol damarlarımda sıcak bir nehir gibi akıyordu ve ben "dikkatli olmaktan" feci halde yorulmuştum. "Belki de vardır," dediğimi duydum.
Adını söylemedi, benimkini de sormadı. Sadece içki siparişi verdi; kendisine viski, bana yine votka... Aramızdaki o elektrik yüklü sessizliğin uzamasına izin verdi. "Kötü bir hafta mı?" diye sordu sonunda.
"Kötü bir hafta, kötü bir ay, kötü bir hayat... İstediğini seç," diyerek acı bir kahkaha attım.
"Hepsi mi?" Elini barın üzerindeki elimin üzerine koyduğunda o sıcaklık ve güven hissi anında yayıldı. "O hissi çok iyi bilirim."
Konuştuk; hiçbir şeyden ya da her şeyden... Belki de ben anlattım, o sadece dinledi. Alkol her şeyi puslu bir hale getirmişti ama zihnimde bazı sahneler asılı kaldı: Onun sabırlı sesi, ara sıra elime veya sırtıma değen o yakıcı dokunuşu ve tek bir kelime etmeme gerek kalmadan beni anlıyor gibi duruşu... Bir noktada eğilip kulağıma, "Hadi, gidelim buradan," diye fısıldadı.
Normalde hayır demeli, Cihan’ı aramalı ve o güvenli hapishaneme geri dönmeliydim.
Bunun yerine, "Tamam," dedim.
Kulüpten nasıl çıktığımızı, taksiye nasıl bindiğimizi ya da kendimi Boğaz’a nazır o dev pencereli otel odasında nasıl bulduğumu hatırlamıyorum. Ama şunlar hâlâ hafızamda çivi gibi çakılı: Arkamızdan kapanan kapının o kesin sesi, belimi kavrayan elleriyle beni kendine çevirişi ve pencereden sızan şehir ışıklarının her şeyi altın rengine ve gölgeye boyayışı...
"Son şansın," dedi pürüzlü bir sesle. "Durmamı istersen tam şu an dururum."
Bunun yerine ona uzandım ve onu hırsla öptüm.
Bu öpücük ilkinden çok başkaydı; daha ağır, daha sindirerek... Sanki tadımı çıkarıyordu. Ellerini yüzüme koyup beni nazikçe kavradığında dili ağzımı büyük bir ustalıkla keşfetti. Viski, arzu ve çok daha karanlık, çok daha tehlikeli bir tadı vardı bu anın. Geri çekildiğinde ikimiz de nefes nefeseydik.
"Yatak," dedi sadece ve beni kucağına aldı. Beni yatağa bıraktığında şaşırtıcı derecede nazikti. Bir an öylece durup o loş ışıkta beni izledi. "Öyle güzelsin ki Leyli, bunun en ufak bir farkında mısın?"
Aksanı koyulaşmış, kelimeleri birer fısıltıya dönüşmüştü. Cevap veremedim, sadece daha yakınımda olmasına ihtiyaç duyuyordum. Üzerime eğilip ağırlığıyla beni yatağa gömdüğünde beni tekrar öptü; bu kez daha sert, daha talepkâr... Elleri bluzumu tek hamlede başımdan çekip çıkardı, sütyenim de saniyeler içinde onu takip etti. Dudakları tenime kapandığında, ağzımdan kaçan o nefesle yatakta bir kavis çizerek gerildim.
"Şşş, tesoro," diye mırıldandı kulağıma. "Duvarlar ince, herkesin duymasını mı istersin?"
O kelime tesoro alkolün uyuşturduğu beynimde bir yerlere çarptı; tanıdıktı ama nedenini henüz çözemiyordum. Dişlerini tenimde hissettiğim an ise düşünmeyi tamamen bıraktım. Dili ve dudaklarıyla vücudumu adeta bir harita gibi ezberliyordu. Ben sabırsızca gömleğini çekiştirdiğimde doğrulup onu bir kenara fırlattı. Puslu görüşüme rağmen kusursuz olduğunu görebiliyordum; tamamen kaslı, altın rengi bir ten ve hiçbir zaman öğrenemeyeceğim hikâyeler anlatan o yara izleri...
Parmağımla kaburgasındaki o uzun izi takip ettiğimde elimi yakalayıp dudaklarına götürdü. "Bu gece soru sormak yok, geçmiş yok; sadece bu an var," dedi. Dili karnımdan aşağı süzülürken elleri de pantolonumun düğmelerini hallediyordu. Beni tamamen çıplak bıraktıktan sonra gölgelerin arasından bir süre beni izledi; ardından bacaklarımı aralayıp başını eğdi.
Dilinin ilk dokunuşuyla kendimden geçerek bir çığlık attım. Kalçalarımı bastırarak beni yerimde tuttu ve büyük bir hassasiyetle beni mahvetti. Bir şekilde, neyi sevdiğimi tam olarak biliyordu; nereyi yalayacağını, nerede baskı uygulayacağını ezberlemiş gibiydi. İki parmağını içime sızdırıp o noktayı bulduğunda, hıçkırıklarla karışık bir iniltiyle paramparça oldum.
Zevk dalgası dinene kadar beni öylece tuttu, sonra üzerime yükseldi. "İçinde olmak istiyorum ama senden o 'evet'i duymam lazım," dedi boğuk bir sesle.
"Evet," diye inledim. "Lütfen, evet."
Geri kalan kıyafetlerinden kurtulduğunda zihnimde bir anı çaktı; ben bu vücudu tanıyordum. Ama tam içime girdiği an bu düşünce eriyip gitti. "Bana bak, gözlerini görmek istiyorum," diye emretti. Ağır ağır içime süzülürken gözlerimi ondan ayırmadım; o doluluk hissi kusursuzdu, sanki yuvaya dönmek gibi...
"Cazzo," diye soludu. "Hatırladığımdan bile daha güzelsin."
Hatırladığım... Bu kelime zihnime takıldı ama hareket etmeye başladığında ona tutunamadım. Önce yavaş, sonra vücudum ona uyum sağladıkça daha derin ve sert... Bacaklarımı beline dolayıp tırnaklarımı sırtına geçirdim. Her darbesi içimde öyle bir yere değiyordu ki; babamı, vasiyeti, o imkânsız seçimleri tamamen siliyordu. Sadece bu vardı, sadece o... Sahip olunma ve tamamen tüketilme hissi.
"Kendine dokun, etrafımda boşaldığını hissetmek istiyorum," dedi hırıltılı bir sesle. İkili uyarılma artık dayanılmazdı ve sesindeki o sahiplenici ton beni sınıra itti. Boğuk bir çığlıkla kollarında darmadağın oldum; saniyeler sonra o da tüm vücudu sarsılarak derinlerime gömüldü.
Nefes nefese birbirimize dolanmış halde kaldık. Bir süre sonra beni göğsünün üzerine çekti. "Kal," diye mırıldandı. "Bu kez gitme."
Bu kez... Bu kelimeler beni uyandırmalıydı ama günün tüm yorgunluğu ve duygusal yıkımı bir anda çöktü üzerime. "Tamam," diye fısıldadım ve kendimi o güvenli kollara bıraktım.
Şafak sökerken yalnızdım; yanımdaki yatak çoktan soğumuştu. Yavaşça doğruldum, vücudumdaki o sızı her anı tazeliyordu. Ama sabahın o çiğ ışığında gerçekler tokat gibi çarptı yüzüme: Cenaze, vasiyet, o kaçmaya çalıştığım kâbus... Sorunlarımla yüzleşmek yerine bir yabancıyla yatmıştım.
Eşyalarımı toplarken komodinin üzerindeki o notu gördüm: Londra'yı özleyeceğini biliyordum, tesoro.
Kalbim durdu. Londra, tesoro, o el yazısı... Bu rastgele bir kaçamak değildi. O adamdı; Londra’daki adam. Beni izleyen, bekleyen ve kederimden faydalanıp beni tekrar altına alan o gizemli yabancı...
Titreyen ellerle giyinip oradan kaçtım. Eve dönüş yolunda telefonuma bir mesaj düştü: Eve git Leyli, amcan seninle geleceğini konuşmak için can atıyor. NOT: Hatırladığımdan bile daha güzeldin. İyi uykular, tesoro.
Malikaneye girdiğimde Cihan holde beni bekliyordu; halime bakıp ifadesi anında sertleşti ama ben sadece, "Duş almam lazım, sonra konuşuruz," diyebildim. Banyoda kaynar suyun altında dün geceyi tenimden kazımaya çalıştım. Londra, yabancı, o not... Hepsi birbirine bağlıydı ama nasıl?
Aşağı indiğimde amcam Ferhat, babamın koltuğuna çoktan kurulmuştu. "Benimle evlen Leyli, işleri aile içinde tutalım; ben yönetirim, sen güvende olursun," diyerek o iğrenç teklifini sundu.
Bakışları midemi bulandırıyordu. "Vaktin daralıyor yeğenim, korumasız olduğun her gün düşmanların için bir fırsattır ve sen tam bir av gibi görünüyorsun," diye ekledi tehditkâr bir sesle.
O gittikten sonra Cihan, Kaan Demir’in akşam yemeği talebini iletti. Kaan nazik, sofistike ve tehlikeliydi. Yemekte bana, "Ben sana bir ortaklık teklif ediyorum, bu evlilik sadece stratejik bir hamle olacak," dedi. Kulağa fazla mükemmel geliyordu.
Tam da Cihan’ın uyardığı gibi; Kaan sana ona güvenme isteği aşılayan o sinsi tehlikeydi. Ayrılırken, "Fırsatlar kapıyı iki kez çalmaz Leyli, dikkatli ol," diyerek kadife eldivenli tehdidini bıraktı.
Eve döndüğümde Cihan’a, "Hepsi çok tehlikeli," dedim. "Birileri benimle oyun oynuyor ve kaybetmeden önce bu oyunun kurallarını çözmem gerek."
Odama girdiğimde o gizemli mesajlara tekrar baktım. Kimdi bu adam? Ne istiyordu? Ve neden onun yakınında olmak hem dehşet verici hem de kaçınılmaz hissettiriyordu?
Otuz gün, dört aday ve imkansız bir seçim... Oyun yeni başlıyordu ve benim içimde, çoktan kaybetmeye başladığıma dair korkunç bir his vardı.