BÖLÜM 19

2518 Words
Müzik odasında, çocukluğumdan kalan yarım yamalak bilgilerle bir Chopin parçası üzerinde debelenirken kapı tıklandı. Daha "gel" dememe fırsat kalmadan Asel içeri süzüldü. Elinde taşıdığı kılıfın içindeki elbisenin, dışarıdan bakınca bile bir servet değerinde olduğu belliydi. Asel, kılıfı sanki içinde camdan bir hazine varmış gibi piyano taburesine bırakırken, "Konuşmamız lazım," dedi. "Hayırdır, yine ne oldu?" "Mesele ciddi." O her zamanki soğukkanlı, her şeyi önceden hesaplamış bakışlarını üzerime dikti. "Üç gün sonra büyük gala var. Yeraltı dünyasının tüm aileleri orada olacak. Bankaları parmağında oynatan Yılmazlar, silah baronu Koçlar, Demirlerden geriye kalanlar... Kısacası, fırsatını bulsa bir kaşık suda seni boğacak kim varsa orada olacak." "İçimi amma rahatlattın, sağ ol." "Niyetim seni rahatlatmak değil, hazırlamak." Elbise kılıfını işaret etti. "Bu senin o geceki zırhın olacak. Devran bunu iki hafta önce özel olarak diktirdi." İki hafta önce... Ben daha kabuslarımdan kurtulmaya çalışırken, can havliyle duşlarda tenimi kazırken o tüm bunları planlamıştı demek. Kılıfın fermuarını çektiğimde nefesim boğazımda düğümlendi. Elbise, ışığın açısına göre bazen koyu bir orman yeşiline, bazen de parlak bir zümrüt rengine dönen şahane bir ipekti. Omuzlarımı ve köprücük kemiklerimi açıkta bırakan, sırtı ise tam kararında, asil bir dekolteyle aşağı inen bir kesimi vardı. Öyle bir elbiseydi ki, muhtemelen tüm okul masraflarımdan daha pahalıydı. Parmaklarımı ipeğin üzerinde gezdirirken, "Bunu o mu seçti?" diye fısıldadım. "Nasıl bir şey istediğini o anlattı, gerisini ben hallettim." Asel’in bakışları ilk kez biraz yumuşadı. "Güçlü görünmeni istedi. Dokunulmaz... Onun yanına yakışacak biri gibi." "Hiç bilmediğim bir dünyada, üzerimde emanet gibi duran kıyafetlerle sahneye çıkacağım yani." "Hayır Leyli," dedi Asel, sesi bu kez çok kararlıydı. "Tam olarak olduğun kişi gibi görüneceksin: Devran Romano’nun karısı olarak. Bir suikasttan sağ çıkmış, şimdi ise hesap sormaya hazırlanan o kadın gibi. Babasının katilleriyle yok olup gitmek yerine, Romanolarla saf tutmayı seçen o mirasçı gibi görüneceksin." Yanıma yaklaşıp, ondan hiç beklemediğim bir şefkatle ekledi: "Sen artık sadece bir Öztürk değilsin, sen bir Romano'sun. Bu ailenin şerefi artık senin omuzlarında. Ve o elbise sadece süs değil; 'Ben buradayım ve buraya aitim' demenin bir yolu." Boğazımın düğümlendiğini hissettim. "Ya beceremezsem?" "Becerirsin. Çünkü ben yanındayım." Hemen saatine bakıp o profesyonel tavrına geri döndü. "Üç günümüz var. O salona girdiğinde herkesin önünde diz çökeceği bir kadına dönüşmen için yeterli bir süre." Sonraki yetmiş iki saat, adeta bir savaşa hazırlık kampı gibi geçti. Asel bana kimin kim olduğunu, kimin kime düşman olduğunu ezberletti. Yılmazların parayı, Koçların silahı nasıl kontrol ettiğini, Demirlerin ise darmadağın olsalar da hâlâ ne kadar tehlikeli olduklarını beynime kazıdı. "Hepsi seni süzecek," diyordu derslerde. "Zayıf bir noktan var mı, Devran seninle evlenerek hata mı yaptı, buna bakacaklar." "Harika, kendimi çok iyi hissettim." "Gerçekler bunlar Leyli. Bu dünyada merhamet yok, sadece güç var. Korktuğunu anlarlarsa seni parça parça ederler. Ama dik durursan..." Hafifçe gülümsedi. "Sana bulaşmaya cesaret edemezler." Dante ise işin daha "aksiyon" kısmındaydı. Kalabalıkta tehlikeyi nasıl sezeceğimi, kimin saldırı hazırlığında olduğunu nasıl anlayacağımı öğretiyordu. Bunu yaparken sürekli üzerime aniden atlayıp beni korkutmaya çalışıyordu. Bir keresinde Devran’ın verdiği boş eğitim silahıyla onu neredeyse iki kez vuruyordum. Dante, burnunun dibindeki namluya rağmen sırıtarak, "Refleksler on numara!" diye bağırmıştı. "Abim sana iyi öğretmiş." Cihan, boş vakitlerinde sosyal manevralar konusunda tüyo veriyordu. "Bu insanlar pahalı takımlar giymiş yılanlardır," diyordu. "Yüzüne gülüp arkandan kuyu kazarlar. Sen de onlara gülümse ama ağzından tek bir önemli kelime kaçırma. Her kelimenin bir bedeli olduğunu unutma." Yunus bile hangi ailenin ne içtiğini, hangi konularda damarlarına basılacağını anlattı. Barış ve Görkem ise kenardan "en son kimin kimi patlattığına" dair moral bozucu ama faydalı dedikodular yetiştiriyordu. Tüm bu hengamede Devran pek ortalıkta yoktu. Kendi hazırlıkları, gizli toplantıları ve stratejileriyle meşguldü. Ama bazen Asel beni terletirken ya da Dante ile dövüş pratiği yaparken, kapı eşiğinden beni izlediğini fark ediyordum. Hiçbir şeye karışmıyor, sadece bakıyor ve sonra sessizce gidiyordu. Ve sonunda o büyük gece, kaçınılmaz bir son gibi gelip çattı. Aynanın karşısında durduğumda, karşımdaki kadını tanımakta güçlük çekiyordum. Elbise üzerime bir eldiven gibi oturmuş, vücudumu mermer bir heykel gibi sarmıştı. Asel saçlarımı modern ama asil bir topuz yapmış, yüzümün kenarlarından birkaç tutamı serbest bırakmıştı. Makyajım gözlerimi her zamankinden daha derin, dudaklarımı daha dolgun göstermişti. Sanki bu dünyanın içine doğmuşum gibi görünüyordum. Önemli biri... Hatta korkulan biri. İllüzyon o kadar iyiydi ki, ben bile neredeyse kanacaktım. Asel arkamda son düzeltmeleri yaparken, "Bırak artık kendinden şüphe etmeyi," dedi. "Bir kraliçe gibi görünüyorsun, öyle de davran." "Kraliçelerin akıbeti pek iyi olmaz Asel." "Sadece zayıf olanların." Önüme geçip elini omzuma koydu. "Harika olacaksın Leyli. Devran’ın koluna girdiğinde, o odadaki herkes senin dokunulmaz olduğunu anlayacak." O sırada kapı vuruldu. "Leyli, hazır mısın?" Devran’ın sesi kapının arkasından bile otoriter geliyordu. Asel gülümsedi. "Hazır. İçeri gir de kızın makyajını mahvedecek dramatik şeyler söyleme sakın." Asel odadan çıkarken beni kocamla baş başa bıraktı. Devran eşikte durduğunda, üzerindeki o smokinle gerçekten de yasaklanması gereken bir yakışıklılığa sahipti. Simsiyah, üzerine özel dikildiği her halinden belli olan o kumaş, omuzlarının genişliğini ve o diri gücünü iyice ortaya çıkarmıştı. Saçları arkaya taranmış, o keskin yüz hatları ve her baktığında insanın içini okuyan koyu gözleri iyice belirginleşmişti. Sanki dünyanın tüm gücü ve tehlikesi pahalı bir kumaşa bürünmüş, karşımda dikiliyordu. Bana bakarken bir an nefesi kesilir gibi oldu. "Leyli..." diye fısıldadı. "Olmuş mu?" diye sordum gerginlikle elbisemi düzelterek. "Kusursuz..." Odaya girip yanıma yaklaştığında, bakışlarındaki yoğunluk içimi titretti. "Mükemmelsin. Sana baktıkları an neden seninle evlendiğimi hemen anlayacaklar." "Çok şık olduğum için mi?" "Hayır. Onların dünyasını tek bir kelimeyle yerle bir edebilecek, gözünü bile kırpmayacak bir kadına benzediğin için." Ceketinin iç cebinden küçük bir kutu çıkardı. "Bunu senin için aldım." Kutuyu açtığında, boynumdaki o muazzam zümrüt ve pırlanta gerdanlığın yanında elbisem bile sönük kaldı. Bir servet, avucunun içinde parlıyordu. "Devran, ben bunu kabul edemem..." "Edeceksin." Arkama geçti. Parmaklarının ensemdeki sıcaklığı ve kolyeyi takarkenki o titiz dikkati tenimi ürpertti. Nefesi kulağımı sıyırdı. "Bu babaannemindi. Büyükbabamın karısı olarak katıldığı ilk toplantıda bunu takmıştı. O gece büyükbabama; eğer biri ona ters yaparsa, elindeki çatalla adamı deşeceğini söylemiş." Sinirlerime rağmen küçük bir kahkaha attım. "Gerçekten yapmış mı?" "İki kişiye." Geri çekilip aynadaki yansımamıza baktı. "Sen artık bir Romano'sun Leyli. Bunun bir ağırlığı var. Bu ailenin koruması altındasın. Sana uzanan el, hepimize uzanmış sayılır." Ellerini omuzlarıma koydu, sarsılmaz bir kale gibi arkamda duruyordu. "Ve bu şu demek: Artık hiçbir odaya tek başına girmeyeceksin." Galaya gidişimiz tam bir güç gösterisiydi. Üç siyah SUV, her biri ağzına kadar Romano askerleriyle dolu, Devran ve benim olduğum aracı ortalarına almıştı. Cihan direksiyonda, bin yıllık bir tecrübeyle yolu yarıyordu. Dante ise ön koltukta, kucağında tüfeğiyle sanki savaşa gider gibi oturuyordu. "Biraz abartı değil mi?" dedim silaha bakarak. Dante neşeyle sırıttı. "Tedbir diyelim yenge. Bu içeridekilerin yarısı Devran’ı öldürmek için can atıyor. Diğer yarısı ise sakat kalmasına razı. Biz de keyiflerini kaçırmayı seviyoruz." Devran dümdüz bir sesle, "Yeter Dante," diye uyardı. "Kız gerçekleri bilsin abi! Nereye girdiğini bilsin." "Biliyor zaten. Senin yorumlarına ihtiyacı yok." "Ben iyiyim, stresli değilim," dedim yalan söyleyerek. İki kardeş de aynı anda bana "yeme bizi" der gibi baktılar. "Tamam, biraz gerginim sadece." "Gayet normal," dedi Cihan dikiz aynasından bana bakarak. "İlk toplantı hep zordur. Ama biz yanındayız, merak etme." Gala mekanı, şehrin dışında tarihi bir yalıydı. Eski İstanbul’un zarafeti ile modern güvenlik sistemlerinin harmanlandığı o görkemli yapı her penceresinden ışık saçıyordu. Kapının önü, her biri birer servet değerinde lüks araçlarla doluydu. Bizim konvoy yanaştığında, arkadaki araçlardan Yunus, Barış ve Görkem indi. Onlar da smokin içindeydi ama nedense üzerlerinde o kıyafetler bile bir tehdit unsuru gibi duruyordu. Sanki bir düğüne değil de, birinin cenazesini kaldırmaya gelmiş gibiydiler. Arabanın loşluğunda Devran elimi tuttu. "Unutma," dedi kısık bir sesle. "Sen benimsin. Bakabilirler ama dokunamazlar. Benim korumam, ailenin korumasıdır. Sana yanlış yapan, hesabını bana verir." "Kulağa hem güven verici hem de korkutucu geliyor." Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Romantik biri değilim Leyli. Ama sahip olduğum şeyi asla bırakmam." Kapı açıldı. Cihan elini uzatıp gülümsedi. "Hazır mısın?" Derin bir nefes aldım. "Hadi bakalım." Arabadan indiğim an kamera flaşları patlamaya başladı. Devran peşimden inip ceketinin düğmesini ilikledi ve o an eli belime yerleşti. Sahiplenici ve sıcaktı. Dante ve Cihan iki yanımızda, Yunus ve diğerleri hemen arkamızda bir koruma çemberi oluşturdu. İçeriye bir ordu gibi girdik. O an anladım ki bu sadece beni korumak için değildi. Bu bir gövde gösterisiydi. Romano ailesinin bir bütün olduğunu ve artık benim de o çarkın bir parçası olduğumu tüm dünyaya haykırıyorlardı. Hayatımda hiç bu kadar korunmuş, ama aynı zamanda hiç bu kadar hedef tahtasında hissetmemiştim. Kapılar açılıp içeri girdiğimizde, o devasa mermer ve altın varaklı balo salonundaki tüm uğultu bıçak gibi kesildi. İki yüz kadar insan, bölgenin tüm baronları ve temsilcileri oradaydı. Ve hepsi, sanki tek bir komut almış gibi bize döndü. Sessizlik o kadar ağırdı ki, üzerimdeki bakışların baskısını tenimde hissedebiliyordum. Devran’ın eli belimde hafifçe sıkılaştı. Orada olduğunu hatırlatıyordu. Sessizliğin içinde yankılanan ayak seslerimizle ilerlerken, kalabalık sanki biz geçelim diye ikiye ayrılıyordu. "Nefes al," diye fısıldadı Devran. "Başını dik tut. Sen burada misafir değilsin, kraliçesin." Ben de öyle yaptım. Çenemi kaldırıp bakışlarımı doğrudan onlara diktim. Baksınlar, süzsünler, yargılasınlar... Ben Leyli Romano’ydum ve bu insanların onaylamamasından çok daha büyük fırtınalardan sağ çıkmıştım. Biz geçtikçe arkamızdan fısıltılar yükselmeye başladı: "Öztürk'ün kızı değil mi bu?" "Bak sen, dört kişiyi reddedip Romano'yu seçmiş." "Daha üç hafta önce vurulmuş diyorlardı, ayakta durabiliyor mu sahiden?" "Bakalım kaç gün dayanacak bu evlilikte..." Devran’ın yüzü mermer gibi donuk, ifadesi ise o sarsılmaz otorite maskesiyle kaplıydı. Ama eli bir an bile belimden ayrılmadı ve onun o dağ gibi varlığı, bu ateş hattında yürümeyi benim için mümkün kılıyordu. Salonun sonunda, yeraltı dünyasının akil adamları, yani Commissione konseyi duruyordu: Yaşlı ve kurnaz Rıza Bey; hesapçı bakışlarıyla Selim Ağa; sanki varlığımla ona hakaret etmişim gibi dik dik bakan Haluk Bey... Ve Asel’in notlarından hatırladığım bankacı Erdem Yılmaz da oradaydı. "Don Romano," dedi Rıza Bey, sesi onlarca yılın ağırlığını taşıyordu. "Bizi onurlandırdın." "Rıza Bey." Devran saygıyla ama boyun eğmeyen bir tavırla başını eğdi. "Müsaadenizle eşim Leyli'yi takdim edeyim." O çemberdeki her bir adam gözlerini bana dikti. Hiçbirinden bakışlarımı kaçırmadım, ilk gözünü kırpan ben olmayacaktım. "Hoş geldiniz hanımefendi," dedi Rıza Bey sonunda. "Babanız saygı duyduğumuz bir adamdı. Kaybı hepimizi üzdü." "Teşekkür ederim," dedim, sesimi en ufak bir titreme olmadan sabit tutarak. "Bana gereken her şeyi o öğretti." "Görüyoruz ki öyle olmuş." Gözleri üzerimde merakla gezindi. "Duyduğuma göre geldiğinden beri bazı... tatsızlıklar yaşamışsın." "Üstesinden gelemeyeceğim bir şey değildi." O buruşuk yüzünde hafif bir takdir ifadesi belirdi. "Babanın ateşi kızında yaşıyor demek... Güzel. Bu dünyada dik duran kadınlara ihtiyacımız var. Gücün sadece erkeklerin elinde olduğunu sananlar çok yanılıyor." "Eşim," dedi Devran; sesi tüm salonda yankılanacak kadar toktu. "Benim en değerli hazinemdir. Onu tehdit eden, Romano ailesini karşısına almış sayılır. Ona zarar verenin akıbeti ise..." Gülümsemesi sadece dişlerini gösteriyordu, hiç sıcaklık yoktu. "Eh, ne olacağını sanırım burada hepimiz çok iyi biliyoruz." Mesaj yerine ulaşmıştı. Ben artık sadece karısı değildim; ben onun "hazinesiydim". Mafya jargonunda bu, dokunulmaz olduğumun, hayatımın altından daha değerli olduğunun ve bana yan gözle bakanın Romano gazabıyla kül olacağının ilanıydı. Normalde bu kadar "sahiplenilmek" beni rahatsız etmeliydi ama bu yılan yuvasının ortasında, sadece "güvende" olduğumu hissettirdi. "Hazine ha..." diye tekrarladı Erdem Yılmaz, hesapçı gözlerini ikimiz arasında gezdirerek. "Büyük bir iddia bu Romano." "Ben sadece gerçeği söylüyorum," dedi Devran buz gibi bir sesle. "Eşimin değerini söylememde bir sakınca mı var?" "Yok, tabii ki yok." Ama Yılmaz’ın gülüşü gözlerine ulaşmadı. "Sadece, bir adamın değer verdiği şey, aynı zamanda onun en büyük zayıflığı da olabilir, onu hatırlatıyorum." Tehdit inceydi ama apaçıktı. Devran’ın belimdeki eli biraz daha sıkılaştı; canımı yakmak için değil, cevap vermemi engellemek için. "Karım çok şeydir," dedi Devran, sesi tehlikeli bir hırıltıya dönüştü. "Ama asla zayıf değildir. Geçen hafta ona dokunmaya çalışanların anladığı gibi... Tabii onlar bu dünyada bir şey anlayabilecekleri son anlarını yaşıyorlardı." Saldırganlarımın sonunun ne olduğunu hatırlatması havada asılı kaldı. Hemen arkamızdaki Dante bir kurt gibi sırıttı. "Neyse," dedi Rıza Bey gerginliği dağıtarak. "Bu gece kutlama yapıyoruz, savaş konseyi değil. Gecenin tadını çıkaralım. Leyli Hanım, umarım bir dansınızı bana ayırırsınız. Babanızın yarım kalan işleri hakkındaki fikirlerinizi dinlemek isterim." "Elbette," diyerek bu nazik savuşturmayı kabul ettim. O ihtiyarlar çemberinden uzaklaştığımızda nihayet ciğerlerime düzgün bir nefes çekebildim. "Çok iyiydin," diye mırıldandı Devran. "Rıza kolay kolay kimseyi dansa kaldırmaz. Seni deniyor ama aynı zamanda saygı duyduğunu gösteriyor." "Ya Yılmaz?" "O, Romano ile oyun oynanmayacağının hatırlatılması gereken bir yılan. Ama bu gece değil. Bu gece sadece burada kalıcı olduğunu onlara ezberletme gecesi." Gecenin geri kalanı tanışmalar ve her kelimesi tartılmış sohbetlerle geçti. Dante arada bir yanımızda belirip uygunsuz bir şeyler söylüyor ve beni her şeye rağmen güldürüyordu. Cihan, fazla yaklaşmaya çalışan "akbabaların" yolunu ustalıkla kesiyordu. Yunus ise elinde şampanyayla yanımda bitiyor, köşelerde kimin kime karşı kulis yaptığını fısıldıyordu. "Devran daha önce buralara hiç kimseyi getirmedi, biliyor musun?" dedi Yunus bir ara. "Hiç mi?" "Onlarca galaya katıldı, hep tek başınaydı. Diğerleri karılarını, metreslerini getirirdi ama Devran asla. Kaybedecek bir şeyi olmadığını, kimsenin onu bir kadının üzerinden vuramayacağını göstermek isterdi hep." Yunus o zeki gözleriyle beni süzdü. "Sonra sen geldin. Ve şimdi herkesin önünde seni 'hazinem' diyerek sahipleniyor. Dünyasındaki en önemli şey olduğunu kör göze parmak misali gösteriyor. Bu çok büyük bir olay Leyli." Bu bilgiyle ne yapacağımı bilemedim, şampanyamdan bir yudum alıp bunun ne anlama geldiğini düşünmemeye çalıştım. Müzik başladı; canlı bir orkestra klasik ve zarif bir ezgiye geçti. Çiftler piste çıkarken içimi bir korku kapladı. En son ne zaman dans ettiğimi hatırlamıyordum bile. "Leyli." Devran yanımda belirdi, elini uzattı. "Benimle dans et." Bu bir rica değildi. Elini tuttum ve beni piste çekti. Bir eli belime yerleşti, diğeri ise benimkini tamamen avuçladı. Hareket etmeye başladığımızda, her işe getirdiği o kesinliği dansa da taşıdığını gördüm; kendinden emin, kontrollü ve kusursuz... "Bu gece harikasın," diye fısıldadı; beni kural gereği olması gerekenden biraz daha fazla kendine çekerek. "Şimdiden senden çekinmeye başladılar." "Sanmıyorum." "Ben biliyorum. Rıza'nın gözünün içine dimdik baktın. Yılmaz'ın tehdidine boyun eğmedin. Sanki bu hayatın içine doğmuşsun gibi duruyorsun." Eli belimde gerildi. "Muhteşemsin." Yanaklarımın yandığını hissettim. "Taraf tutuyorsun." "Ben sadece doğruyu görüyorum." Daha da eğildi, dudakları neredeyse kulağıma değecekti. "Bu odadaki her bir insandan nefret edebilirsin tesoro, hakkındır. Ama benimlesin. Bu da demek oluyor ki sen dokunulmazsın. Kimse, önce beni çiğnemeden sana dokunamaz." Başımı geriye atıp yüzüne baktım. Çok yakındı. Koyu gözlerinde adını koyamadığım bir ateş yanıyordu. Bir an için balo salonu, müzik, bizi izleyen kalabalık, o şık kıyafetlerin altındaki karanlık... Hepsi yok oldu. Sadece biz vardık: Belimdeki eli, omuzundaki elim ve sanki yıllardır beraber dans ediyormuşuz gibi uyan o ritmimiz... "Teşekkür ederim," diye fısıldadım. "Beni koruduğun için. Buraya ait hissettirdiğin için." İfadesinde bir şeyler değişti; o sarsılmaz maskesi hafifçe çatladı. "Zaten buraya aitsin. Benimlesin. Yanımdasın." Başparmağıyla belimi hafifçe okşadı. "Ve seni benden almaya kalkışan herkes, insanların neden Romano adından korktuğunu bizzat öğrenecek." Kulağa sahiplenici ve baskıcı gelmeliydi. Ama o an, etrafım engereklerle çevriliyken, duyduğum en güvenli sözler bunlardı. Şarkı bitti ama Devran beni hemen bırakmadı. Bir süre öylece hafifçe sallanarak durduk. Birbirimize değen tenimizin, her nefesin ve her kalp atışının acı verici derecede farkındaydım. "Devran..." "Biliyorum." Geri çekildi, o büyü bozuldu. Ama gözlerindeki ifade bunun burada bitmediğinin kanıtıydı. "Hadi gel. Dante tüm masayı silip süpürmeden sana yiyecek bir şeyler bulalım." Gecenin geri kalanı da öyle geçti: Hep beraber, hep temas halinde. Eli ya sırtımdaydı, ya kolumda ya da belimde... İzleyen herkese tek bir mesaj veriyordu: "O benim. Biz biriz. Ona dokunan bana dokunur." Gecenin sonunda çıkışa yönelirken bir şeylerin temelden değiştiğini anladım. Ben bu salona, aitmiş gibi davranan bir yabancı olarak girmiştim. Ama oradan Leyli Romano olarak çıkıyordum. Don Romano’nun karısı. Onun ilanı aşkı, onun hazinesi... Ve bunu unutmaya cüret edenin, vay haline.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD