Bölüm 7

2170 Words
Belçim tiyatro provasından çıktığında etrafındaki insanlarla neşeli bir şekilde sohbet ederken ait olduğu yerin orası olduğundan o kadar emindi ki… Onun gibi sahneye hayran ve sahne için çaba sarf eden insanlar! Aynı frekansta olmaları Belçim’in rahat hissetmesini sağlıyordu. Onlarla bir aradayken çok mutluydu. Böyle bir ortam bulamayacağını düşündüğü bir anda bu seçmeleri geçmiş ve bu ortama sahip olmuştu. “Belçim, biz bir yerlerde oturup kahve içeceğiz. Sen de gelmek ister misin?” diye soran kıza bakıp katılmak istediğini söylemek istedi ama bir yandan da koşarak Yiğit’e gitmek istiyor, tüm bu güzel gelişmeleri ona anlatmak istiyordu. “Gelirim tabi ama fazla kalamam…” diyerek kimseyi kırmadan her tarafa yetişebileceğine karar verdi. Genç erkeklerden biri ona gülümseyerek “Ne o yoksa baban mı kızar?” diye sorunca utanıp sıkılmak yerine sinsi sinsi sırıtıp “Hayır, randevum var,” diye cevap verdi. Yalan söylemiş de sayılmazdı. Yiğitle yaklaşık olarak her akşam randevusu vardı sonuçta. Grup yüksek sesle “Ooo!” diye bağırınca yüzünü elindeki senaryonun arkasına sakladı. “Anlayalım yani!” diyerek onu sürükledikleri kafede bir saat kadar oturup onlarla sohbet etti. Çoğu zamansa alışkanlıktan sadece dinledi ama aralarında yabancı kalmadı. Bu ona yeterdi. Bir saat sonra banka doğru yürürken attığı adımlar sanki yerden sekiyor ve onu bulutlara taşıyordu. Bastığı adımları hissetmiyordu. Tiyatronun bağrında yetişecekti. Eğer hayalleri gerçek olursa… Ki hayali babasını ikna etmekti. Gerisi hayalden öte başarıyla tırmanacağı basamaklardı. Belçim bir şeyi isterse yapardı. Böyle bir çevresi olursa, adı sayılır bir üniversitede bu işin üstadı bile olurdu. Hayalle gerçek arasında banka ulaştığında adamın çoktan gelmiş olduğunu gördü ve ayaklarını ileriye uzatarak onu rahat bir şekilde beklerken buldu. Yanına heyecanla çöktüğünde adam ona gülümseyerek “Hey!” dedi. “Bugün yüzün gülüyor!” derken ona doğru dönmüştü. Belçim adama takılmak için “Senin gibi yılın altı ayı somurtan biri değilim ben…” diyerek ayaklarını uzatıp esnetti ve sonbahar güneşi altında huzurla içini çekti. Çok mutluydu. Çok huzurluydu. Çok çok çoktu. Her şey çoktu. Yiğit kızın oyununu görüp “Bak bak!” dedi ve gülümsemeye devam etti. Adamın aklına hiç tiyatro kulübünün ilk günü gelmemişti. Sırıtan genç kız “Beğenemedin mi?” diye sorunca da üzerinde çok durmadan direkt konuya girdi Yiğit. “Kuzeninle düzelttin arayı sanırım. Neymiş kızın derdi?” Belçim’in aniden yüzü düştü. Yiğit de bunu fark edip rahatsız oldu. Kızın gülen yüzünün solması onu üzdü. Hatta ürküttü. Onun hep gülmesini istiyordu. Böyle bir gül gibi solmasını değil… Konunun kuzenine gelmesi Belçim’i üzmemişti. Germişti. Aralarındaki çözülemeyen problemler onu yüksek gerilim hattı gibi geriyordu. Kuzeni son zamanlarda çok tuhaf davranıyordu. Üzerine çok geliyor onu boğuyordu. Yiğit’in konuyu açması üzerine öncesinden beri devam eden yanlış anlaşılmayı düzeltmek için “Erkek,” dedi.   Yiğit yine onu güldürebilmek için “Ben demiştim sana erkek kavgası diye!” dedi sırıtarak. Oysa adamın içinden gülmek falan gelmiyordu. Bir erkek yüzünden kızın sorun yaşamasını istemiyordu. Hem de yüreği kabul etmek istemese de kendisi dışında bir erkek için sorunla karşılaşması… Yiğit inkâr yolunu tercih edip kıza takılmaya devam edecekti ki kızın sözleri karşısında dondu. “Hayır, sersem şey! Kuzenim erkek,” diyen Belçim adamın bir türlü anlamaması üzerine güldü. Kaşları çatılan Yiğit “Derdi neymiş?” diye sorarken sesi neredeyse gök gürültüsüne dönmüştü. Belçim’in yüzündeki gülümseme gölgelenince kızın üzerine biraz daha gitti. “Senden kötü bir şey mi istiyor yoksa?” “Hiç. Kuzen kavgası sadece…” diye mırıldanan kızın üzerine daha fazla gitmek istemiyordu ama hiç hoş kokular almıyordu. Üstelik kızın sesi de pek ikna edici çıkmıyordu. Konuyu dağıtabilmenin en kesin yolu en taze konuydu. “Tiyatro kulübü nasıldı?” diye sordu. Ani bir hızla aynı mutlu hallerine geri dönen Belçim bir kuş gibi cıvıldayarak “Bizim grubun hepsi çok tatlı insanlar! Çok eğlenceliler, role girmekte çok başarılılar ama sahne dışında inanılmaz keyifliler…” diye anlatmaya başladı. “Hepsi benim gibi genç zaten, az çok aynı yaşlardayız. Bazıları mezuna kalmış insanlar, tekrar başvuru yapacaklar.” Yiğit birden kendini çok yaşlı hissetti. Kızla aralarında belli bir yaş farkı vardı. Bunu dalga geçerek dile döktü. “Kırılıyorum ama ben yaşlı mıyım? Bunu mu ima etmeye çalışıyorsun?” Kahkaha atan genç kız “Bunu sen söyledin,” diyerek onu oltaya getirdi. Şaşkın şaşkın kıza bakıp kahkaha atan adam “Sen kimsin ve benim içimi döktüğüm o masum kıza ne yaptın?” diye sordu. “Yedim!” “Belli! Senin gibi bir cadaloz o kızı ancak ve ancak yemiş olabilir!” “Yiğit! Çok fenasın!” “Tatlım, sen hiç kendine baktın mı?” “Böyle yapacaksan anlatmıyorum!” diyerek kollarını göğsünde birleştiren Belçim dümdüz karşısına bakıp denizi izlemeye başladı. Yiğit farkında olmadan onun bu küskün hallerini kaç dakika izlediğini bilmiyordu. Sadece dalıp gitmek için denizden daha anlamlı bir manzara olduğunu düşünmüştü. Daha derin, daha temiz, daha ferah, daha huzurlu… Onunla alakalı her şey hep ‘daha’ ile başlamak zorundaydı sanki. Düşüncelerinden kurtulmaya çalışıp “Tamam bir daha bölmeyeceğim, anlat hadi,” dedi. Belçim nasıl hızla küsüp önüne döndüyse aynı hızla kollarını çözüp adama doğru dönmüş ve yine cıvıldamaya başlamıştı. “Başta bir klasikten gidelim dediler pratik oyun için…” diye cümlesine başlayan kızı elinde olmadan yine böldü. “Dur tahmin edeyim, Romeo ve Juliet!” Belçim şaşırarak “Nereden bildin?” diye sordu. “Klasik bir tiyatro oyunu için en klasik oyun bu çünkü…” “Bu kadar klasik olduğunu düşünmemiştim. Sen tiyatroyla ilgileniyor musun ayrıca?” Yiğit kızı gülümseyerek “Artık ilgileniyorum,” diye cevap verdi. “Hem ne malum belki karşımda geleceğin en iyi oyuncusu oturuyordur. Geleceğe yatırım yapmayı severim.” “Fırsatçı!” “İleri görüşlü olarak düzeltmek isterim.” Omuz silkip “Neyse, ben de Çehov’dan bir oyun seçelim dedim. Bir iki gün oyun incelemem lazım,” diyerek devam eden kızın alnı karışmıştı. Şimdiden hayatını nasıl organize edeceğini düşünüyordu. Bir yandan okul bir yandan tiyatro kulübü, öte yandan sınavlar… Bir de Yiğit vardı. Yiğit kızın endişelenip kaygı denizinde boğulmaya başladığını hemen anlayıp “Şişt… Hemen kendini kasmaya başlama. Sonuçta sabah okula gideceksin bundan kaçış yok, çıkışta tiyatro kulübüne gideceksin bundan da kaçış yok, sonra biraz okuduğun oyunları gözden geçirmen yeterli. Sonuçta ortak bir karar olacak bütün oyunları senin incelemene gerek yok. Ayrıca elindekileri buraya getirirsen birlikte inceleyebiliriz,” diyerek onu rahatlattı. “Haklısın… Ben en sevdiklerime bakarım olur biter. Sonra da yatmadan önce bir iki test çözerim. Zaten lise birden beri bu sınava çalışıyorum. Eksiğim yok belki fazlam bile vardır. Benim için bunu yapar mısın ki?” “Tabi ki yaparım! İşte oldubitti gördün mü? Kasmana gerek yokmuş!” “Hep senin ağzından çıkınca böyle kolay oluyor. Neden tüm hayatımı bir tam gün boyunca bana anlatmıyorsun?” Yiğit kahkaha atarak “Güzel bir totem taktiği ama şansını zorlama,” dedi. Yine dağılma vakitleri geldiğinde bu sefer Yiğit uzaktan adım adım kızı takip etti. En azından eve güvenli bir şekilde vardığından emindi. **************** Ses tonuna hâkim olamadan “Ne yaptın? Söylesene ne yaptın da böyle davranıyor?” diye sormuştu bağırarak. Genç adamın sinirden boynundaki tüm damarlar belirginleşmişti. Yüzü de git gide kızarıyordu. “Meriç!” Meriç babasının kendisini uyaran sesini umursamayıp devam etti. “Anne anlatsana!” “Meriç! Ses tonuna dikkat et!” Sevim Hanım kaşlarını çatarak tekrardan kendini tekli koltuğa bıraktı. Eniştesi de onun yanındaki koltuğa oturduğunda Meriç, ayakta dikilip hesap sormanın bir faydası olmadığını görünce o da kendini bir koltuğa bıraktı. Cevap bekleyen gözlerini de annesine dikti. Bugün evde bir şeyler olduğu bariz belliydi ve Meriç bunu öğrenmeden annesini rahat bırakmayacaktı. “Sabah sıkıldığı için öğlenden önce dışarı çıkmak istedi. Çok yalvarınca izin verdim. Parka gideceğini söylemişti. Sonra uzun süre gelmedi. Gidip kontrol etmek istedim orada yoktu siz gelmeden beş dakika önce geldi. Korktuğumdan üstüne fazla gittim sanırım. Kırdım onu. O yüzden öyle yaptı Meriç’e de.” Sevim Hanım başını ovuşturarak bakışlarını kaçırdı. İçinde bulundukları durum yüzünden son iki yılı diken üstünde geçmişti. Belçim’in hiçbir şeyi hatırlamaması için elinden geleni yapıyordu. Onu seviyordu, iyileşmesini isterdi ama onun iyileşmesi demek bütün hayatının değişmesi demekti. Her şey alt üst olurdu. Ayrıca koruması gereken bir oğlu vardı. Meriç oturduğu yerden kalkıp eve doğru yürüdü. Annesinin bilmediği şeyler vardı. Belçim dışarıya fazla merak salmıştı ve bunun sonu hayra alamet değildi. Ayrıca Belçim’in bugünkü tepkisi de normal değildi. Kesinlikle onda değişen bir şeyler vardı ve bir türlü bunun önüne geçemiyordu. Bu onu korkutuyordu. Odasına vardığında kapıyı kapatıp düşünmeye başladı. Belçim’i ve onun bu değişen tutumlarını uzun uzun düşündü. Bunun önüne nasıl geçebileceğini düşündü. “Aynı eskisi gibi olmaya başladın Belçim, aynı eskisi gibi. O asi kız gibi olmaya başladın. Karşı koyuşların aynı eskisi gibi…” Kendisini birinin duymayacağını düşünüyordu. Fakat bahçedeki tavrından ötürü hem onu kırdığı için hem de halasını, eniştesini ve Meriç’i şüphelendirdiği için özür dilemek isteyen Belçim, genç adamın odasına kadar gelmişti. Kapının kulpuna uzandığında Meriç’in konuştuğunu duydu. Eli dondu. Çünkü her yeni gün bir önceki günden çok daha fazla şey öğreniyordu geçmişine dair. Gizli gizli kapı aralıklarından, evdeki gerilimden, söylenen yalanlardan, suratların değişimlerinden, değişen tavırlardan… Tüm bunlar onu yavaş yavaş zafere götürüyordu.  Kapının kulpunu sıkı sıkı tutmaya başladı. Seviniyordu. Her yeni doğan gün bir sorunun cevabını veriyordu ona. Fakat korkuyordu da. Öğreneceği gerçeklerin büyüklüğünden korkuyordu. Bu gerçeklerin hayatını değiştirmesinden korkuyordu. Şimdiki gibi ayakta duramamaktan korkuyordu. Belçim kendini toparlayıp kapıyı tıkladı ve içeriden onay beklemeden odaya girdi. Onu görünce yattığı yerde doğrulan Meriç’e masumca gülümseyerek ilerledi. “Özür dilerim… Kuzen.” Meriç’in değişen bakışlarını görünce ‘kuzen’ kelimesinin de yasak kelime olduğunu fark etti. “Önemli değil,” derken yatağına ‘pat pat’ vurup yanına gelebileceğini gösteren Meriç’e gülümsedi ve istemese de yatakta onun yanına oturdu. “Annem senin için çok endişelenmiş.” İçini çekerek yaptığı yanlışın farkındaymış gibi davranan Belçim “Biliyorum, defalarca özür diledim,” diye mırıldandı. Elleriyle oynuyor ve saçıyla yüzünü gizlemeye çalışıyordu. Yaptığının bir hata olmadığını bildiği gibi halasının ya da Meriç’in üzülmesi veya onu merak etmesi de umurunda değildi. Yine de masum kızı oynamaya devam etti. Meriç onu çenesinden tutup kendisine çevirdiğinde kocaman gülümsedi. Her şey normalmiş gibi… “Sana değer veriyoruz, başına bir şey gelmesini istemiyoruz Belçim. Her şeyin sebebi bu…” diye fısıldayan Meriç o kadar ikna edici konuşuyordu ki bir buçuk yıldır bu cümleleri duymasa ilk baştaki gibi onlara kanıp susup otururdu. Fakat herkesin de farkında olduğu gibi artık eski kız değildi ve asla bir daha o kıza geri dönmeyecekti. “Biliyorum Meriç…” * Bir tarafta karşısındakini kandırmak, onu parmağında oynatabilmek için elindeki tüm hünerleri kullanan bir kızın tiyatrosu oynuyordu evde öteki yanda ise bir kadının kocasından sakladığı sırların hesaplaşması vardı. Ev bölünmeye başlıyordu. Gerçekler saklandıkları yerde sabırsızlanıyorlardı. Kader büyük adımlar atıyordu. Küçük çıtırdamalarla başlayan bir deprem ufukta gözükmeye başlamıştı. Kader ağlarını acımasızca örerken tüm planlardan habersiz yeni bir senaryo yazıyordu. Değiştirilemez, ekle, çıkarma yapılamaz bir senaryo. Sevim Hanım’ın ensesinde terler birikmişti. Kocasına hesap vermek şu dünyada yaptığı en zor şeydi. Kocası kendisinden yedi yaş büyüktü. Aşk evliliği yapmışlardı. Murat Bey akıllı, dürüst ve kararlı bir insandı. Yıllar önce kurduğu küçük işletmesini zamanla büyütecek iradeye ve kudrete sahipti. Son bir buçuk yıldır karısındaki değişimi gözlemliyordu. Gözünden hiçbir şey kaçmıyordu ama susuyordu. Doğru zamanı bekliyordu fakat karısı bir türlü ona anlatmıyordu. Onu bu denli yıpratan şeyi kendisi ile paylaşmıyordu. “Neler olduğunu bana artık anlatmanı istiyorum Sevim. Olayların odak noktası belli. Belçim. Fakat olay nedir? Bu kızın neden geçmişini hatırlamasına fırsat vermiyorsun? Ne saklıyorsun? Kıza yazık değil mi?” diye sorarken ses tonundaki yakarış karısının yüreğini parçaladı. Hepsine yazıktı. En çok da Belçim’e ama yapacak bir şey yoktu. Murat Bey oturduğu yerden kalktı ve camın önünde duran karısının yanına gitti. Onu kendisine çevirip kaygıyla dolan gözlerine baktı dikkatle. “Anlat bana Sevim. Neler oluyor?” Sevim Hanım’ın gözleri dolmuştu. Artık bu yük ona ağır geliyordu. Saklamaktan, kaçmaktan, bir şeyleri kontrol altında tutmaktan yorulmuştu. Kocasının kollarının arasına sığında ve fısıldayarak anlatmaya başladı. Ağzından çıkan her kelime, her cümle ile kocasını ne kadar şaşırttığını bilerek devam etti. Tüm her şeyi anlattıktan sonra Murat Bey’in rengi solmuştu. Çenesini kasmaktan dişleri ağrımaya başlamıştı. Sevim Hanım kocasının tepkisini beklerken kafasını yere eğdi ve kocasının söylediklerine de hak verdi. Murat Bey “Tüm bunları saklayamayız Sevim. Belçim elbet öğrenecek. Yer, gök yeminlidir ve iki kişinin bildiği de sır değildir. İlla ki bir yerden açık vereceksiniz. Anlatmalısın,” diyerek karısının aynı tutumla karşı koymasına engel olmak istedi. “Anlatamam, buna gücüm yok Murat. Yapamam. Biri oğlum, öteki yeğenim.” Murat Bey olayı tüm detaylarıyla anlatılmadığının bilincinde değildi. Bu yüzden “Belçim’i bir ömür boyu cam fanusta saklayamazsın. Buraya da kapatamazsın. İlaçlarla da uyutmazsın. Bir yerden sonra her şey arapsaçına dönecek. Düğümlenmeden çözmeliyiz bunu,” diye ısrar etti. Sevim Hanım kocasının gözlerindeki kararlılığı görüyordu. Cesareti de öyle. Ona bu yüzden hayrandı. Böyle zor bir zamanda bile iradeli davranabiliyor, doğru olanı yapabiliyordu. Fakat onun kendisine güveni yoktu. Şimdiye kadar sakladıkları yüzünden Belçim’in ona düşman olmasını istemiyordu ve gerçekleri öğrendikten sonra bu düşmanlığını oğluna da besmelesinden korkuyordu. En çok da oğlunun zarar görmesinden korkuyordu. Onu koruyamamaktan, ailesinin dağılmasından… Bu yüzden gerçeklerin bir kısmını kocasına anlatmadığı için birazcık bile pişmanlık duymuyordu. İçini çekerek tekrardan camdan dışarı bakmaya başladı. Bu düğümü çözmenin bir yolu yoktu. Murat Bey de karısının tekrardan karamsarlığa düştüğünü fark etmişti. Arkasından ona sarıldı. “Her şey geçecek, tekrardan mutlu olacağız. Daha fazla kendini yıpratma Sevim. Seni böyle görmeye dayanamıyorum.” Kadın gözlerini korkuyla yumarak “Umarım…” diye fısıldadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD