İstanbul’a döneli üç gün olmuştu ki o meşhur davetiye masaya düştü.
Aslında buna davetiye demek zordu; daha çok, paha biçilmez bir kağıda sarılmış, itiraz kabul etmez bir emirdi bu. Çarşamba sabahı babam kahvaltıda belirdi, krem rengi zarfı masanın üzerinden bana doğru usulca kaydırdı. Zarfı açarken, yüzünde ne anlama geldiğini bir türlü çözemediğim o ketum ifadeyle beni süzüyordu.
Leyli Öztürk’ün dönüşü onuruna... Cuma, Saat: 20.00 Öztürk Malikânesi, Emirgan
"Parti mi?" Çay bardağımın üzerinden ona baktım. "Baba, daha yeni geldim. Yol yorgunluğunu bile üzerimden atamadım."
"Üç gün, kendine gelmen için yeterli bir süre." Gözlerini benden kaçırarak, büyük bir titizlikle ekmeğine reçel sürdü. "İnsanlar seninle tanışmak istiyor Leyli. Önemli insanlar... Onları bekletmek bize yakışmaz."
Yine o kelime: Önemli. Eve geldiğimden beri bu kelimeyi en az on kez duymuştum. Önemli toplantılar, önemli telefonlar, babamın saatlerce çalışma odasına kapanıp ancak Zeynep teyze sofrayı kurduğunda ortaya çıktığı o gizemli ve "önemli" işler...
"Ne tür insanlar bunlar?" diye sordum, kelimelerimi tartarak.
"Aile dostları. İş ortakları." Nihayet kafasını kaldırıp bana baktı; gözlerindeki o derinlik mideme bir yumru gibi oturdu. "Anneni tanıyanlar... Ne kadar büyüdüğünü, kime benzediğini görmek istiyorlar."
Yine annem... Babamın önüne ne zaman bir duvar örülse, annemi o duvarın harcı yapıyordu. Üstelemek, gerçek cevapların peşine düşmek istiyordum ama çenesindeki o kaskatı hat, bunun beyhude bir çaba olduğunu haykırıyordu.
"Pekala," dedim kestirip atarak. "Davet olsun bakalım. Ne giymemi istersin?"
Omuzları hafifçe gevşedi. "Zarif bir şeyler seç. Hizmetliler sana yardımcı olur." Ayağa kalktı, saçlarımın arasından öptü. "Teşekkür ederim tesoro. Bu benim için çok mühim."
O gittikten sonra kahvaltı odasında tek başıma kaldım. Pencereden Boğaz’ı izlerken, aslında neye "evet" dediğimi bilmemenin verdiği o huzursuzluk içimi kemiriyordu.
Cuma günü, sanki zamanın bana bir oyunuymuş gibi çabucak geldi.
Ev, bir gecede tanınmaz hale gelmişti. Sanki bir film seti kuruluyordu ya da bir cinayet mahalli; bakış açınıza bağlı... Bir işçi ordusu her odaya doluşmuş; mobilyaların yerini değiştiriyor, devasa çiçek aranjmanları yerleştiriyorlardı. Mutfak tam bir savaş alanına dönmüştü; Hizmetli, sanki bir istilayı yöneten bir general edasıyla catering ekibine talimatlar yağdırıyordu.
Ayak altında dolaşmamaya çalışsam da merakım baskın geldi ve öğlene doğru aşağı indim. Büyük salon tamamen başkalaşmıştı. Tanıdık mobilyalar gitmiş, yerlerini beyaz örtülü kokteyl masaları almıştı. Bir duvar boyunca uzanan bar, şehri sarhoş etmeye yetecek kadar içkiyle çoktan donatılmıştı. Köşede yaylı bir grup, hüzünlü ve alçak tonlarda provalar yapıyordu.
"Göz kamaştırıcı, değil mi?"
Döndüğümde kapı eşiğine yaslanmış, beni alaycı bir ifadeyle süzen genç bir adam gördüm. Benden bir ya da iki yaş büyük duruyordu; dağınık siyah saçları ve sanki dünya onun için bir oyun parkıymış gibi duran o pişkin gülümsemesiyle hayli yakışıklıydı.
"Ben Cihan," dedi, yerinden doğrulup elini uzatarak. "Baban benden hiç bahsetmedi, değil mi?"
"Hayır." Elini sıktığımda avucundaki nasırlar ve o sarsılmaz kavrayış dikkatimden kaçmadı. "Bahsetmesi mi gerekiyordu?"
"Muhtemelen hayır." Gülüşü genişledi. "Pek eve getirilip aileyle tanıştırılacak bir tip değilim. Gerçi teknik olarak aileden sayılırım... Sadece o 'tekinsiz' taraftanım diyelim." Salonu işaret etti. "Baban bu iş için hiçbir masraftan kaçınmamış. Bu gece şehrin yeraltı dünyasının yarısı burada olacak Leyli."
"Yeraltı dünyası mı?" Sesimi düz tutmaya çalışsam da nabzımın kulaklarımda attığını hissediyordum.
Cihan uzun süre beni süzdü; o lakayıt gülümsemesi yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. "Gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun, değil mi? Seni tamamen karanlıkta bırakmış."
"Neyi bilmem gerekiyor?"
O cevap veremeden, babamın sesi odayı bir bıçak gibi kesti. "Cihan! Çalışma odama gel. Hemen!"
Cihan’ın yüzündeki o rahat ifade anında bir maske gibi düştü. "Tabii Kemal Bey." Bana son bir kez baktı, gözlerinde özür diler gibi bir ifade vardı. "Eve hoş geldin Leyli. Bu gece eğlenmeye bak. Ve ne görürsen, ne duyarsan duy... Unutma ki bu dünyada cehalet, masumiyete en yakın olduğumuz tek limandır."
Sonra gitti; beni cevapsız sorularla ve nasıl kaçacağımı bilmediğim bir kapana kısıldığım hissiyle baş başa bıraktı.
Saat sekiz olduğunda, odamda aynanın karşısında dikilmiş; kendimi bir anda fenalaşmış gibi yapıp yatağa atmamaya ikna etmeye çalışıyordum.
Benim seçtikleri elbise kusursuzdu; hatlarımı saran, gece mavisi ipek bir rüya... Dekoltesi tam sınırdaydı; merak uyandıracak kadar cüretkâr, saygısızlık sayılmayacak kadar zarif. Saçlarımı tepeden toplamış, yüzümü çerçevelemesi için birkaç tutamı serbest bırakmıştı. Bakışlarım, yapılan ustalıkla makyajın ardından her zamankinden daha gizemli duruyordu.
Aynadaki kız bir yabancıydı. Şehrin karanlık sahiplerinin toplandığı o masalara ait bir kadın...
Olmak istediğimden emin olmadığım o kadın...
"Mükemmel oldun," dedi hizmetli, son bir tokayı yerine oturturken. "Annen de bir keresinde Roma’da böyle bir elbise giymişti. O gece odadaki tüm ışıkları söndürmüştü." Gözleri daldı. "Baban bütün gece gözlerini ondan alamamıştı."
"Bu aslında ne partisi?" dedim fısıltıyla.
Cevap vermedi. Sadece bana küçük, kadife bir kutu uzattı. İçinde ince altın bir zincire bağlı, küçük bir madalyon vardı. Üzerindeki kabartmayı tanıdım: Aziz Christopher, yolcuların koruyucusu.
"Annen bunu boynundan hiç ayırmazdı," dedi. "Onun koruduğunu düşünürdü... Bence bu gece senin üzerinde olmalı."
Bunu söyleyişindeki o kasvetli ağırlık, kolyeyi takarken ellerimin titremesine neden oldu. "Beni korkutuyorsun."
"Güzel." Nasırlı elleriyle yüzümü kavradı. "Korku seni tetikte tutar Leyli. Tetikte kalmaksa hayatta... Bu gece bunu sakın unutma."
Kapı çalındı. Babam; siyah takımı içinde bir heykel kadar kusursuz, gümüş saçları jilet gibi taranmış. "Hazır mısın kızım?"
Değildim. "Hazırım."
Koluna girmem için işaret etti. Merdivenlerden yan yana indik.
Parti çoktan başlamıştı.
Salon insan kaynıyordu; pahalı kumaşların ardındaki sert adamlar, elmasların parıltısına sığınmış kadınlar... Hepsi o sarsılmaz özgüvenle hareket ediyordu.
Ama bu pırıltının altında başka bir şey vardı. Karanlık, yırtıcı ve her an saldırmaya hazır bir şey. Bunlar iş dünyasının seçkinleri değildi. Başka bir şeydiler. Tehlikeliydiler.
İçeri girdiğimizde tüm başlar bize döndü. Sohbetler bıçakla kesilir gibi durdu. Her göz, tenimi ürperten bir açlıkla bana kilitlendi.
"Beyefendiler, hanımefendiler..." Babamın sesi salonun her köşesine ulaştı. "Kızım Leyli’yi takdim ederim. Londra’daki eğitimini tamamlayıp nihayet ait olduğu yere döndü."
Kibar alkışlar, gözlere ulaşmayan sahte gülümsemeler... Sanki bir kurbanın boyun ölçüsü alınıyormuş gibi hissettiren o toplu süzme işlemi...
Tanıştırma faslı başladı.
Rıza Bey; yaşlı, kontrolcü ve elimi sıkarken elleri titreyen o adam. Selim Ağa; zayıf, keskin hatlı, bana çözülmesi gereken bir şifre gibi bakan adam. Ve Haluk Bey; yaşlı, sert ve küçümsemesini saklama gereği bile duymayan o gölge...
"Bir kadın ha?" dedi Haluk Bey, buz gibi bir sesle. "Bizi tanıştırmak için bir kadın mı getirdin Kemal?"
"Tanışmanız için," diye düzeltti babam; sesi tehlikeli bir sakinlikteydi. "Leyli benim kızım."
Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere. O yargılayıcı bakışları, o yok sayışları iliklerimde hissediyordum. Tehlikeli adamların hüküm sürdüğü bu odada, ben sadece bir süstüm. Bir fazlalık...
Bu beni rahatlatmalıydı ama aksine göğsümde öfkeli bir şeylerin kabardığını hissettim.
Haluk Bey’e gülümsedim; hırsla harmanlanmış, zehir kadar tatlı o gülümsemeyle... "Kimseyi yönetmeye niyetim yok Haluk Bey. Sadece babamın misafirperverliğinin tadını çıkarıyorum. Yine de yeteneklerim konusundaki bu samimi endişeniz gözlerimi yaşarttı. Yabancıların benim sınırlarım üzerine kafa yorması ne büyük incelik..."
Ölüm sessizliği... Sonra bir kahkaha patladı; Cihan, elinde iki kadehle yanımda belirdi.
"Bu kızı sevdim," diye ilan etti odaya. "Dişliymiş." Kadehin birini bana uzattı, kendi kadehini benimkine sertçe vurdu. "Aileye hoş geldin Leyli. Ölmemeye çalış."
Bunu bir şaka gibi söylemişti ama gözlerinde zerre mizah yoktu.
Gece saatlerce sürdü. Babamın kolunda eller sıktım, havadan sudan konuştum, muhtemelen güneş doğmadan unutacağım isimler ezberledim. Herkes Kemal Öztürk’ün kızını görmek istiyordu. Herkesin anneme dair bir hikayesi vardı; ne kadar güzel, ne kadar sert ve famiglia’ya ne kadar sadık olduğu üzerine...
Famiglia. İtalyanca "aile" demekti ama onların ağzında bu kelime; sadakat, kan ve ölüm demekti.
Kaygımı bastırmak için olması gerekenden fazla içtim. Babam sürekli adamlarla fısıldaşıp ortadan kayboluyor, sonra tekrar yanıma gelip beni yeni birilerine takdim ediyordu.
Saat on bir sularında babam, Rıza Bey ve birkaç adamla birlikte çalışma odasına çekildi. Omzumu sıktı. "Hemen döneceğim. Sakın buradan ayrılma."
Başımı salladım ama o gözden kaybolur kaybolmaz tersini yaptım.
Teras boştu, şükürler olsun. Gecenin serinliğine çıktığımda, nefes alacak bir alan bulduğum için minnettardım. Boğaz önümde siyah bir çarşaf gibi uzanıyordu.
"Kaçıyor musun şimdiden?" Cihan gölgelerin arasından çıktı, sigarasını tüttürerek. "Seni suçlayamam. Bu davetler, bünyesi alışık olmayanı yorar."
"Nedir bu Cihan?" diye sordum, artık dayanamayarak. "Kim bu insanlar?"
Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanın arkasından beni süzdü. "Baban seni gerçekten bir cam fanusta büyütmüş. Her şeyden korumuş seni."
"Neyden?"
"Bundan!" Eliyle daveti işaret etti. "Şebekeden, organizasyondan... Adına ne dersen de. Baban Türkiye’nin en güçlü suç imparatorluklarından birini yönetiyor Leyli. Bu insanlar... Hepimiz bu çarkın birer dişlisiyiz. La Cosa Nostra."
Bu sözlerin beni sarsması gerekirdi ama aksine, hayatımdaki tüm o eksik parçalar bir anda yerine oturdu.
"Mafya," dedim düz bir sesle.
"O Hollywood terimi. Biz famiglia deriz." Sigarasının külünü boşluğa silkeledi. "Annen de bunun göbeğindeydi. Romano ailesi, eski İtalyan kanı... Babanla evlendiğinde bu iki güç birleşti. Ta ki..." Durdu.
"Ta ki ne olana kadar?"
"Ta ki annen ölene kadar." Sesi yumuşadı. "Üzgünüm, açmamalıydım bu konuyu."
"Nasıl öldü?" diye üsteledim. "Herkes kaza diyor ama kimse anlatmıyor."
Cihan bana acıyan gözlerle baktı. "Öldürüldü Leyli. İnfaz edildi. Hem de kendi evinde... Sen de oradaydın, üç yaşındaydın; bir masanın altına saklanmıştın. Seni korurken can verdi."
Dünya başıma yıkıldı. Korkuluklara tutundum, nefesim tıkandı. "Kim yaptı bunu?"
"Rakip bir aile. İttifakı bozmak için babana bir mesaj gönderdiler. Başaramadılar; baban olaya karışan herkesi tek tek avladı. Ama annen geri gelmedi." Sigarasını topuğuyla ezdi. "Seni bu yüzden Londra’ya yolladı. Seni bu yüzden uzak tuttu. Anneni koruyamadı ama seni koruyabilirdi."
Midem bulandı o an.
"Gitmem lazım," dedi Cihan. "Baban seni aramaya başlar birazdan. Dikkatli ol Leyli. Herkes seni tanıyor artık."
O giderken ben yirmi bir yıldır saklanan o devasa yalanla baş başa kaldım.
Orada ne kadar süre dikildim bilmiyorum. Suya ihtiyacım vardı. Boğazım kurumuştu, zihnim dönüyordu.
İçeri süzüldüğümde davet sürüyordu ama ana salona girmedim. Arka merdivenlerden personelin kullandığı üçüncü kattaki mutfağa çıktım. Orası sessizdi. Orada düşünebilirdim.
Koridor karanlıktı. Topuklu ayakkabılarımın mermerdeki sesi kulak tırmalıyordu. Mutfağa yaklaştığımda o kokuyu aldım.
Bakır... Tatlı ve metalik bir koku. Tanımadığım ama ruhumun bir köşesinde saklı olan o koku...
Kan.
Mutfak kapısı aralıktı. İçerideki ışık koridora sızıyordu. Arkamı dönmeliydim. Cihan’ı, ve hizmetlimi bulmalıydım. Ama ayaklarım benden bağımsız hareket ediyordu. Kapıyı ittim ve mutfağa girdim.
Babam yerdeydi.
Sırtüstü uzanmıştı, gözleri açıktı ama bakmıyordu; tavandaki boşluğu süzüyordu. Beyaz gömleği kanla kararmıştı; o çiğ floresan ışığının altında simsiyah bir göletin içinde yatıyordu. Elleri yanlarındaydı, avuçları göğe bakıyordu; sanki birine uzanmış da tutunamamış gibi...
Nefesim kesildi. Beynim gördüğüm şeyi reddediyordu.
Bu benim babamdı. Kemal Öztürk. İstanbul yeraltı dünyasının kralı... Rakiplerini deviren, bir imparatorluk kuran, kurtlar sofrasında otuz yıl sağ kalan adam...
Ve şimdi ölüydü.
Kendi evinde, kendi mutfağında, yüzlerce adamının arasında...
Katledilmişti.
Ne zaman çığlık atmaya başladığımı bilmiyorum. Dizlerimin üzerine yanına ne zaman çöktüğümü, elbisemin o kana nasıl bulandığını hatırlamıyorum. Artık orada olmayan o nabzı ararken ellerimin nasıl zangır zangır titrediğini hatırlamıyorum.
Cihan’ın içeri daldığını, arkasından gelen o asık suratlı adamları hatırlamıyorum.
Cihan’ın beni o kan gölünden çekip çıkarışını, "git buradan" diye yalvaran sesini hatırlamıyorum.
Sadece babamın yüzüne baktığımı hatırlıyorum. Hiç kapanmayacak o açık gözlerine... Ve o şokun ortasında, cam gibi berrak bir düşüncenin zihnime kazındığını: Londra’da kalmalıydım.