Toplantı salonundaki o sağır edici uğultu, Devran’ın buz gibi sesiyle bir bıçak darbesi gibi kesildi. Devran, masanın başındaki o taht benzeri koltuktan yavaşça doğruldu. Bakışları üzerimde ağır ağır gezindi; kehribar gözlerinde az önceki o sinsi gülümsemenin yerini, fethettiği toprakları denetleyen bir komutanın dondurucu sertliği almıştı.
"Leyli Hanım," dedi, her bir heceyi gümüş bir tepside sunar gibi ama zehirli bir tonda telaffuz ederek. "Babanızın ofisinde görüşelim. Hemen."
Bu bir rica değil, ucu ölüme çıkan bir emirdi. Arkasını dönüp yürüdüğünde ceketinin rüzgarı yüzüme çarptı. Salonun geri kalanını; hırstan kuduran amcamı, yüzü kireç gibi olan Kaan’ı ve şaşkınlıktan dili tutulmuş Konsey üyelerini birer cesetmişçesine arkasında bıraktı. Omuzlarımı dikleştirip peşine takıldım. Koridorda attığım her adımda içimdeki öfke katlanıyor, damarlarımda akan kan bir volkanın patlamadan önceki son sancıları gibi kaynamaya başlıyordu. Benimle oynamıştı. Beni aylarca kandırmıştı.
Asansörün dar ve aynalarla kaplı alanına girdiğimizde sessizlik, odadaki tüm oksijeni tüketecek kadar yoğundu. Devran, sanki orada değilmişim gibi karşıdaki metal kapıya bakıyordu ama yansımasından görüyordum; çenesi bir kaya kadar sert, bakışları ise bir fırtına öncesi sessizliği kadar tekinsizdi. Aramızdaki gerilim, patlamaya hazır bir bombanın saniyeleri gibi kulaklarımı çınlatıyordu. Ofis katına geldiğimizde, babamın bir zamanlar koca bir imparatorluğu tek bir imzayla yönettiği o koridorun sonundaki ağır kapıyı açtı. İçeri girdiğim an, arkamdan "klik" sesini duydum. Kapı kilitlenmişti. Artık kaçacak yer kalmamıştı.
"Neden?!" diye haykırdım, sesim odanın o ağır, deri kokulu tavanlarında yankılandı. "Neden bana yalan söyledin? Neden aylarca bir yabancı kılığında hayatıma, ruhuma sızdın? İngilizce konuştun, kendini başka biri gibi tanıttın! Kim olduğunu neden sakladın, neden beni bu oyunun bir parçası yaptın?"
Devran, sorumu hiç duymamış gibi sakin, neredeyse sinir bozucu bir sükunetle ceketini çıkardı ve babamın meşhur koltuğunun arkasına bıraktı. Bar masasına yürüyüp bardağına kristal bir karafın içinden viski doldururken tek bir kası bile titremiyordu. "Sana yalan söylemedim Leyli," dedi, bardağı dudaklarına götürmeden önce bana o sarsıcı, sarı-kahve gözleriyle kısa bir bakış fırlatarak. "Sadece kim olduğumu söylemedim. Aradaki farkı anlayacak kadar zekisin sanıyordum."
"Bu aynı şey!" diye bağırdım ve tüm mesafeyi koşarak üzerine yürüdüm. Ellerimi sertçe göğsüne vurdum, onu sarsmak, o sarsılmaz maskesini parçalamak, canını yakmak istiyordum. "Bana oyun oynadın! En mahrem sırlarımı çaldın, zayıf anlarımı sanki bir tiyatro izler gibi izledin! Ben sana her şeyimi anlattım! Cihan’a bile söyleyemediğim korkularımı fısıldadım!"
Devran viski bardağını sertçe masaya bıraktı. Bir anda iki bileğimi birden yakalayıp beni kendine öyle bir çekti ki, göğsüm göğsüne sertçe çarptı. "Sen de bana yalan söyledin Leyli," diye tısladı; sesi artık bir fısıltıdan çok bir yırtıcının hırıltısıydı. "Kaan’ı seçeceğini, o sefil adamla ortaklık kuracağını söyledin ama o salonda beni seçtiğini haykırdın. Beni, asıl düşmanını seçtin. Neden?"
"Çünkü..." Sesim titredi, nefesim yüzüne çarptı. Gözlerindeki o tanıdık ama artık daha karanlık, daha sahiplenici olan parıltıda kaybolmamak için direndim. "Çünkü seni cezalandırmak istedim. Kurduğun o büyük oyunu, o kusursuz kurguyu ellerimle bozdum. Senin gibi bir adamın planlarını bozmanın tek yolu buydu."
"Gerçekten sadece bu mu?" Yüzü o kadar yakındı ki, artık sadece nefeslerimiz ve kalp atışlarımız birbirine karışıyordu. "Sadece intikam için mi?"
"Evet!" Onu itmeye çalıştım ama Devran’ın tutuşu bir mengene gibiydi, bir milim bile geri çekilmeme izin vermiyordu.
"O halde neden hâlâ zangır zangır titriyorsun?" diye fısıldadı tam kulağımın dibinden. Dudakları kulak mememi sıyırdı, sıcak nefesi içimi ürpertti. "Neden her dokunuşumda nefesini tutuyorsun Leyli? Neden vücudun ağzının söylediği yalanlara isyan ediyor?"
"Senden nefret ediyorum," dedim ama kelimeler dudaklarımdan bir inkar değil, bir teslimiyet gibi döküldü. Sesim bile o an bana ihanet ediyordu.
Devran’ın dudaklarında acı, zehirli ama şehvet dolu bir gülümseme belirdi. "Ben de senden nefret ediyorum tesoro," dedi ve bir anda dudaklarıma kapandı.
Bu, bir öpücükten çok bir saldırı, bir hakimiyet kurma çabasıydı. Dişlerimi dudağına geçirdim, ağzıma dolan o metalik kan tadıyla inledi ama geri çekilmedi; aksine beni daha sıkı kavradı. Öpücüğü daha da vahşileşti; öfkenin, kederin ve dizginlenemeyen bir arzunun birbirine girdiği bir meydan savaşına dönüştü. Elbisemin kumaşının yırtılma sesi odada bir silah patlamış gibi yankılanırken, Devran beni o devasa meşe masaya yasladı. Babamın vasiyetinin okunduğu, milyar dolarlık kararların verildiği o masaya...
"Öncesinde senin kim olduğunu bildiğimi mi sanıyorsun?" dedi nefes nefese. "Londra’daki o ilk gece bir tesadüftü. Bardaki o karşılaşma... hepsi kaderin bize bir şakasıydı. Ama bugün... bugün her şey değişti. Artık sadece Leyli değilsin. Artık Romano’nun mülküne aday bir kadınsın."
"Sus," dedim tırnaklarımı gömleğinin üzerinden sırtına geçirip derisini kanatırken. "Sadece sus ve yapacağını yap!"
Devran sözümü bitirmeme izin vermedi; penisini en sert ve acımasız haliyle içime yolladı. Ağzımdan çıkan o tiz çığlığı, elini dudaklarıma sertçe bastırarak susturdu. "Sessiz ol," diye hırladı, terden parlayan yüzü yüzüme santimler mesafedeyken. "Dışarıda, bu binada yüzlerce koruma var. Hepsi senin yeni sahibinin kim olduğunu, içerde sana neler yapıldığını merak ediyor. Duymalarını mı istersin?"
Sessiz kalamıyordum. Her hareket daha derin, daha yakıcıydı. Beni bir anda çevirdi, yüzüstü masaya yatırdı. Ellerimi masanın kenarına sabitledi. Babamın bir zamanlar dünyayı yönettiği o masada şimdi Devran bana mutlak bir hakimiyetle hükmediyordu. Sırtıma inen her dokunuşu, kalçalarımı kavrayan her bir parmağı bana gerçekte kime ait olduğumu hatırlatıyordu.
"İstediğin bu değil miydi?" diye hırladı ensemden aşağı. "Beni cezalandırmak için kendini bana sunmadın mı? Bak bakalım Leyli... şimdi asıl kim cezalandırılıyor?"
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu; zevkin o yakıcı doruğu ile acının o keskin çizgisi arasında aklımı yitirmek üzereydim. "Daha sert..." diye inledim, tüm irademi, gururumu ve geçmişimi o masanın üzerinde bırakarak. "Lütfen...daha şert ol.!"
Devran o an bana bir kul gibi itaat etti. Eller, dudaklar, terden birbirine yapışmış vücutlar... Ofis bir kaosun, karanlık bir ayinin alanı haline gelmişti. Her bir hareketiyle ruhumdaki o masum kızı öldürüyor, yerine onun kurallarıyla yaşayan bir kadını doğuruyordu.
Bacaklarımı omuzlarına çekip içime her girdiğinde masanın gıcırtısı feryatlarıma karışıyordu. Bedenim kontrolsüzce sarsıldı, çığlığım elinin altından boğuk bir hıçkırık olarak dökülürken o da kaba, hayvani bir iniltiyle kendini tamamen bana, içime boşaldı.
Sonunda ikimiz de tükenmiş bir halde masanın yanına, halının üzerine süzüldük. Zaman durmuştu. Odanın içindeki o yoğun viski ve ter kokusu genzimi yakıyordu. Devran, beklenmedik, can yakıcı bir yumuşaklıkla elimi tutup saçlarımı okşadı. "Beni seçtiğin an kaderin mühürlendi Leyli," dedi, sesi artık o fırtınadan sonraki liman gibi durulmuştu ama hala ürkütücüydü. "Bunu yaparak sadece bir koca değil, bir sahip seçtin. Ve artık geri dönüş yok."
Gözlerimi yavaşça açıp ona baktım. Bakışlarımda hâlâ o bitmek bilmeyen, sönmeyen bir arzu ve kemikleşmiş bir nefret harmanlanmıştı. "Biliyorum," dedim buz gibi bir sesle. "Kendi cehennemimi kendi ellerimle yarattım."
Devran yavaşça ayağa kalktı, hiçbir utanç belirtisi göstermeden dağılmış üstünü başını toplamaya başladı. Bir anlık o şehvet dolu, tutkulu adam saniyeler içinde buharlaştı; yerine o dondurucu, her şeyi kontrol eden "Patron" geri dönmüştü. Gömleğinin düğmelerini teker teker iliklerken, sanki az önce o masada beni parçalara ayıran o değilmiş gibi mesafeliydi.
"Bir hafta sonra düğün olacak," dedi sesi boş odada tok bir şekilde yankılanarak. "Katolik geleneklerine göre... Roma’da. Romano ailesinin kalbinde. Tüm yeraltı dünyası, tüm düşmanlarımız ve dostlarımız orada olacak. Herkes senin kime ait olduğunu kendi gözleriyle görecek."
Şaşkınlıkla, üzerimdeki yırtık parçaları tutmaya çalışarak doğruldum. "Katolik mi? Ama biz... biz Müslümanız, babamın gelenekleri—"
"Ben Romano ailesindenim Leyli," dedi, ceketini omuzlarına geçirirken. Sesi bir kanun gibiydi. "Babam gerçek bir İtalyan, annem ise senin gibi bu topraklardan... Ama güç Romano’nun kanında akar. Ve bu düğün benim kurallarıma, benim inancıma göre yapılacak. Babandan kalan imparatorluğu yönetmek istiyorsan, önce benim dünyama uyum sağlamayı öğreneceksin."
Kapıya doğru yürüdü ama çıkmadan önce durup omzunun üzerinden bana son bir kez baktı. O kehribar gözler bu kez hiç ama hiç gülmüyordu. İçinde gördüğüm tek şey, yaklaşan bir fırtınanın karanlığıydı.
"Ve Leyli... Beni seçtiğin için her gece Tanrı'ya yalvaracaksın ama pişmanlıktan..." dedi sesi buz keserek. "Çünkü ben gerçek bir Patron olduğumda ne nezaket bilirim ne de merhamet. Sen şimdiye kadar sadece 'yakışıklı bir yabancıyla' seviştin, onun yumuşak kollarına sığındın. Ama karım olduğunda, benim asıl yüzümü göreceksin. Karanlığımın ne kadar derin olduğunu anladığında, bugünü ve o otel odalarını cennetmiş gibi anacaksın."
İçimdeki her hücre titredi ama bakışlarımı bir milim bile kaçırmadım. Çıplaklığıma ve savunmasızlığıma rağmen sesimi en sağlam, en dirençli tınısına çektim. "Beni korkutarak sindirebileceğini mi sanıyorsun Devran Emir Romano?"
"Hayır," dedi Devran kapının kilidini açarken. Sesi odadan dışarı taşan bir soğuklukla birleşti. "Seni korkutmuyorum, seni uyarıyorum. Hazırlanmak için sadece yedi günün var. Yedi gün sonra tamamen benimsin. Her zerrenle, her nefesinle ve o asi ruhunla... Roma seni bekliyor, eşim."
Kapı kapandı. Odada sadece dağılmış evraklar, devrilmiş bir viski bardağı ve Devran’ın tenime bıraktığı o yakıcı koku kaldı. Pencereden dışarı baktığımda İstanbul’un o gri, puslu silüetini gördüm.
Bir hafta...
Sadece yedi gün sonra hayatım bir daha asla tanımayacağım bir yola girecekti. Babamın ofisindeki bu masa, sadece şevişmelerimizin değil, aynı zamanda Leyli Öztürk’ün cenazesinin ve "Signora Romano"nun doğumunun tanığıydı.