Beni üç gün sonra, hâlâ babamın çalışma odasında öylece otururken buldular.
Aslında orada kalmaya niyetim yoktu ama mutfağı temizleyip o kanları kazıdıktan, cesedi kaldırıp sanki o vahşet hiç yaşanmamış gibi her izi sildikten sonra evin içinde bir hayalet gibi dolanmış; ne bir yere sığabilmiş ne de sağlıklı düşünebilmiştim. Sonunda ayaklarım beni yine buraya getirmişti; hâlâ onun kolonyası ve tütün kokan, masasının üzerinde yarım kalmış kahvesinin yanında okuma gözlüklerinin durduğu o odaya...
Daha birkaç gün önce o koltukta oturmuş, bana davetten ve orada bulunmamın onun için ne kadar mühim olduğundan bahsetmişti. Bunun son konuşmamız olacağını bilseydim eğer, yol yorgunluğundan şikayet etmek yerine onu ne kadar çok sevdiğimi söyler, çok daha farklı sorular sorardım. Fakat geçmişi deşmek işkencenin bir başka türüydü ve ben payıma düşeni zaten fazlasıyla almıştım.
Hizmetlim beni deri koltuğa kıvrılmış, bir kucaklaşmaya en yakın hissettiğim şey olan babamın ceketlerinden birine sarılmış halde buldu. Hiçbir şey demeden, dokunmayacağımı bildiği bir tepsi çayı masaya bırakıp sessizce odadan çıktı. O geceden beri gölgem olan Cihan ise suikastçıların her an duvardan sızacağını bekler gibi kapıda nöbet tutuyordu. Belki de haklıydı; çünkü artık mirasçısı olduğum bu dünyada ölümün nereden geleceği hiç belli olmazdı. Ailenin içinden bile...
"Leyli, Konsey geldiği için bir an önce giyinip aşağı inmen gerek," dedi Cihan; sesi nazik olsa da tonundaki o emrivaki hava kaçınılmazdı.
Kımıldamadım bile; yerimden kalkıp aşağıda beni bekleyen o yeni kabusla yüzleşmek istemiyordum. Cihan yanıma çömelerek, "Canının yandığını ve her şeyin senin zor olduğunu biliyorum ama toparlanmalısın; çünkü baban senin dik durmanı isterdi," diye ekledi.
"Babam öldü Cihan, ne istediğinin artık bir hükmü yok," dedim, sesim paslanmış gibi pürüzlü çıkarak.
"Aksine, her zamankinden daha çok hükmü var," diyerek elimi sıktı Cihan. "Aşağıdaki adamlar diğer ailelerin reisleri ve sadece cenaze için değil, babanın inşa ettiği her şeye ne olacağına karar vermek için buradalar. Onlara zayıf olmadığını, Kemal Öztürk’ün kızı olmanın bir bedeli olduğunu göstermelisin."
Ona baktığımda yüzünün ne kadar çöktüğünü fark ettim. Muhtemelen o da üç gündür gözünü kırpmamış; evi tutmak, cinayeti deşmek ve beni hayatta tutmak için çırpınmıştı. "Onu kim öldürdü, bir iz bulabildiniz mi?" diye sordum.
İfadesi bir anlığına buz kesti. "Üzerindeyiz ama Leyli, aşağı inmeden önce babanın vasiyeti hakkında bilmen gerekenler var."
Mideme zehirli bir kramp girdi. "Ne?"
"Burada değil, aşağıda öğreneceksin; Konsey her şeyi yüzüne söyleyecek," diyerek ayağa kalktı ve elini uzattı. "Hadi, seni hazırlayalım."
Bana siyah, vakur ve yas tutmaya uygun bir elbise hazırlamıştı. Giymeme yardım etmesine, saçlarımı düzeltmesine ve gözlerimin altındaki o korkunç gölgeleri gizleyecek kadar makyaj yapmasına izin verdim. Aynada, kara yas kıyafetleri içinde bir rolü oynamaya çalışan bir yabancıya benziyordum. Yetim kalmıştım ve bu, dünyadaki tüm yüklerden daha ağırdı.
Kolyemi takarken, "Annen, babası öldüğünde üç ay boyunca siyah giymişti çünkü yas tutmanın sadece acıyla değil, kaybedilenin ağırlığını taşıyabildiğini kanıtlamakla ilgili olduğunu söylerdi," dedi.
"Acısını hafifletti mi bari?" diye sordum.
"Hayır," dedi elleri omuzlarımda donarak. "Ama onu daha güçlü kıldı; zaten bu dünyada gücümüzden başka sığınacak limanımız da yok."
Salon adam kaynıyordu ama bunlar davetteki o gösterişli kalabalık değildi; bunlar daha yaşlı, daha sert, zayıfları çiğneyip geçen bir dünyada on yıllarca ayakta kalmış o kan kokulu otoriteyi ruhunda taşıyan adamlardı. İçeri girdiğim an fısıltılar bıçakla kesilir gibi sustu ve her göz, bir infaz kararı verir gibi üzerime kilitlendi.
Kaçıp babamın odasına kilitlenmek istesem de Cihan’ın eli dirseğimde bir mühür gibiydi; beni ileriye, o kurtlar sofrasına itiyordu. O an içimde, kederin altından çok daha keskin bir duygu, o adamların benim yıkılışımı izleme keyfini onlara bağışlamayacak inatçı bir reddediş yükseldi.
Rıza Bey öne çıktı, yaşlı yüzü kaskatıydı. "Leyli Hanım, başımız sağ olsun, ne kadar zor olduğunu biliyorum."
"Babam üç gün önce kendi evinde katledildi Rıza Bey, 'zor' kelimesi bu durumun yanından bile geçemez," diye şakıdım; kelimeler ağzımda demir tadı bırakmıştı.
Gözlerinde bir takdir parıltısı mı yoksa şaşkınlık mı belirdi, çözemedim. "Haklısın. Lütfen taziyelerimizi kabul et, Kemal yeri kolay dolmayacak büyük bir reisti ve acısı hepimizin sinesindedir."
"O halde neden hâlâ o katil bulunamadı?" Sesim beklediğimden daha sivri çıkmıştı. "Üç koca gündür elinizde koca bir hiç mi var?"
Selim Ağa, sesi bir yılan gibi süzülerek, "Araştırıyoruz Leyli, katil arkasında gölge bile bırakmayan bir profesyonel belli ki," dedi fazla pürüzsüz bir tonla.
"Ya da belki de gölge bırakmasına gerek kalmamıştır; belki de katil zaten şu an bu odada, tam karşımızdadır," dedim, bakışlarımı odadakilerin üzerinde tek tek gezdirerek.
O an derin bir sessizlik oldu. Sonra odanın karanlık köşesinden alaycı, buz gibi bir kahkaha yükseldi ve ellilerinde, hareketlerindeki o vahşi zarafeti pahalı takımıyla bile örtemeyen bir adam öne çıktı. Gülümsediğinde sadece dişlerini görüyordunuz.
"Kemal’in kızında mangal gibi yürek varmış," dedi yabancı tınılı bir aksanla. "Onu neden bu kadar sakladığını şimdi anlıyorum."
"Peki ya siz kimsiniz?" diye sordum, sesimi düz tutarak.
"Ferhat," dedi biraz daha sokularak. "Amcan. Babanın öz kardeşi."
Dünya bir kez daha ayaklarımın altından kaydı. Bir amcam mı vardı? Babamın bir kardeşi olduğundan haberim bile yoktu; ölen annem ve benden başka tek bir akrabamızın dahi olmadığını sanıyordum. Ve şimdi bu yabancı, sanki bir hak sahibiymiş gibi kan bağından dem vuruyordu.
"Babam sizden hiç bahsetmedi," dedim buz gibi bir sesle.
Ferhat’ın gülüşü biraz daha yayıldı. "Bahsetmemesi normaldir; aramızda eskiden kalma düşmanlıklar vardı diyelim... Ama kan kandır yeğenim ve şimdi zavallı Kemal göçüp gittiğine göre sığınacağın tek dal benim."
Sesindeki o vıcık vıcık sahiplenme hissi kendimi kirli hissetmeme neden oldu. "Ne büyük bir şeref," dedim düz bir sesle. Cihan’ın parmakları dirseğime gömüldü ama onu takmadım.
Ferhat o boğucu kolonyasının kokusunu burnuma sokarak biraz daha yaklaştı. "Bu yüzden abimin topraklarını ve işlerini devralmamın en hayırlısı olacağını düşünüyorum; ailenin en büyük erkeği olarak bize ait olanı ve seni korumak benim boynumun borcudur."
"Hayır Ferhat, bu işler öyle yürümez," diyerek araya girdi Rıza Bey. "Kemal, kesin talimatlar ve bir vasiyet bıraktı; herhangi bir adım atılmadan önce o vasiyet okunacak."
Ferhat’ın suratı asıldı. "Ölü bir adamın kağıt parçasına değil, demir yumruklu bir lidere ihtiyacımız var."
"Bu famiglia, raconla ve kuralla yürür," dedi Haluk Bey kestirip atarak. "Vasiyet şimdi okunacak." Daha sonra elinde deri bir çanta tutan gözlüklü bir adama işaret etti. "Buyurun Avukat Bey."
Avukat, titreyen elleriyle babamın mührünü taşıyan zarfı çıkardı. "Kemal Öztürk’ün son vasiyeti, altı ay önce akli dengesi yerindeyken tanzim edilmiştir: Kızım Leyli’ye; yaklaşık üç milyar dolar değerindeki tüm varlığımı, ölümümden sonraki otuz gün içinde Konsey onaylı bir aday ile nikâh masasına oturması şartıyla devrediyorum."
Salonda bir uğultu koptu. Üç milyar dolar... Zihnim bu rakamı bir türlü yerine oturtamıyordu.
"Eğer bu evlilik gerçekleşmezse," diye devam etti avukat, "tüm mal varlığı tasfiye edilerek famiglia üyeleri arasında paylaştırılacaktır."
Kelimeler yüzüme inen balyoz darbeleri gibiydi. Babam mezardan bile bana pranga vuruyordu. "Bu bir saçmalık, ciddi olamazsınız!" dedim öfkeyle.
Rıza Bey, "Sana bir imparatorluk vererek seni korumak istedi Leyli," dedi usulca. "Sen bu kurtlar sofrasına yabancısın; arkanda güçlü bir kocan olmazsa seni bir haftada yutarlar."
"Peki ya reddedersem? Arkamı dönüp gidersem ne olur?" diye çıkıştım.
Ferhat’ın sesi zehir doluydu: "O zaman ölürsün. Babanın düşmanları seni sokak ortasında avlarlar; çünkü o topraklarla kaos arasında duran tek engel sensin. Evlenirsen korunursun, reddedersen ne malın kalır ne canın."
Çaresizce etrafıma bakındım ama her yüz mezar taşı kadar ciddiydi. "Kim bu cellatlar?" diye sordum çatallı bir sesle.
Avukat adayları saydı: "Demir Holding’den Kaan Demir, kara para trafiğini yöneten Erdem Yılmaz, silah şebekesinin başındaki Arda Koç ve dördüncü aday... Ferhat Öztürk."
"Hayır!" diye feryat ettim, öz amcam benimle evlenmek istiyordu resmen. Bu iğrençti. "Bunu aklınızdan bile geçirmeyin!"
"Dördünü de tanıyacaksın Leyli, bu vasiyet pazarlığa kapalıdır," dedi Rıza Bey.
Kapan kusursuzdu; babam beni bu dünyaya zincirlerle bağlamıştı. Üç milyar dolar, ancak bir yabancının malı olursam benimdi. "Düşünmek için zamana ihtiyacım var," dedim.
"Otuz günün var, vaktini iyi kullan," dedi Rıza Bey. Ferhat ise yanıma sokulup, "Umarım beni seçersin yeğenim, her şey aile içinde kalsın," diyerek iğrenç bir imada bulundu.
"Uzak dur ondan!" diye gürledi Cihan.
Ferhat gülerek çekip gitti; o gidince nefes alabildiğimi hissettim. Rıza Bey, "Seçim senin Leyli; ya birini seçeceksin ya da her şeyi bırakıp gideceksin," diyerek son noktayı koydu ve diğer reislerle birlikte salonu terk etti.
Kanepeye çöktüğümde Cihan yanıma oturdu. "Bunu babam yaptı Cihan, neden, neden beni ateşe attı?" diye sordum hıçkırarak.
"Çünkü bu dünyada korumak demek, hapsetmek demektir," dedi Cihan. "Sandı ki bu servet ve evlilik seni güçlü kılar; başka yolu yoktu onun için."
"Bu güvenlik değil Cihan, bu sadece daha şık bir hapishane; üstelik babamın katili belki de o adaylardan biriyken!" dedim öfkeyle.
"O zaman çok ama çok dikkatli olmamız gerekecek," dedi Cihan ve beni yukarı çıkardı. "Dinlen, yarın cenaze var; yani cehennem gibi bir gün olacak."
O gece rüyamda babamı, kanlı elleriyle yüzümü kavrarken gördüm. "Biz Öztürk’üz, ne verilirse alır ve hayatta kalırız," diyordu.
Şafak sökerken yüzümde gözyaşlarıyla uyandım. Bugün babamı toprağa verecek ve hayatımın geri kalanında bana sahip olacak o yabancıyı seçme oyununa başlayacaktım.
Babam beni sevmişti ama aynı zamanda her seçeneği bir tuzak olan bu köşeye sıkıştırmıştı. Fakat Londra’da öğrendiğim bir şey vardı: Tuzaklardan kaçılabilir, oyunlar kazanılabilirdi. Eğer bu adamlar bana bir mal gibi davranacaklarsa, o kanlı zaferin her zerresini onlara zehir edecektim.
Üç milyar dolar. Dört aday. Otuz gün. Oyun başlasın.