bc

DİKENLİ TAÇ +18

book_age18+
36
FOLLOW
1K
READ
revenge
dark
forbidden
love-triangle
contract marriage
BE
family
love after marriage
age gap
fated
forced
opposites attract
friends to lovers
arranged marriage
dominant
mafia
gangster
heir/heiress
drama
tragedy
bxg
mystery
scary
bold
loser
city
office/work place
enimies to lovers
secrets
soul-swap
war
musclebear
addiction
actor
like
intro-logo
Blurb

"Herkes evleneceğin adayı söylemeni beklerken sen ne yapıyorsun?"

İçime her bir zerresini hissettirecek kadar sertçe girip çıkarken, sesi hırsla ve o dizginlenemeyen otoriteyle yankılandı odada. Devran Emir Romano... İstanbul’un Patronu, şimdi benim hem celladım hem de tek sığınağım olmuştu.

"Kocan olacak o adaylardan birinin, benim gibi sana zevk verebileceğini mi sanıyorsun tesoro?"

Söyledikleri birer mermi gibi zihnime çarpıyordu ama zevk aklımı öyle bir bulandırmıştı ki, kelimelerin ağırlığına odaklanamıyordum bile. Sadece o karanlık gözlere, içimi okuyan o bakışlara ve tenimin her hücresini yakan o hükmedici güce hapsolmuştum.

Dışarıda koca bir imparatorluk benim kararım için nefesini tutmuş beklerken, ben burada; babamın vasi kıldığı adamın ellerinde, kendi özgürlüğümü yakıyordum.

chap-preview
Free preview
BÖLÜM 1
Imperial College’ın basamaklarında öylece dikileli neredeyse bir saat olmuştu. Elimdeki diplomayı sanki bir anlamı varmış gibi sıkı sıkı tutuyordum. Uykusuz geçen dört yılımı, o emanet özgürlüğümü, süslü bir kağıt parçasına sığdırabileceğimi sanmıştım. Üzerinde sadece adım yazıyordu, oysa altında ezildiğim koca bir geçmiş vardı. Londra’nın kasım sisi, Thames Nehri’nin üzerine boğucu bir duman gibi çökmüştü. Şehir sanki nefesini tutmuş beni izliyordu. Aslında şu an kutlama yapıyor olmalıydım. Emma, Soho’da bir barda içeceğimiz içkiler hakkında peş peşe mesaj atıp duruyordu; güya "gerçek hayat" başlamadan önceki son gecemizdi. Ama bilmiyordu ki; o gerçek hayat, İstanbul’da babamın suretinde çoktan pusuya yatmış beni bekliyordu. Paltomun cebindeki telefon titrediğinde ekrana bakmama bile gerek kalmadı. Kemal Öztürk asla boş yere aramazdı. Onun her araması bir infaz hükmü, her mesajı ise deşifre etmemek için dört yılımı verdiğim kanlı bir bilmeceydi. Telefonu üçüncü çalışta açtım. "Leyli, kızım." Babamın sesi yorgundu; hiç duymadığım kadar bitkin. Ama bu yorgunluğun altında midemi ağzıma getiren bir şeyler vardı: Şefkat. Kemal Öztürk, lugatında şefkate yer olan bir adam değildi. "Seni özledim. Eve dön artık, tesoro. Bu sürgün yeterince uzun sürdü." Tesoro. Hazinem. Annem ben henüz üç yaşındayken göçüp gitmeden önce, ondan bana kalan tek İtalyanca kelime. Ona dair zihnimde sadece dört şey asılı kalmıştı: Yasemin kokusu, rüzgâr çanı gibi tınlayan bir kahkaha, beni yatağa yatıran buz gibi eller ve bu kelime. Babam bu kelimeyi sadece gerçekten bir şeyler koptuğunda kullanırdı. "Baba, ben..." Kelimeler boğazıma dizildi. Haftalardır bu konuşmanın provasını yapıyordum; stajlar, kariyer planları, Londra’da kalmamı gerektiren onlarca "mantıklı" bahane hazırlamıştım. Ama onun o savunmasız, o garip sıcaklığını duyduğum an tüm bahanelerim birer birer döküldü. "Hayır," dedi sesi sertleşerek. Kesin ve itiraz kabul etmez bir ton... "Bu kez itiraz istemiyorum. Senin için bir plan yaptım. Birkaç güne onuruna bir davet veriyorum. Tüm 'aile' orada olacak." Aile. Kelime ağzımda paslı bir demir tadı bıraktı. Hayatım boyunca ne anlama geldiğini bilmeden Kemal Öztürk’ün kızı olarak yaşamıştım. Beni hep cam fanusta saklamış; piyano çalan, Fransızca konuşan, dişlerini göstermeden gülümseyen o uslu kızların gittiği okullara göndermişti. Evde "iş" asla konuşulmazdı. Annemin ölümünden sonra bile babamın sadık kaldığı tek kutsal kural buydu: Hafta sonu masaya iş gelmeyecek, o kapıdan içeri girmeyecek. Ama aptal değildim. Bir ortama girdiğimizde insanların babama nasıl baktığını, o derin sessizliğin ne anlama geldiğini görüyordum. Saygıdan çok korkuya benzeyen o temkinli duruşu biliyordum. Öztürk soyadının İstanbul’un karanlık dehlizlerinde ne anlama geldiğini, içine hiç girmemiş olsam da iliklerime kadar hissediyordum. "Pekala," dedim, kendime engel olamadan. "Geleceğim." Telefonu kapattığımda Emma yanımda bitivermişti. Kollarını kavuşturmuş, o kusursuz kaşlarından birini "anlat bakalım" dercesine havaya kaldırmıştı. Beni dört yıldır tanıyordu; yüzümdeki paniği gizlemeye çalışsam da yutmayacak kadar uzun bir süre... "Baban mı?" Başımı salladım. "Yani dönüyorsun." "Sadece birkaç günlüğüne." Yalan söylerken sesim titremişti. İkimiz de biliyorduk; bir kez İstanbul’a ayak basarsam, dönecek bir Londra’m kalmayabilirdi. "Bir davet veriyormuş." Emma koluma girdi, beni kendine çekip o parfümünü duyabileceğim kadar yaklaştı. "O halde bu gece senin özgürlüğünün son gecesi. Seni bu kasvetli basamaklarda somurturken bırakmaya niyetim yok." Beni sokağa, kapıda bekleyen taksiye doğru çekiştirdi. Emma’nın her zaman B planı hazırdı. "Sarah ve Mia Soho’da bizi bekliyor. Sarhoş olacağız ve yarın adını bile hatırlamayacağımız adamlarla başımızı belaya sokacağız. Adettendir." Hayır demeliydim. Mantıklı olan eve gidip valizimi toplamak, belki de babamı geri arayıp asıl niyetini sormaktı. Ama mantıklı olmak beni bu zamana kadar hiçbir yere götürmemişti. Emma’nın avucumdaki sıcaklığına sığındım. Usanmıştım uslu kız olmaktan. "Tamam," dedim. "Gidelim." Barın adı gösterişli bir şeydi; ya The Violet Hour ya da The Purple Room... "Paris’te Gece Yarısı" tadında abartılı kokteyllerin on sekiz-yirmi pounda satıldığı, ışıkların günahları örtecek kadar loş, fırsatları kollayacak kadar parlak olduğu o mekanlardan biri. Emma beş dakika içinde pistteki o beden yığınına karışıp kaybolmuştu. Sarah zaten üçüncü bardağında olduğu için dünyayı çoktan unutmuştu. Mia ise barda bir yatırım bankacısını gözüne kestirmiş, flörtleşmenin o bilindik kahkahalarını atıyordu. Ben ise barda tek başıma, elimdeki üçüncü margaritamla odayı bir müfettiş gibi süzüyordum. Bu bende bir refleks haline gelmişti; çıkış kapılarını not etmek, kimin kimi kestiğini kollamak, olası tehditleri tartmak... Babam beni bu hayatın uzağında tuttuğunu sansa da, kanımdaki o tetikte olma halini söküp atamamıştı. "Koltuk boş mu?" Ses sol tarafımdan yükseldi; derin, kadifemsi ve insanın içini gıdıklayan bir İtalyan aksanıyla... Döndüm. Uzun boyluydu; ilk dikkatimi çeken bu oldu. Rahat bir doksan vardı; vücudu "ben spor yapıyorum" diye bağırmıyordu ama her hattından disiplin akıyordu. Üzerindeki siyah takım elbise muhtemelen benim bir yıllık kiramı öderdi; kesimi bir bıçak kadar keskindi. Ama asıl olay gözlerindeydi. Kehribar... İçinde altın pırıltıları olan o yırtıcı bakışlar, normal bir kadını kaçmaya zorlardı. Ama bende tam tersi bir etki yarattı; daha yakından bakma isteği. Keskin elmacık kemikleri, camı kesecek kadar belirgin bir çene hattı ve arkaya taranmış koyu saçlar... Hareketlerinde kediye özgü bir tekinsizlik vardı. Avını süzüp önce oyun mu oynasam yoksa tek hamlede mi bitirsem diye karar veren bir avcı gibiydi. Buraya ait olmadığı her halinden belliydi. Öğrencilerin takıldığı bu salaş bara fazla lükstü. O daha karanlık, daha tehlikeli yerlerin adamıydı. "Boş," diyebildim. Sesim beklediğimden daha pürüzlü çıkmıştı. İçkiden miydi yoksa adamın yarattığı o ani elektrikten mi, emin değildim. Yanına oturdu, barmene o kendine güvenen tavrıyla işaret etti. "Viski. Sek." İngilizcesi kusursuzdu ama altındaki o İtalyan tınısı her kelimeyi bir melodiye dönüştürüyordu. Barmen içkisini getirdiğinde, parmaklarının bardağı kavrayışını izledim. Her hareketi hesaplıydı. Bu adam nefes alırken bile tesadüfe yer bırakmıyordu. "Üzgün görünüyorsun," dedi. Bana bakmıyordu ama her zerremde bakışlarını hissediyordum. "Ya da belki sadece yalnız." "İkisi de değil," dedim. Yalandı, ikimiz de biliyorduk. "Sadece... burada ki son gecem." "Son gecen mi?" Bir kaşı havalandı, o kusursuz kavis insanı hayrete düşürüyordu. Bakışlarında bir şeyler çaktı; bir ilgi, belki de bir aşinalık... "Yolculuk nereye?" "Uzağa." Detay vermeye niyetim yoktu. Detaylar gerçeği çağırdı ve ben bu gece gerçeklerden köşe bucak kaçıyordum. "Yarın uçuyorum." "Anlıyorum." Viskisinden ağır bir yudum aldıktan sonra tamamen bana döndü. O kehribar gözlerde bu kez farklı bir şey vardı; sanki ruhumu okuyormuş gibi derin bir anlayış... "O zaman bu geceyi unutulmaz kılmamız şart." Bu bayat bir flört cümlesiydi aslında. Ama onun ağzından döküldüğünde, o bakışlarla birleştiğinde bir vaade, bir tehdide dönüştü. Akıllı bir kadının arkasına bakmadan kaçması gerekirdi. Ona baktım. Gerçekten baktım. Yüzündeki o sert açıları, gülümsemesindeki o sinsi tehlikeyi, sanki cebinde her an patlamaya hazır bir bomba taşıyormuş gibi duran halini süzdüm. Bu adam benim bildiğim dünyaya ait değildi. O, dört yıldır kaçtığım o zifiri karanlığın ta kendisiydi. Ve belki de tam da bu yüzden, "Tamam," dedim. "Kılalım bakalım." ... Otel Mayfair’deydi; taksideki yolculuğumuz, yaklaşan fırtınanın o yoğun sessizliğiyle geçmişti. Eli uyluğumun üzerinde, sabırlı ama sahiplenici bir tavırla duruyordu; dokunuşu, elbisemin kumaşını delip tenime bir damga gibi işliyordu. Girişe vardığımızda taksiden inmeme yardım etti; eli belimin çukuruna kaydı ve beni içeriye usulca yönlendirdi. Lobide bu saatte kimseler yoktu; asansöre doğru geçerken başını kaldırıp bakma zahmetine bile girmeyen bir gece görevlisinden başka... Asansörün içindeki sessizlik artık dayanılmaz bir hal almıştı. Vücudundan yayılan o kor sıcağı hissedebiliyor, kokusunu alabiliyordum; sedir ve duman karışımı, karanlık ve pahalı bir koku... Parmakları omurgam boyunca yukarı doğru süzüldüğünde ürperdim. "Üşüdün mü?" diye sordu. Aksanı koyu ve tehlikeliydi. "Hayır," diyebildim sadece, nefes nefese. Asansörün metalik sesi duyuldu. Üçüncü kat. Ayak seslerimizi yutan kalın halılarla kaplı koridorda ilerledik. Kartını okuttu, kapıyı iterek açtı ve ben, her şeyi değiştirecek o dünyanın içine ilk adımımı attım. Oda tam da beklediğim gibiydi; lüks, şahsiyetsiz, sadece gelip geçen elitler için tasarlanmış bir sığınak. Tabandan tavana pencereler Londra’yı ayaklarımızın altına seriyordu; şehir, ışıkları ve gölgeleriyle altımızda yaşayan bir dev gibi uzanıyordu. Camdaki yansımama baktığımda, oradaki kızı tanımakta zorlandım. "Adın ne?" diye sordum aniden. Gerçek, somut, tutunabileceğim bir şeye ihtiyacım vardı. Arkamda durdu, öyle yakındı ki nefesini ensemde hissedebiliyordum. Camdaki yansımamın yanında onun silüeti belirdi; karanlık, tehlikeli ve kusursuz. Dudakları kulağıma değerken usulca, "Bu gece," dedi, "isimlere ihtiyacımız yok. Sadece bu anı yaşayalım." Sonra beni kendine doğru çevirdi, bir eliyle yüzümü kavrayıp beni öptü. Nazik bir öpücük değildi bu. Açlıktı, mülkiyetti; dört yıldır ördüğüm o çelikten iradenin cam gibi tuzla buz oluşuydu. Diğer eli saçlarımın arasına dolandı, başımı geriye çekti; nefesim kesilene, düşüncelerim silinene, hissetmekten başka hiçbir şey yapamaz hale gelene kadar öpüşünü derinleştirdi. Dudaklarımızı ayırmadan beni geri geri yürüttü, sırtım duvara çarpana dek... Çarpmayla beraber ağzımdan kaçan o küçük nefesi fırsat bildi; dili dilime dolandı, hükmederek ve talep ederek beni kendi dünyasına çekti. Vücudu vücuduma yaslandığında göğsümün derinliklerinde tehlikeli bir şeylerin yeşerdiğini hissettim. "İngiliz değilsin," diye mırıldandı dudaklarımın üzerine, sonra çeneme ve oradan boynumun çukuruna indi. Her kelimeyi bir öpücük, küçük bir ısırıkla mühürlüyordu. "Gizlemeye çalışıyorsun ama bir bakışta anlarım. Akdenizlisin... Yunan mı? Türk mü?" Dişleri nabzımın attığı yere değdiğinde nefesimi tuttum. "Sen de İngiliz değilsin." "İtalyan." Elleri elbisemin arkasındaki fermuarı buldu. Sessiz odada fermuarın aşağı inişi sanki bir çığlık kadar gürültülüydü. "Ama bu gece memleketlere gerek yok. Bu andan başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok." Elbisem ayaklarımın dibine bir yığın halinde düştü; geriye sadece iç çamaşırlarım ve topuklu ayakkabılarım kalmıştı. Savunmasız ve çıplak hissetmem gerekirdi ama aksine, kendimi hiç olmadığım kadar güçlü hissediyordum. Bana bakışındaki o ifade sanki nadide, kıymetli ve yutulması gereken bir hazineymişim gibi beni yenilmez kılıyordu. "Dio," diye soludu; gözleri üzerimde ağır ağır, kasıtlı bir hayranlıkla gezindi. "Sei perfetta." (Kusursuzsun.) Kelimeleri anlamıyordum ama sesindeki o tapınma halini anlamıştım. Ceketine uzandım, omuzlarından aşağı ittirdim. Sabırsızca ceketinden kurtulup gömleğini tek bir hamlede çıkarırken bana yardımcı oldu. Vücudunun iyi olduğunu biliyordum; pahalı bir takımın bile gizleyemeyeceği cinsten bir heybeti vardı. Ama onu üstsüz görmek bambaşkaydı. Tamamen yağsız kas kütlesi ve altın rengi bir ten... Kaburgalarında ve karnında, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim hikayeler anlatan birkaç yara izi vardı. Bu adam şiddetle tanışık, karanlıkla yoğrulmuş bir adamdı. Parmaklarım kaburgasının hemen altındaki o uzunca yara izini takip etti. "Ne oldu?" Elimi yakaladı, dudaklarına götürdü. "Başka bir hayatın hikayesi..." Sonra beni kucağına aldı; elleri uyluklarımı kavradığında gayriihtiyari bacaklarımı beline doladım. Beni yatağa taşıdı, şaşırtıcı bir nezaketle yatırdı. Bir an için hiçbir şey yapmadan yüzümü izledi; ifadesini okumak imkansızdı. Sonra elleri üzerimde belirdi, her yerdeydi; kaburgalarımdan yukarı süzülüyor, sütyenimin danteli üzerinden göğüslerimi kavrıyor, tenimde gizli bir dilin harflerini çizer gibi izler bırakıyordu. "Durmamı söyle," dedi sesi pürüzlenerek. "Şimdi söyle, tesoro. Çünkü bir kez başlarsam, duramayacağım." Bu kelime... Tesoro. Hazinem. Babamın bana seslendiği o kelime... Normalde büyüyü bozması gerekirdi ama aksine göğsümdeki o düğümü daha da sıktı, bu anı sanki bir kadermiş gibi hissettirdi. "Durma," diye fısıldadım. Gözlerinden karanlık bir parıltı geçti. Sütyenimi alışkın hamlelerle çözüp kenara fırlattı. Dudakları göğsüme kapandığında, bir inilti dudaklarımdan dökülmeden hemen önce yatakta kavis çizerek gerildim. "Şşş," diye mırıldandı tenime karşı. "Duvarlar ince, bellissima. Yoksa seni boşaltırken çıkardığın sesleri herkesin duymasını mu istersin?" O zarif aksanın altından dökülen bu cüretkâr sözler, kasıklarıma bir yangın gibi düştü. Göğüslerimde oyalanırken; emişleri, ısırıkları ve diliyle beni altına aldığı bir fırtınanın ortasında bıraktı. Ellerim çarşaflara gömülmüş, altında kıvranıyordum. Sonra daha aşağı indi. Dudakları karnımdan aşağı bir yol çizdi, dişleri kalça kemiğimde hafifçe gezindi. Parmaklarını külodumun kenarına takıp o kehribar gözleriyle izin istercesine baktığında, sadece başımı sallayabildim. Yavaşça, sanki kutsal bir törendeymişçesine onları çıkardı ve elleriyle bacaklarımı araladı. Dilinin ilk dokunuşuyla yatakta adeta sıçradım. Kalçalarımı bastırarak beni yerimde tuttu. "Kıpırdama," diye emretti. "Lascia che mi prenda cura di te." (Bırak seninle ilgileneyim.) Ne dediğini anlamıyordum ama itaat ettim; dili beni imha edercesine bir hassasiyetle keşfederken kendimi sabit tutmaya zorladım. Beni çabuk çözmüştü; neyin nefesimi kestiğini, neyin inlettiğini, nerede baskı kurup nerede oyun oynaması gerektiğini hemen anladı. İki parmağını içime sızdırıp o malum noktayı bulduğunda ve diliyle o sinir yumağına hükmettiğinde, paramparça oldum. Zevk bir dalga gibi vurdu, beni suyun altına çekti. Çığlık atmış olabilirim; kulaklarımdaki uğultudan kendimi duyamıyordum. Sarsıntılar geçene kadar beni o halde tuttu; sonunda kemiksiz ve titreyen bir halde yığılıp kaldım. Üzerime doğru yükseldi; dudakları parlıyor, gözleri arzuyla kararıyordu. "Tadın cennetten bir meyve gibi," dedi boğuk bir sesle. "Sanki asla hak etmeyeceğim bir şey gibi..." Kemerine uzandım, tokasıyla uğraşırken ellerim titriyordu. Pantolonunu ve iç çamaşırını tek bir hamlede aşağı indirirken bana yardım etti. Penisini gördüğümde nefesim kesildi. Aynı anda hem büyüleyici hem de ürkütücüydü. "Söylemem gerekir," dedim, sesim titreyerek. "Ben daha önce hiç..." "Biliyorum." Beni yumuşakça öptü; dudaklarımda kendi tadımı hissetmeme izin verdi. "Biliyorum, tesoro. Nazik olacağım." Bacaklarımın arasında yerini aldı; bir eliyle başımın yanından destek alırken diğeriyle yolunu buldu. "Bana bak," diye emretti. "İçine girdiğimde gözlerini görmek istiyorum." İçime süzülürken gözlerimi ondan ayırmadım; yavaşça, alışmam için zaman tanıyarak ilerledi. Acı keskin ve parlaktı, nefesimi çalıp götürdü. Bir ses çıkarmış olmalıyım ki aniden durdu. "Respira," diye mırıldandı; yüzümün her yerine öpücükler konduruyordu; alnıma, yanaklarıma, dudaklarıma... "Nefes al, bellissima. Acın geçecek." Haklıydı. Yavaş yavaş o yanma hissi yerini bir doluluk, bir aidiyet duygusuna bıraktı. Denemek için kalçamı hafifçe oynattığımda dişlerini sıkarak inledi. "Yapma," dedi gergin bir sesle. "Kıpırdama. Henüz değil. Biraz... cazzo... zamana ihtiyacım var." Ama ben tekrar hareket ettim, bacaklarımı kalçasına dolayarak onu daha derine çektim. Kontrolü o an koptu. Hareket etmeye başladı; önce yavaşça, sonra vücudum onun ritmine uyum sağladıkça hızlanarak... Her darbesi içimde öyle bir yere değiyordu ki, göz kapaklarımın arkasında yıldızlar patlıyordu. Sırtını tırnaklarımla paraladım, muhtemelen kanatmıştım ama umurunda gibi görünmüyordu. Aksine, bu onu daha da kamçıladı. "Çok darsın," diye inledi boynuma karşı. "Kusursuzsun. Benimsin. Benim..." Sesindeki o sahiplenici ton, beni bedeniyle ve kelimeleriyle mühürleyişi normalde korkutmalıydı. Ama aksine, beni daha da yükseğe taşıdı; kasıklarımdaki o düğüm öyle bir gerildi ki, patlayacağımdan emindim. "Lütfen," dediğimi duydum. "Lütfen, daha fazlasına ihtiyacım var..." "Neye ihtiyacın olduğunu biliyorum." Açısını değiştirdi, içimde beni benden alan o noktaya tam isabetle vurdu. "Benim için boşal, tesoro. Seni hissetmeme izin ver." Kollarında darmadağın oldum; vücudum onun etrafında kenetlenirken aldığım haz, acının sınırlarını zorluyordu. Saniyeler sonra o da beni takip etti; ritmi bozulurken içime iyice gömüldü. Dudaklarından dökülen ismim bir dua gibiydi. Titreyerek ve nefes nefese birbirimize dolanmış halde öylece kaldık. Ağırlığı normalde rahatsız etmeliydi ama bir çıpa gibi hissettiriyordu; beni dünyaya bağlayan tek şey oydu. Bir süre sonra üzerimden yana yuvarlandı ve beni hemen göğsüne çekti. Parmakları omzumda rastgele şekiller çiziyordu. "İyi misin?" diye sordu sessizce. "Canını yaktım mı?" "Hayır." Tam olarak doğru değildi; her yerim sızlıyordu ve yarın daha çok sızlayacaktı ama hissettiklerimin yanında bu acının lafı bile olmazdı. "Bu... inanılmazdı." "Incredibile," diye tamamladı. "Harikaydın." Bir süre sessizce yattık. Uyuduğunu sandım ama sonra eli kalçamda sıkılaştı. "Kal," dedi. Bir soru ya da emir değildi. Sadece bir istekti. "Sabaha kadar kal." Hayır demeliydim. O an çekip gitmeliydim. Ama sıcaklığı sarhoş ediciydi ve ben çok yorgundum. Sadece bir kereliğine, birinin kollarında uyumak istedim. "Sabaha kadar buradayım," diye onayladım. Şafak sökene kadar iki kez daha o yangını körükledik. Birinde gece yarısı uyandığımda onu arkamda sertleşmiş, ellerini vücudumda gezdirirken buldum; diğerinde ise pencerelerden gri ışıklar sızarken; yavaş, tatlı ve sonların getirdiği o hüzünle... O son seferinde, bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadı; sanki yüzümü ezberlemeye çalışıyor gibiydi. İkimiz de boşaldığımızda hissettiğimiz şey zevkten çok bir vedaya benziyordu. Sonrasında bekledim. Nefesinin düzene girişini dinledim, kolunun belimde ağırlaşışını hissettim. Gerçekten, derin bir uykuda olduğuna emin oldum. Sonra akıllı kızların yaptığını yaptım. Karanlıkta, ses çıkarmamaya dikkat ederek giyindim. Telefonumu, ayakkabılarımı, çantamı buldum. Bana o kusursuz ve düşüncesiz geceyi veren o tehlikeli yabancıya son kez baktım ve çıktım. Koridordaki aynada aksime çarptı gözüm. Saçlarım vahşi, dudaklarım şiş, boynum ise günlerce geçmeyecek izlerle kaplıydı. Tamamen, bütünüyle mahvolmuş görünüyordum. Ve ilk kez gerçekten yaşadığımı hissediyordum. Hızla giyinip sessizce çıktım. Not bırakmadım, ne diyecektim ki? Bu gece zaten bir rüya gibiydi, yarın bir başkasının anısı gibi hissettirecekti. Üç saat sonra uçakta olacaktım. Leyli Öztürk’ün o tek gecelik isyanı olarak tarihe gömülecekti. Taksiyle eve dönerken Londra yeni uyanıyordu. Bu şehrin o umursamaz halini özleyecektim. Seni kimse olarak kabul etmesini... İstanbul öyle değildi; her şeyi bilir, hiçbir şeyi unutmazdı. Mekanik bir şekilde eşyalarımı topladım. Telefonum Emma’nın ve babamın mesajlarıyla titreyip duruyordu. Hiçbirine dönmedim. Heathrow’da güvenlikten geçerken bir hayalet gibiydim. Uçağı beklerken vücudumdaki o tatlı sızıyı dinledim. Zihnimde hep o kehribar gözler, o İtalyanca fısıltılar, bana sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymişim gibi dokunan eller vardı. Düşüncelerden sıyrılmamı sağlayan o mesaj geldi. Bilinmeyen bir numara. Tek cümle: Londra'yı özleyeceğini biliyordum, tesoro. Nefesim kesildi. Ekrana bakarken ellerimin zangır zangır titrediğini gördüm. İsim yoktu ama kim olduğunu biliyordum. Peki ya o benim numaramı, gideceğimi, her şeyimi nasıl biliyordu? "İstanbul uçağı için son çağrı." Ayağa kalktım, bir robot gibi uçağa yürüdüm. Pencere kenarına oturdum ve telefonumu uçak moduna aldım. Cevap verecek ne yüzüm ne de kelimem vardı. Uçak Londra’nın gri göğüne yükselirken, dört yıllık sahte özgürlüğümün de aşağıda kaldığını biliyordum. Leyli Öztürk, artık bir öğrenci vizesindeki masum bir isim değildi; o artık kanla yazılmış bir mirasın esiriydi. Gözlerimi kapattım. Kulağımda o İtalyanca ses: Tesoro... Bir vaat gibi, bir tehdit gibi. Hayatımın geri kalanını bu adamdan ve yarattığı o karanlıktan kaçarak geçireceğimi o an anlamıştım. İstanbul’a indiğimde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kanım duyuyordu.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

DELİ KURT

read
450.0K
bc

Sabah Güneşim+18

read
9.9K
bc

Destina

read
4.7K
bc

Alanzo Behemoth +18

read
28.7K
bc

MAVİ VE YEŞİL: Esaret (+18)

read
19.4K
bc

MAFYANIN ESİRİ +18

read
28.5K
bc

ŞEHVETİN ÇIĞLIĞI +18

read
21.2K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook