BÖLÜM 8

1633 Words
Konsey toplantısının adeta yer yerinden oynadı. Şafakla beraber bir işçi ordusu eve çıkarma yapmıştı; her odayı didik didik eden güvenlik timlerine, devasa aranjmanlar taşıyan çiçekçiler ve koşturan hizmetliler eşlik ediyordu. Büyük salon, o her zamanki halinden sıyrılıp resmi ve görkemli bir tören alanına dönüştürülüyordu. Sandalyeler milimetrik bir düzenle diziliyor, ön tarafa Konsey’in oturacağı o heybetli platform kuruluyordu. Yani benim dikilip celladımı seçeceğim o kürsü... Odamda kalıp pencereden bu kaosu izledim, ellerimin titremesini durdurmaya çalıştım. Lara, yiyemeyeceğimi bildiği bir kahvaltı tepsisiyle içeri girdi. "Güçlü durman lazım kızım," dedi şefkatle. "Yapamam Lara," dedim; midem düğüm düğümdü. "Yemek yiyemem, sağlıklı düşünemem; hatta şu an nefes bile alamıyorum." Tepsiyi bir kenara bırakıp yanıma, yatağın ucuna oturdu. "Birazdan her şey bitecek. Seçimini açıklayacaksın, imzalar atılacak ve sonra..." "Ve sonra bir canavarla evleneceğim," diyerek sözünü kestim. Acı bir kahkaha attım, sesim boş odada yankılandı. "Sadece, seçebileceğim diğer canavarlardan biraz daha farklı olanıyla." O sırada kapı çalındı ve adını henüz öğrenemediğim genç bir hizmetli içeri süzüldü. Sesini iyice alçaltarak, "Leyli Hanım, bir haber getirdim," dedi. "Patron bugün geliyormuş. Büyük Don... Toplantıda bizzat bulunacakmış." Kanımın çekildiğini hissettim. "Don mu? Ama babam..." "Babanız değil efendim. Tüm patronların üzerindeki asıl Patron... Konsey’i bile o parmağında oynatırmış." Genç kızın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Kimse yüzünü görmemiş ama herkes ismini duyduğunda titrer." O çıktıktan sonra pencerenin önünde öylece kalakaldım. Konsey’in üzerinde bir güç mü vardı? Rıza Bey ve diğerlerinin bile önünde düğme iliklediği o gizemli gölge... Ve bugün, kaderimin iplerini asıl tutan o adamın yüzünü nihayet görecektim. Tam o sırada telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen o kısa mesaj, tüm dengemi altüst etmeye yetti: Toplantıdan önce. Üst kattaki ofis. Son kez. Mesajı anında silmeliydim. Toplantıya, yapacağım açıklamaya ve önümdeki o birkaç saati sağ salim atlatmaya odaklanmalıydım ama kendimi cevap yazarken buldum: Bu yaptığımız delilik. Bu hayattaki her şey delilik zaten, yine de gel, diye yazdı hemen. Neden? diye sordum. Çünkü buna ihtiyacın var. Kendinden tamamen vazgeçmeden, o kapı üzerine kilitlenmeden önceki o son "seçim" anına ihtiyacın var... Haklıydı. Tanrı canımı alsın ki haklıydı. Öğle vakti yaklaştıkça misafirler gelmeye başladı. Siyah camlı zırhlı araçlar, ağır silahlı eskortlar; hayatları boyunca "hayır" cevabı almamış insanların o kibirli özgüveniyle hareket eden kadınlar ve adamlar bahçeyi dolduruyordu. Konsey üyeleri; Rıza Bey, Haluk Bey, Selim Ağa ve diğerleri tam kadro gelmiş, son hazırlıklar için özel bir odaya geçmişlerdi. Adaylar ise birbirlerinden bağımsız, kendi gövde gösterileriyle sökün ediyordu. Önce Ferhat belirdi; holün öbür ucundan gözlerime kilitlenen o yırtıcı gülümsemesiyle yine midemi bulandırdı. Ardından Erdem girdi içeri; buz gibi, ifadesiz ve her zamanki gibi ruhsuz... Sonra daha önce usulünce tanışma fırsatı bulamadığım Arda Koç göründü; her zerresinden şiddet ve zar zor dizginlenen bir öfke fışkırıyordu. Ve son olarak Kaan... Göz göze geldiğimizde bana hafifçe göz kırptı. Sanki tüm bu olanlar onun için eğlenceli bir oyundan ibaretti. Belki de gerçekten öyleydi. Saat bir buçuk sularında Cihan beni buldu. "Vakit yaklaşıyor Leyli, artık aşağı inmelisin." O anda telefonum tekrar titredi: Şimdi. Çok geç olmadan. "Birkaç dakikaya ihtiyacım var Cihan," dedim, "yalnız kalıp kendimi hazırlamalıyım." Şüpheyle baksa da üstelemedi. "Toplantı ikide başlıyor, sakın geç kalma." Odadan çıkmasını bekledim, sonra koridorda kimsenin olmadığına emin olup arka merdivenlere yöneldim. Alt kat tam bir mahşer yeri gibiydi; çalışanlar koşturuyor, misafirler yerlerine geçiyor, güvenlik ekipleri son kontrolleri yapıyordu. Üçüncü kata tırmandığımı kimse fark etmedi. Ofis koridorun en sonundaydı; babamın en mahrem görüşmelerini yaptığı, ana ofisinden bile gizli tuttuğu o özel çalışma odası... Kapı hafifçe aralıktı. Yavaşça itip içeri girdim. Pencerenin önünde dikilmiş, elleri cebinde, şehrin silüetine bakıyordu. Beni bekliyordu. "Geldin," dedi arkasını bile dönmeden. "Yine geldin." "Gelmemeliydim aslında," dedim ve kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. "Bu yaptığımız tam bir delilik. Herkes aşağıda bizi bekliyor, toplantının başlamasına yirmi dakika bile kalmadı." "O zaman kaybedecek vaktimiz yok demektir," diyerek bana döndü. Neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen, o kehribar gözlerini üzerimde hissettiğim an yine nefesim kesildi. O keskin yüz hatları, o dudak kenarındaki tehlikeli gülümseme... Londra’daki o yabancı, otel odalarındaki sığınağım, gerçeklerden kaçmak istediğimde sığındığım o tek liman tam karşımdaydı. "Belki de gerçekten gelmemeliydim," diye mırıldandım ama sesim beni ele veriyordu; kısık, arzulu ve her zamankinden daha çaresiz... "Belki," dedi, bir yırtıcı kadar sessiz ve zarif adımlarla üzerime yürürken. "Ama geldin." Yanıma ulaştığında tek bir hamleyle yüzümü kavradı. "Bana her şeyi anlattın Leyli, değil mi? Tüm sırlarını, korkularını... Amcanın sana izlettiği o kanlı vahşeti bile sadece bana söyledin." "Evet," dedim ve elimde olmadan o sıcak dokunuşuna teslim oldum. "Sadece sana anlatabildim." "Çünkü ben bu dünyanın dışındayım," dedi, başparmağıyla alt dudağımı takip ederken. "Çünkü benimleyken hâlâ sadece 'Leyli' olarak kalabiliyorsun." "Bugün seçimimi açıklıyorum," diye fısıldadım. "Bir koca seçeceğim ve babamın kanlı imparatorluğunu devralacağım. Bugünden sonra artık o Leyli olmayacağım." "O zaman sana o son bir zevk vermeme izin ver." Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki sıcak nefesini tenimde hissediyordum. "Bir varis, bir siyasi piyon ya da kazanılması gereken bir ganimet olmadığın o son saniyeleri yaşa... Sadece kendisi için bir şeyler isteyen o kadın ol." Beni öptüğü an içinde eridim. Kafesimin kapısı sonsuza dek mühürlenmeden önceki o son özgürlük boşluğunda kayboldum. Öpüşü derinleşti, ikimizi de yakıp kavuran çaresiz bir hal aldı. Elleri saçlarımda ve belimde dolaşırken beni kendine öyle bir mühürledi ki; sanki sıvıya dönüşmüş bir dünyada tutunabileceğim tek katı şey oydu. "Herkes aşağıda Leyli," diye mırıldandı dudaklarımın üzerine, beni masaya doğru geri geri sürüklerken. "Yüzlerce insan senin hangi adamın malı olacağını seçmeni bekliyor. Ve sen buradasın, benimle..." "Yapma," dedim, başımı sadece gözlerini görebilecek kadar geri çekerek. "Konuyu oraya getirme, şimdi değil." "Peki neye getirelim? Buna mı? Bize mi?" Beni bir çırpıda masanın üzerine kaldırdı ve bacaklarımın arasına yerleşti. "Sadece bu an kalsın zihninde." "Evet," dedim ve onu tekrar kendime çekip canını yakacak kadar sertçe öpmeye başladım. "Sadece bu... Geri kalan hiçbir şeyin artık bir hükmü yok." Elleri elbisemin fermuarına gittiğinde, "Bu yaptığımız delilik," diye fısıldadı. "Biliyorum." "On beş dakika sonra aşağıda kürsüde olman lazım." "Biliyorum." "Ve ben yine de seninle sevişeceğim," dedi; gözleri karanlık ve açtı. "Tam burada, onlar seni beklerken... Senin nerede olduğunu merak edip içten içe delirdiklerinde yapacağım bunu." "Evet," diyerek kemeriyle uğraşmaya başladım. "Evet, lütfen... İhtiyacım var." Söyleyeceğim her şeyi yutan o yakıcı öpücükle beni susturdu. Elbisemi uyluklarımdan yukarı sıyırdı, iç çamaşırımın dantelini bir kenara itti. "Şimdiden hazırsın," dedi; sesinde o bildik zafer tınısı vardı. "Her an," diyerek pantolonunu açtım ve onu özgür bıraktım. "Seni düşünmediğim tek bir saniyem bile yok." Boğuk bir iniltiyle yerini aldı. "Bu hızlı olacak Leyli, sert olacak. Nazik davranacak vaktim yok." "Nezaket istemiyorum," dedim bacaklarımı beline dolarken. "Unutmak istiyorum. Kapana kısılmışlık dışında bir şeyler hissetmek istiyorum." Tek bir sert darbeyle içime girdiğinde, çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine kenetledim. Haklıydı; hızlıydı, sertti ve hırs doluydu. Her hareketimizde devasa çalışma masası gürültüyle titriyordu. Elbisem belime toplanmış, pantolonu sadece gerektiği kadar aşağı inmişti; başka bir şeye vaktimiz olmadığı için ikimiz de neredeyse giyinik haldeydik. "Öyle kusursuzsun ki," diye hırladı boynuma doğru. "Bana neler yaptığının en ufak bir fikrin var mı?" Cevap veremedim. Sadece o beni daha sert aldıkça ona daha sıkı asıldım; sanki kendini ruhuma bir mühür gibi kazımaya çalışıyordu. Sanki bunun son kez olduğunu o da iliklerinde hissediyordu. Eli aramıza kayıp o kritik noktayı bulduğunda her şey koptu. Boğuk bir iniltiyle, vücudum etrafında kenetlenirken kollarında darmadağın oldum; aldığım haz artık acının sınırlarını zorluyordu. Saniyeler sonra o da kaba bir hırıltıyla derinlerime boşaldı, tüm vücudu sarsılıyordu. Öylece kaldık; nefes nefese, bu anın aslında bir veda olduğunu bilerek... Sonunda geri çekildi. Üstünü başını düzeltmeye başladı, ifadesi yine o okunmaz halini almıştı. "Gitmen lazım," dedi. "Bekliyorlar." "Biliyorum." Ama kımıldayamıyordum. Bu odadan, bu andan, bu son özgürlük kırıntısından kendimi koparıp atamıyordum. Masadan inmeme yardım etti, elbisemi düzeltti, darmadağın olmuş saçlarımı toplamaya çalıştı. "Görünüşün..." "Az önce babasının ofisinde bir yabancıyla sevişmiş bir kadın gibi mi görünüyorum?" Sarsak bir kahkaha attım. "Çünkü tam olarak öyle yaptım." "Cehenneme girmek üzereymişsin gibi görünüyorsun," dedi ve yüzümü iki elinin arasına aldı. "Beni iyi dinle. Aşağıda ne olursa olsun, kimi seçersen seç, şunu sakın unutma: Sen hepsinden daha güçlüsün. Daha cesursun. Daha iyisin." "Kendimi hiç de güçlü hissetmiyorum." "Hissetmek zorunda değilsin. Sadece öyle olmalısın." Beni bir kez daha öptü, bu kez şefkatliydi. "Git şimdi. Açıklamanı yap, rolünü oyna. Ama bil ki; kimi seçersen seç, bu gece ben sadece bunu hatırlıyor olacağım. Seni hatırlıyor olacağım." Arkamı dönmeden çıktım. Bacaklarım titriyor, vücudum hâlâ onun yakıcı dokunuşuyla karıncalanıyordu. Koridorun sonundaki banyoya girip kendimi toparlamaya çalıştım. Makyajımı tazeledim, saçlarımı yatıştırdım, elbisemdeki her kırışıklığı sildim. Aynadaki yansımama bakıp birazdan o salona girip hayatını sonsuza dek mühürleyecek olan o kadını bulmaya çalıştım. Aynadaki kadın bana geri baktı; gözleri çok parlak, yanakları al al... Tam olarak az önce hakkıyla sevilmiş bir kadın gibi görünüyordu. Mükemmel. Derin bir nefes aldım, omuzlarımı dikleştirdim ve günlerdir üzerinde çalıştığım o aşılmaz maskeyi yüzüme taktım. Ve kaderimle yüzleşmek için aşağı indim. Salon hıncahınç doluydu. Her koltuk kapılmış, insanlar duvar diplerine kadar taşmıştı. İçeri girdiğim an yüzlerce göz aynı anda bana döndü. En önde Konsey üyeleri masanın arkasında yerini almıştı. Dört aday bir yanda hazır bekliyordu. Ve diğer yanda, hepsinden biraz daha yüksekte duran, boş bir koltuk vardı. Patron’un koltuğu... Hâlâ boş. Hâlâ sahibini bekliyor. Orta koridordan aşağı doğru yürüdüm; her adımımı, her fısıltının bıçakla kesilişini hissediyordum. Üzerimdeki her bakışın beni tarttığını biliyordum; elbisemi, duruşumu, ifademi didik didik ediyorlardı. Bir zayıflık, bir korku kırıntısı arıyorlardı. Onlara istediklerini vermedim. Öne ulaştığımda Rıza Bey ayağa kalktı. "Leyli Öztürk. Bizi hayli beklettin." "Özür dilerim," dedim; sesim buz gibi sabitti. "Hazırlanıyordum." Bakışlarındaki ifade bana inanmadığını haykırıyordu ama sadece masanın önündeki boşluğu işaret etmekle yetindi. "Yerine geç. Patron birazdan burada olur. Sonra senin kararını dinleyeceğiz." Gösterdiği yerde durdum; ellerim önümde kenetli, sırtım dimdik... Hayırlı evlat rolünü oynuyordum. Kusursuz ödül rolünü... Tüm bunlar olurken vücudum hâlâ bana dokunmaması gereken o ellerin yankısını, beni mühürlememesi gereken o ağzın tadını ve var olmaması gereken o günahkar bağın sıcaklığını hissediyordu. O sırada arka taraftaki devasa kapı gürültüyle açıldı. Herkes nefesini tutup o yöne döndü. Ağır ve yankılanan ayak sesleri duyuldu. Ölçülü, kendinden emin ve her adımda ölümü hatırlatan sesler... Patron geliyordu. Ve ben, kaderimi gerçekten yöneten o adamın yüzünü nihayet görecektim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD