Bölüm 6

2512 Words
Belçim banka öfkeyle çökerken gözü Yiğit’i falan görmemişti. Öyle hınç doluydu ki saçını başını yolmak istiyordu. İnsanların tepesine çıkabilmesi için bu tavizi kendisi mi veriyordu yoksa insanlar mı çok cüretkârdı merak ediyordu. Rüzgârda uçuşan saçlarını toparladıkça saçları daha beter dağılıyordu. Gözleri çakmak çakmak olmuştu. Burnundan soluyordu. “Hayret!” diyen adama dönüp bir kez bile bakmadı. Yine de cevap vermekten kendini alamadı.  Köpürerek “Hep sen sinirli olacak değilsin ya!” diye payladı adamı. Kahkaha atan Yiğit “Sinirlenince ne tatlı bir şey oluyorsun sen, dur bakayım aynı ördek gibisin!” diye takıldı kıza. Ortamı yumuşatmak ve onun bu ruh halinin sebebini anlamak için onu konuşturmaya ihtiyacı vardı. Ki taktiği işe yarıyordu da. Belçim hemen cevabı yapıştırmıştı. “Sanki sinirli ördek görmüş gibi,” diyerek burnundan soluyan genç kız bu benzetmeye gülmemek için zor tutuyordu kendisini. Çünkü ablası da onu sinirlenince hep sevimli hayvanlara benzetirdi. Tavşan surat, kurbağa, civciv, kedicik… Tekin ise bu konuda daha yaratıcıydı. Böğürerek ağlayan gergedan, ince bir ipte yürüyen fil, sessiz anakonda… Yiğit daha fazla merakına söz geçiremeyecekti bu yüzden “Ne oldu? Söyle hadi!” diye ısrar etti. Kızı ilk defa bu kadar sinirli görüyordu. Belçim adama minik bir kedinin tırnaklarını göstererek saldırmadan önce pozisyon almasına benzer bir duruşla cevap verdi. “Niye? Sen söylüyor musun?” diye sorarken rüzgâr saçlarını uçuşturduğundan ve öfkesinden tel tel kabaran saçlarına söz geçirmekten vazgeçmişti. “Beni sinirlendiren babam!” diyerek söylenen Yiğit’e göz ucuyla bakıp suratını buruşturdu ve “Benimki de kuzenim,” diye cevap verdi. Yiğit ve baba travmasından artık yeterince haberdardı. Onun da kendi büyük problemini bilmeye hakkı vardı.   “Neden erkek arkadaşını mı çaldı yoksa?” diye sorunca adamın yanlış anladığını fark etti. Yine de düzeltme gereği duymadan iğneleyici bir bakışla adama bakıp “Ergen dizisi mi izliyorsun Yiğit?” diye sordu. Erkek arkadaşı olup olmadığını belirtmedi. Oltaya gelmeyecekti. Yine de eklemeden edemedi. “Hem kimse benden erkek arkadaşımı çalamaz!” Omuz silken genç adam sırıtıp “Küçük kızların tek dertleri bu sanıyordum!” dedi. Aklı erkek arkadaş kısmına o kadar takılmıştı ki öylesine bir cevap verip susmuştu. Kızın hayatında biri olabilir miydi? Güzel kızdı ve bu da çok muhtemel bir durumdu. Söylediği şey genç kızı daha fazla sinirlendirmekten başka bir işe yaramadı. Kendisini küçük bir kız olarak mı görüyordu? Bunca zamandır arkadaşlık yaparlarken hiç böyle şeyler söylememişti. Hep olgunluğuna vurgular yaparak onu gururlandırırdı. Dikkatli baktığında adamın dudaklarının gülmemek için kasıldığını ve bu yüzden titrediğini gördü. “Sanki milyonlarca küçük kız tanımış gibi!” diyerek ağzının içinden söylendi sonra da bağırarak “Ben küçük bir kız mıyım?” diye sordu sinirlerine mukayyet olamayarak. Kahkahalara boğulan Yiğit cevap vermeye tenezzül etmedi. Kendini zaten zor tutuyordu. Bu tatlı tepki karşısında kızın burnunu sıkıp ona sarılmamak için kendini zor tutmuştu. Aralarındaki seviyeli arkadaşlık ilişkisine zarar gelsin istemiyordu. Hem gerçekten erkek arkadaşı varsa yanlış anlaşılmak istemiyordu. “Anlatmayacaksın sanırım…” Belçim bu konuyu bir süre ertelemeye karar verdi. Meriç konusunu açıp canını sıkmak istemiyordu. Onun yerine mutlu haberi Büşra’dan sonra paylaşabileceği insanla, Yiğitle paylaştı. “Tiyatro seçmelerinden geçtim!” Adam aniden ona dönüp parlayan gözlerle “Bravo! Harikasın,” diyerek onu tebrik etti. Sonra etrafına bakınıp pamuk şeker satan bir adamın yanına koşturarak iki tane pamuk şeker alıp kızın yanına döndü. Bir tanesini kıza uzatarak “Bunu kutlamamız lazım,” dediğinde Belçim tüm sinirini, öfkesini unuttu. Yiğit gerçek bir erkek miydi yoksa dünyaya sayıyla gönderilmiş bir numune falan mıydı? Elindeki pamuk şekerin poşetinden hemen kurtulup bir tutamını ağzına attığında “Pamuk şeker sevdiğimi nereden biliyorsun ki?” diye sordu. Yiğit de poşetten kurtulup pembe tutamları ağzına tıkmaya başlamıştı. Dudaklarındaki pembe şekerleri diliyle yalayarak toparlarken “Kim pamuk şeker sevmez ki?” diye sordu. Belçim adamın iştahla şekeri yiyen haline gülerek “Senin gibi karizmatik erkekler mesela?” dediğinde bu söylediğini ağzından çıkınca duymuştu kendisi de. Yiğit duraklayarak ona döndüğünde sinsi sinsi sırıtmıştı. İşaret parmağını adama doğru sallayarak “Aklından bile geçirme!” dediği halde adam hemen ona takılmaya başlamıştı. “Karizmatiğim yani?” “Yiğit!” Pamuk şekerini yerken arkasına yaslanıp yayılan Yiğit’in keyfi tamamen yerine gelmişti. Kızın hayatında kimse olamazdı. Kendisine nasıl baktığını görüyordu. Yalın, saf, masum bir kızdı. Eğer hayatında bir erkek vardıysa bile bu saatten sonra olamayacağını biliyordu. “Bunu sen söyledin, bana niye kızıyorsun?” diye sorarken onu daha çok kızdırmaya çalışmıştı. Bugün şanslı günündeydi. Kızı bir oyun hamuru gibi istediği şekle sokuyordu. Pes eden Belçim de omuz silkip şekerini yemeye devam ederken “Sanki karizmatik olduğunu bilmiyorsun,” diye mırıldandı. Adamın bu görüntüyü her sabah ayna karşısında diş fırçalarken gördüğünden adı gibi emindi. Ne kadar başlarda sert, ketum duruyor olsa da sempatikti de. Genç adam da onun gibi umursamaz bir tavırla “Ama hiç senden duymamıştım,” diye cevabı yapıştırdı. “İkisi farklı şeyler. Şu an tescillenmiş karizmatik biriyim.” “Bu kadar sinir bozucu bir herif olduğunu bilmiyordum çünkü! Bilsem asla söylemezdim!” diyen Belçim suratını buruşturmuştu. Ama yine de keyifle pamuk şekerini yemeye devam ediyordu. Şekerleri bitince ikisi de Belçim’in çantasındaki peçetelerle ellerini silmişlerdi. “Tiyatro elemelerini geçmene çok sevindim. Tekrar tebrik ederim…” “Ben de sevindim de bundan sonraki süreci bizimkilere fark ettirmeden nasıl yürüteceğim onu düşünüyorum kara kara.” “Provalar ne zaman?” “Ders çıkışıma denk geliyor…” “Okulda kalıp ders çalıştığını söylersin, olmaz mı?” “Provaların olacağı yere yakın bir kütüphane var. Orada olacağımı söylerim. Okula gelirlerse yakalanırım.” Umutla gülümseyen adam “Bak, çözmüşsün işte! Niye diğer ayrıntıları düşünüp kendini sıkıyorsun?” diye sordu. “Haklısın, kimi örnek alıyorum acaba bu konuda?” diyerek adama pis pis sırıtan Belçim onu köşeye sıkıştırdı. “Hiç iyi bir şeyi örnek alma zaten!” “Huyum kurusun…” Sırıtan Yiğit biraz daha onunla takıldıktan sonra havanın kararmasıyla kıza “Seni evine kadar bırakayım,” dedi. Başını olumsuz anlamda sallayan Belçim “Bütün mahalle tanır beni, şimdi seninle bizim sokaklarda yürürsek biri görse falan, bir dünya soru yağmuru…  Hem bizimkilerin de kulağına gider başımdan ayrılmazlar sonra! Hiç risk almaya gerek yok,” dedi. “Dikkat et o zaman…” diyerek kızı uyaran Yiğit kaşlarını çatmıştı. Belçim onu saklamaya mı çalışıyordu? Evet, sadece o bankta paylaştıklarından başka bir şey bilmiyorlardı ama yine de böyle davranması… Yine de haklı buldu onu. Sonuçta kız olmak başka erkek olmak çok başka bir şeydi günün şartlarında Türkiye’de. “Ederim, hadi görüşürüz,” diyerek arkasını dönüp koşar adımlarla uzaklaşan kızın arkasından uzun uzun baktı. Yiğit kızın çekincesini gayet iyi anlıyordu. Ama bu karanlıkta onu tek başına evine gönderme de işine gelmiyordu. Hem aklını kurcalayan konuyu da anlatmamıştı. Aklı tamamen kızda kalarak evlere dağıldıklarında bir dahakine kızı takip etmeyi aklına not etti. Yoksa onu sadece banktaki bu konuşmalardan tanıyan bir yabancı olup kalacaktı. ************** İkisi bir yandan gülerek bir yandan da konuşarak hafta sonu karşılaştıkları banklara doğru ilerlediler. Zaman hızlı ilerliyordu ve Belçim hala yeni bir şeyler öğrenememişti. Bir delilik yapıp her şeyi Yiğit’e anlatmak istedi ama hala emin değildi. Onu bir tek kendisi mi tanıyordu? Bunu nasıl öğrenebileceğini de bilmiyordu. Tek bir yol görüyordu o da her şeyi Yiğit’e anlatmak. Başını, saçları savrulacak kadar hızlı bir şekilde Yiğit’e çevirdiğinde onun huzurla denizi izlediğini gördü. Yüzüne çarpan akşam güneşi altında öylesine huzurluydu ki birden her şeyi unuttu. Ona doğru yaklaşıp başını omzuna koydu. Onun huzurunu çalmak istiyordu. Birazcık huzur istiyordu. Biraz… Yiğit ise Belçim’den beklemediği bu yakınlık ile şaşırsa da kolunu onun ince beline dolamaktan geri kalmadı. Çok sonra onun ağladığını fark etti. Telaşlı bir şekilde kafasını eğip ona bakmaya çalışıyordu ama kız gözlerini kaçırıyordu. “Belçim?” Belçim ne ara ağlamaya başladığını bile bilmiyordu ama Yiğit’in ona bakmaya çalışması ile gözlerini kaçırdı. Titrek nefesler alarak doğruldu. Yüzünü hızla silip boş gözlerle denize doğru bakmaya başladı. “Belçim, neler oluyor?” Belçim bu soruda saklı ‘geçmişin’ kokusunu aldı sanki. Gelecek soruyu tahmin etmek zor değildi. Ama Yiğit’in doğrudan kendisindeki değişimle ilgili bir konuya gireceğini düşünmemişti. “Eskisi gibisin ama değilsin. Bu çelişki kafamı karıştırıyor karşılaştığımız günden beri. Sen hala aynısın ama duruşun, bakışların, hareketlerin sanki donuk. Tutuk, sahte veya yapmacık. Eski Belçim değilsin. O gözleri parlayan, mutlu kız değilsin artık. Hayatında ne değişti? Nedir seni bu denli üzen Belçim? Neden cevap vermiyorsun?” Belçim ona dönüp merakla cevaplarını bekleyen adama baktı. Gözleri endişeyle kısılmıştı. Çenesi gerilmişti ve bir eli yumruk olmuştu. İşte tam şu anda internetteki fotoğraflarından bir tanesine benziyordu. Sert, kararlı ve ulaşılmaz. Ne cevap vereceğini bilmiyordu. İçinden bir ses kesinlikle her şeyi anlatmasını öneriyordu ama diğer ses ise hala emin değildi. Her şeyi çöpe atamazdı. Bir yola çıkmıştı. Tüm gerçekleri ve anılarını hatırlayacaktı. Buraya kadar gelmişti. Olduğu kadar diyecek cesareti bulamıyordu kendinde. “Belçim?” Yiğit onun bu tutukluğuna daha fazla tahammül edememişti. Ona seslenerek kendisine gelmesine yardımcı oldu. Kız başını tekrardan denize çevirdi ve sonrasında sakince kendi gözlerini buldu kızın elaları. “Babam yurtdışına çalışmaya gitti. Halamlarda kalıyorum. Bu yeterli mi?” “Annen nerede peki? Ablan ve kardeşin?” Belçim önce Yiğit’in gözleri önünde bir şok geçirdi. Sonra tekrardan gözleri doldu. Burnunu çekti ve kendi kendine konuştu. “Tabi ya, annem, ablam ve kardeşim,” diyerek kafasını salladı. Bu adamın hiçbir şeyden haberi yoktu. Peki, ondan haberi olan birileri var mıydı hayatında? Sadece bunu hatırlamak istiyordu. O zaman her şey kolaylaşacaktı zaten. “Evet, annen. Ablan Buket ve kardeşin Tekin.” Belçim daha fazla dayanamayarak kafasını akşam güneşi ile aydınlanan denize çevirdi. Hava sıcak olmasına rağmen birden yüzüne çarpan gerçeklerle buz gibi olmuştu. Onu tanıyan birilerinin olup olmadığını öğrenecekti. Belli ki Yiğit hayatındaki herkesi tanıyordu. Bakalım başta halası olmak üzere onu tanıyan birileri var mıydı? ‘Tekin ve Buket,’ diye fısıldadı içindeki küçük kız. Acı acı gülümseyip hala kendisini bekleyen adamı cevapladı. “Boş ver Yiğit. Öyle karmaşık ki! Öyle sinir bozucu ki! Ne sen sor ne ben anlatayım.” Yiğit cevabını alamadığı sorular karşısında ne kadar merakta kalsa da kızı daha fazla üzmemek için konuşmamayı tercih etti. Bir süre daha onunla aynı manzarayı seyretti ve hava tamamen kararmadan ona kalkmayı teklif etti. Belçim de saatin hızla ilerleyip akşam olmasından ötürü telaşa kapılmıştı. “Seni ben bırakacağım. Halanlar nerede oturuyor tam olarak?” Belçim olumsuz bir şekilde kafasını sallayarak cevap verdi. “Ben kendim giderim. Yürüyerek daha kolay. Hem şimdi trafik falan olur. Daha fazla geç kalmamam lazım.” Kızın ısrarı üzerine onu bırakmaktan vazgeçti. Belli ki halasından ve onun ailesinden çekiniyordu. Bir de Meriç faktörü vardı tabi. “Peki, sen bilirsin.”  Belçim’le bir müddet aynı yöne yürüdükten sonra arabasının yanına gelmiş olduğundan ötürü durakladı. Kız ona dönüp konuşmaya başladı. “Bugün olanlar için üzgünüm. Doldum biraz. Gerçekten kusura bakma.” Yiğit bir süre Belçim’in konuşmasını dinledi. Gözlerinin içine doğru baktı. Kesinlikle emin olduğu bir nokta vardı. Belçim değişmişti. Bu değişimin sebebini de en yakın zamanda öğrenecekti. Koca bir buçuk yıl boyunca görememişti onu. Bu zaman diliminde ne olduğunu kesinlikle öğrenecekti. Belçim ise Yiğit’in inceleyen bakışları altında ilk kez onun yanında rahatsız oldu. Yiğit birden elinde tuttuğu cep telefonunu alınca şaşkınca ona bakmaya başladı. Adam “Telefon numaramı kaydediyorum seninkine,” diyerek duruma açıklık getirdi. Sonra kendi telefonunu çaldırıp kızın numarasını kaydetti Yiğit. Belçim gülümseyerek kendisine uzatılan telefonu aldı. “Başın sıkışırsa, canın sıkılırsa, kafan atarsa, moralin bozulursa tek bir tuşla yanındayım.” Yiğit’in bu söyledikleri karşısında tekrardan gözleri dolan Belçim yine Yiğit’i şaşırtıp ona kollarını kocaman açarak sarıldı. Onun göğsünde kendini hiçbir yerde hissetmediği kadar güvende hissediyordu. Yiğit bu sefer şaşırmadı. Gözleri dolunca anlamıştı. Kızın sarılmaya ihtiyacı vardı. İlgiye ihtiyacı vardı. Onu halasının yanında kalmaya zorlayan kötü bir durum vardı ve bu Belçim’i yıpratmıştı. O da kollarını kıza dolayıp sıkıca sarıldı. Güç vermek istermiş gibi. Güvende hissettirmek istercesine. “Seni arayacağım,” diye fısıldadı genç kız ve Yiğit’in kollarından ayrılıp bir ara sokağa girdi. En hızlı yoldan eve gitmesi gerekiyordu. Arkasında bıraktığı adamın soru işaretleri ile dolu olduğunu ise umursamıyordu. Çünkü onun neler yapabileceğini bilmiyordu. Yiğit kızın gidişini izlerken aklına ilk gelen ismi aradı. Araştırmaktan zevk alan asistanı Zeynep’e sadece, “Belçim Korhan. 1993 doğumlu,” dedi. Zeynep onun ne demek istediğini anladı. Yiğit telefonu kapattığında tüm bunları neden daha önce yapmadığını sorguladı. Nasıl bunca zaman beklemişti. “Ne oldu sana Belçim? Ne oldu?” diye mırıldanırken yine ellerini yumruk yaptığını fark etti. * Belçim sonunda evin kapısına ulaştığında bahçede volta atan halasını gördü. Durumu toparlayacağına inanan bir duruşla ona doğru ilerledi. “Halacım!” Sevim Hanım yeğeninin sapasağlam eve gelmiş olması ile derin bir nefes alıp verdi. Yanına gelen kıza hemen sarıldı. Telaşlanmış olduğu her halinden belliydi. “Hani çok kalmadan gelecektin? Neredeyse polisi arayacaktım! Gitmek istediğin o parka kadar gittim ama yoktun! Ne kadar korktum biliyor musun?” Belçim halasını telaşlandırdığı için birazcık üzülse de çok üstüne durmadı. Birilerini üzmeden hayatındaki bazı şeyleri düzene koyamayacağı belliydi zaten. Ya birileri üzülecekti ya kendisi ve Belçim, her insan kadar bencildi. Saf saf bir şeyler hatırlayabileceği günü üzülerek beklemeyecekti. “Park gündüz vakti çok boştu kimse yoktu. Çocukları da göremeyince bende yolu takip edip sahile kadar yürüdüm.” Kontrolün kendi elinde olduğunu düşünerek kısmen dürüst cevaplar vermeye çalışıyordu. Ama bu yanlış cevaptı. Belçim’in cevabını duyan Sevim Hanım’ın kan beynine sıçramıştı. Neredeyse eski evlerinin oraya kadar yürümüş olduğunu hemen fark eden Sevim Hanım’ın sinirden, korkudan ve en çok da telaştan eli ayağı boşalmıştı. Bahçedeki oturma grubunun tekli koltuğuna kendini bıraktığında Belçim de telaşlanmıştı. “Hala, iyi misin? Hala!” “Oraya kadar nasıl gittin? Tek başına mı? Nasıl yürüdün oraya kadar Belçim?” Halasının birden ona bağırması ile iyice kafası karışan Belçim üçlü koltuğa oturdu. Halası tekrardan ayaklanıp üzerine doğru geldi. “Nasıl gittin oraya kadar Belçim?” “Yürüyerek gittim hala! Nasıl gidebilirim. Yavaş yavaş yürüyüp vücudumu açmak istedim. Evde otur otur-” “Yalan söyleme!” Belçim halasının son sözleri ile ona bakakaldı. Yalan söylemiyordu ama halasının abartılı tepkisi gittiği sahilin yasak bölge olduğunu gösteriyordu. İstanbul resmen mayın tarlasına dönmüştü onun için. Halası hala ona aynı hiddetle bakarken gözleri doldu Belçim’in. Sevim Hanım kızın masum yüzüne ve dolan gözlerine bakınca abartılı tepki verdiğini hemen anladı. Kızı daha fazla şüphelendirmemek için hemen yanına oturdu. “Senin için telaşlandım kızım. Korktum seni orada bulamayınca!” “Neden beni aramadın o zaman? Telefonum yanımdaydı.” Belçim yerinden doğruldu. Bu sefer kendisi ayaktaydı. Hesap soran kendisiydi. Halası kendisini takip etmiş olabilir miydi? Kendisini Yiğit ile gördüğünden böyle sinirlenmiş olabilirdi. “Yanına aldığını unuttum.” Kadının yüzünü inceleyen Belçim onun doğru söylediğini anladı. Eğer kendisini takip etmiş olsaydı hemen yanına gelirdi zaten. Aklındaki sorulara yanıt aldığını düşünen Belçim bakışlarını arkasında duyduğu arabanın sesine doğru çevirdi. Eniştesi ve Meriç gelmişti. Hızlı adımlarla kendilerine yaklaşan Meriç önce annesine sarıldı. Sonra kendisine yöneldi. “Ne yaptınız bakalım ben yokken?” diyerek de Belçim’i öptü. Ona uzun uzun sarılması ve bir kez daha öpmesi üzerine genç kız Meriç’in kollarından kurtulmayı denedi. Fakat Meriç o kadar fazla sıkıyordu ki kurtulmak mümkün değildi. Günlerdir alt üst olan sinirleri ve kafa karışıklığı bir araya gelince Belçim boğuluyormuş gibi hisseti. Kendince kurduğu planı uygulamaya çalışıyordu ve artık kendisini sakinleştiren ilaçlarını da almıyordu. Bu yüzden gerilen sinirleri ile Meriç’i var olan tüm gücünü kullanarak itti. “Boğacak mısın beni?” diye ona bağırarak arkasını dönüp uzaklaştı. Eniştesinin şaşkın bakışlarını da arkasında bırakınca adımlarını hızlandırdı. Meriç ise fazlasıyla sinirlenmişti kızın bu haline. Hemen annesine dönmüştü bu yüzden. Zaten arabadan inerken aralarında bir gerilim olduğunu fark etmişti. Belçim’e sarıldığında da anlamıştı bunu. Kızın bedeni kaskatıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD