Bölüm 8

2046 Words
Yiğit’in asistanı Zeynep genç adamın karşısına geçmiş heyecanlı bir ilkokul öğrencisi gibi bulduğu bilgileri tane tane adamın önüne sıralıyordu. “1993 doğumlu Belçim Korhan ile ilgili ilk bulgularım elbette nüfus kayıtlarındaki bilgiler. 7 Temmuz günü Beşiktaş’ta doğmuş. Doğma büyüme İstanbul. Ailesi de İstanbullu zaten. Evleri-” Yiğit asistanı Zeynep’in sözünü kesip “Biliyorum, bu kısmı geçebilirsin,” diyerek ona daha da hızlı anlatması gerektiğini laf altından vurguladı. Zeynep Yiğit’in dikkatli bakışları altında anlatmaya devam etti. Arada elindeki belgelerden de yardım alıyordu. “İlkokula kendi semtinde gitmiş. Liseyi Kabataş’ta bitirmiş. 2011 yılında –yani sizin demenizle ortadan kaybolmadan önce- üniversite sonuçları açıklanmış. Marmara Üniversitesi- İç mimarlık bölümünü kazanmış.” Yiğit tekrardan araya girme ihtiyacı hissetti. “Üniversiteyi kazanıp kazanmadığını bilmiyordum. Ya da hangi bölümü kazandığını. Zaten dediğim gibi o ara ortadan kayboldu ve onu geçtiğimiz haftaya kadar hiç görmedim,” diye araya girdiğinde bir yandan da alnını ovalıyordu. Bütün gece yine kızı düşünmüştü. Uykusuzdu ve yoğun geçen bir günün arasına yine onu sıkıştırmak başını ağrıtmıştı.   Zeynep elindeki kâğıtlardan birine bu ayrıntıyı da not aldı. Gözündeki gözlükleri geriye itip bakışlarını tekrardan Yiğit’e dikti. Adamın bu derece detaylıca ilerlediği bu araştırma onun için de önemliydi. Çünkü tek hatasında Yiğit Bey’in takdirini kaybederdi. Dört yıldır onunla çalışıp birçok başarıya imza atmaya alışmıştı. Bu işi bırakmak veya bu işten uzaklaştırılmak gibi bir niyeti yoktu. Bu yüzden titiz bir çalışma yürütmeye çalışıyordu. Zaten kendisinin dikkatini de çekmişti bu konu. “Peki, devam et Zeynep…” Zeynep tekrardan sözün kendisinde olmasından ötürü boğazını temizledi ve devam etti. “Buraya kadar durum bu. Yerleştirme sonuçlarından sonra Belçim Hanım’ın kaybolduğunu tespit ettik. Şimdi bunu araştırıyorum. Oturduğu çevreye araştırma yapmaya gideceğim çünkü elimdeki kaynaklardan bir sonuç alamadım. Ailevi durumuna girecek olursam: Annesi Belgin Hanım babadan zengin biriymiş. Beşiktaş’taki evlerini de Belgin Hanım’ın babası tarafından düğün hediyesi olarak verilmiş. Belgin Hanım’ın mesleği öğretmenlik. Belçim Hanım’ın babası Nazım Bey ise mühendis. Ailesinden geriye bir tek Sevim Terim kalmış. Annesi ve babasını evlenince kaybetmiş. Kız kardeşi şu anda Murat Terim ile 25 yıllık evli bulunmakta. Meriç adında bir oğulları var. Murat Bey’in mesleği mali müşavirlik, bürosu var ama aynı zamanda başarı bir işletme sahibi.  Nazım Bey’e geri dönecek olursak, şu anda kendisi yurt dışında. İyi bir geçmişi olan büyük bir şirkette çalışıyor. Belçim Hanım’ın ablası Buket Hanım 1990 Beşiktaş doğumlu. Hemşire. Erkek kardeşi Tekin Bey, 1999 Beşiktaş doğumlu. Öğrenci.” Zeynep elindeki kâğıtlara şöyle bir baktıktan sonra yerinde kıpırdandı. Son bilgiler çok çelişkili ve karışıktı. Bu yüzden elindeki bilgileri toparlayıp Yiğit Bey’in karşısına çıkmak istiyordu ama adam çok meraklı ve sabırsızdı. Yiğit merakla ve sabırsız bir ses tonuyla “Çıkar ağzındaki baklayı Zeynep. Sorun nedir?” diye sorduğunda daha duymadan kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. “Size verebileceğim son bilgiler çok kafa karıştırıcı. Çelişkili.” “Söyle bakalım.” Yiğit gelecek haberin üzerinde yaratacağı etkiyi kaldırabilmek için sırtını koltuğuna yasladı. Fazlasıyla gerilmişti. Zeynep daha fazla uzatamayacağını bildiği için derin bir nefes alıp bir çırpıda son bulgularını da adamla paylaştı. “Belçim Hanım’ın annesi, ablası ve kardeşi ölmüşler. Yani nüfus kayıtlarında öyle gözüküyorlar.” Zeynep gözlerini Yiğit’ten ayıramıyordu. Adamın suratında ilk defa şok ifadesi görüyordu. Hatta dudakları bile birkaç santim aralanmıştı. Yiğit ise gerçekten derin bir şok yaşıyordu. “Nasıl yani, emin misin?” diye sorarken bile ses tonu şüpheli çıkıyordu. Böyle bir şey vardıysa kız ona neden söylememişti. Bir de üzerine her şeyi sormuştu ona. Neler oluyordu böyle? Zeynep tekrardan önündeki kâğıtlara baktı, yüzünü kahverengi saçlarının arasına saklamak istedi. Kendisinin de kafası karıştıktı. Doğru kişiyi araştırıp araştırmadığından emin olmak için defalarca farklı yollara başvurmuştu ama sonuç buydu. O zaman ona göre Yiğit Bey’in anlattıklarında bir eksiklik vardı, patronu her şeyi tam bilmiyor olabilirdi. Tekrardan kafasını kaldırdığında Yiğit’i ofisin geniş camlarının önünde buldu. Yiğit arkasını dönmeden, “Tamam Zeynep, elindeki araştırmayı tamamladıktan sonra tekrardan bir toplantı yapalım,” diyerek kıza çıkması gerektiğini kibarca ifade etti. Zeynep mesajı almıştı. “Peki, efendim,” diyerek odadan sessizce çıktı. Masasının başına geçtiğinde yapılacakları listelemişti bile. Bu hikâye ciddi anlamda dikkatini çekmişti. Belki de dikkatini çekmesinin sebebi Yiğit Bey’in bir kadını bu denli araştırmasından kaynaklanıyor olabilirdi. Belki de gazetedeki haberler doğruydu. Belçim Korhan denilen kadın onu avucunun içine almış olabilirdi. Zeynep başını sallayarak düşüncelerinden kurtulup yapması gereken işlere odaklandı. Gözlerini bilgisayarının ekranına dikerken tek düşündüğü araştırmasının sonucuydu. Yiğit Başaran bunu çoğu zaman yapardı. Önce rakiplerini iğneden ipliğe araştırırdı. Zeynep’in de ona çanak tuttuğu söylenebilirdi. Çünkü işe girdiği günden beri elinin altındaki kaynakları Yiğit’in önüne korkusuzca dökmüştü. Rakiplerini, meslektaşlarını, dostlarını, düşmanlarını… Herkesi tanımak istemek genç adam için ihtiyaç haline gelmişti. Ama ilk defa bir kadını böylesine derinlemesine araştırıyorlardı. Bu Zeynep için de yeni bir durumdu. Çünkü adamın hayatında onu tanıdığından beri düzenli bir kadın olmamıştı. Tek gecelik ilişkisine de hiç şahit olmamıştı. Gülümseyerek araştırdığı kadının fotoğraflarına baktı. Eğer bu kadın o kadındıysa… Yiğit Bey’in neden böyle olduğunu anlamak güç değildi. Kadının bakışları bile beklemeye değerdi. Fotoğraftaki gülümseyen yüze bakan Zeynep “Hadi Belçim Korhan, söyle bana… Ne oldu sana?” diye fısıldadı. * Belçim yeni bir güne yine halasının dayattığı haplarla uyandı ve bu sefer kurtulması o kadar kolay olmadı. Halası hapları içtiğinden emin olmak istiyordu ve Belçim’in onu başından savması bir saat boyunca farklı farklı konulardan konuşup halasının aklını karıştırmakla mümkün olmuştu. Halası odadan çıkınca artık yanından – Yiğit yüzünden- ayırmadığı telefonu çaldı. Arayan babasıydı. Belçim bir müddet telefona baktı hatta o kadar uzun süre baktı ki telefon kapandı ve tekrardan çaldı. Bu sefer hızlı davranıp telefonu cevapladı. “Belçim? Kızım?” Belçim babasının sesini iki hafta sonra tekrardan duyunca duygulandı. Sığınabileceği en güvenilir liman babasıydı ona kalsa ama babası yanında yoktu. Zorunluluk diyordu babası buna ama Belçim’e göre babası ondan kaçıyordu. Bunları düşünerek babasını yanıtladığında sesi çatladı. Gözleri çoktan dolmuştu bile. Bir saat boyunca babası ile konuştu. Kimi zaman kendini tutamadı ve ağladı kimi zaman ise babasından tutamayacağını bildiği sözler aldı. “En yakın zamanda geleceksin, söz mü?” Babası karşıdan derin bir nefes aldı ve cevapladı kızın. “Söz!” “Yemin et?” Nazım Bey durakladı. Kızı bu kadar ısrarcı değildi ve telefon görüşmeleri de ilk kez bu kadar uzun sürüyordu. Kızında bir değişiklik mi vardı? Ayrıca kızı o kazadan önce de verdiği sözleri ‘yemin et’ diyerek garantilerdi. Tamamen kafası karışan Nazım Bey farkında olmadan kızını eskisi gibi cevapladı. “Yemin ederim bir tanem!” Belçim telefonu kapattıktan sonra hızla giyinip aşağıya indi. Merdivenlerden sessiz bir şekilde inerken korkuluğun üstüne çıktı ve aşağıya kayarak indi. Tam halasına yüzündeki kocaman gülümse ile selam verecekken halasını sırtı ona dönük bir şekilde telefonda konuşurken buldu. Geldiğini duymamıştı bile. “Ne değişikliği ağabey? Her şey aynı. Değişen hiçbir şey yok. Evet, haplarını da düzenli alıyor. Kesinlikle eminim. Psikologu da aynı tedaviyi uyguluyor.” Belçim halasının babası ile konuştuğunu hemen anlamıştı. Zaten evin bir köşesinde böyle gizli gizli konuşmalar gerçekleşiyorsa konu kesin kendisi oluyordu. Bu artık kural gibi bir şeydi. Belçim de merdiven boşluğuna inip halasını dinlemeye başladı. “Hiçbir şey hatırlamıyor. Sana öyle gelmiş olmalı. Ama seni çok özlüyor. Ne zaman geleceksin?” Halası ve babası bir müddet daha konuştuktan sonra telefon kapatıldı. Belçim saklandığı yerden çıkarak odasının yolunu tuttu. Yiğit ile ilgili sağlam bilgi alabileceği kimse yoktu, bunu babasının halası ile yaptığı konuşmadan anlamıştı. Hiçbir şey hatırlamasını istemiyorlarsa böyle bir konuda da yardımcı olmazlardı ona. Belçim odasını arşınlarken Yiğit ile ilgili bir şeyler hatırlamaya çalıştı ama başaramadı. Kendini zorladığında başı ağrıyordu. Midesi bulanıyordu. “Yiğit’e güvenmekten başka çarem yok.” Onu birkaç görüşmede tarttıktan sonra her şeyi ona anlatma kararı aldı. Başka bir seçeneği yoktu. Tüm yollar Yiğit’e çıkıyordu. Ailesinin oynadığı tiyatroda çıkış diye bir şey yoktu. Sil baştan, tekrar başa! * Akşam yemeği fazlasıyla sessizdi. Belçim artık duruma göre davranıyordu. Yani o da artık bu tiyatronun bir parçasıydı. Figüranlıktan çıkmış bir oyuncu olarak o masada oturuyordu. Her hareketi tartan, her cümleyi irdeleyen, her bakışı kaydeden bir makineyi oynuyor olabilirdi ya da bir ajanı, belki de masumu canlandırıyordu. Her ne olursa olsun uyum sağlamasının tek sebebi geçmişini öğrenmek istemesiydi. Hatırlamak istiyordu. Gerekirse saf rolünü oynardı, gerekirse sinsi bir yılan, belki fahişe kılığına girmiş bir polis, bazen uyuşturulmuş bir beyinsiz… Ya da kurgunun katil uşağı. Meriç, Belçim’i izliyordu her yemekte olduğu gibi. Genç kız ara ara kaşlarını hafifçe çatıyor ara ara dudaklarını kıvırıyordu. Sesi çıkmıyordu ama yüzü konuşuyordu resmen. Bazen göz göze geliyorlardı. Normalde olduğu gibi gözlerini kaçırmıyor aksine ela gözlerini kendi yeşil gözlerine dikerek bir şeyler arıyordu. Meriç böyle durumlarda gözlerini kaçıran taraf oluyordu. Çünkü kızın gözlerinde bulacağı şeylerden korkuyordu. Sevim Hanım ve Murat Bey ise tamamen farklı diyarlarda başka düşüncelere dalmışlardı. Bu arapsaçının içinden nasıl çıkacaklarını planlıyorlardı. Bir kurtuluş arıyorlardı. İki tarafı da kırmadan, incitmeden, zarar vermeden çıkılabilecek bir yol. Varsa tabi! * Belçim odasındaki küçük balkona çıktı. Geceyi süsleyen binlerce yıldıza bakarak düşüncelere daldı. Yıldız olmak istiyordu o anlarda. Lacivert gökyüzünde bembeyaz bir yıldız sadece. Tek görevi parlamak olan, herhangi birinin gözleri parlayarak izlediği bir yıldız.  İşi bitince büyüleyici bir şekilde gökyüzünden kayıp giden, o kayıp giderken birinin dilek tuttuğu bir yıldız. Ve sonsuza kadar kaybolan bir yıldız. O bunları düşünürken aynı gökyüzüne bakıp onu düşünen iki kişi vardı. İki kalp de onun için atıyordu. Onun için savaşan birer şövalye olmak isteyen iki kalp. Onun gülümsemesine sahip olmak isteyen iki kalp. Onun için her şeyi yapmaya razı olan iki, deli ve âşık kalp. Belçim yatağına uzandığında telefonunun yanıp sönen ışığı dikkatini çekti. Telefonuna gelen mesajı açtığında yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. “Gökyüzündeki yıldızlar bana seni hatırlatıyor. Onlar kadar parlak, onlar kadar büyüleyici ve onlar kadar yakın gözüküp uzak kalabilen seni. Nasılsın?” Belçim mesajın gönderiliş dakikasın baktığında cevap vermek için gecikmediğine sevindi. “Keşke yıldız olabilsem! İyiyim, ya sen?” Onunla neredeyse aynı dakikalarda aynı konu üzerine düşünebilmiş olmaları üzerinde duramadan tekrardan mesaj geldi. ‘Telefon başında mı bekliyordu ki?’ diye düşünerek gülümsedi. Yüzündeki gülümseme her geçen saniye daha da büyüyordu. Yiğit buydu işte. Onu saniye kadar kısa bir sürede mutlu edebiliyordu. Onu alıp başka diyarlara götürüyordu. Her şeyi hatırlayabileceği gerçek diyarlara. “O ne demek şimdi? Yani ‘keşke yıldız olabilsem’ derken? Ben de iyiyim.” “Bilmem. Güzel bir duygu olsa gerek! Milyarlarca uzaktan, parlamak ve ışığı sönünce sonsuzluğa sürüklenmek. Yok olmak.” Belçim mesajı gönderdiğinde fazla detay verdiğini düşünüp korktu. Umarsızca sırlarını açık etmek istemiyordu. Haklıydı da. Çünkü Yiğit bu mesajdan binlerce anlam çıkarmıştı. Sabaha kadar mesajlaşıp uykuya daldıklarında güzel ve parlak yıldızlar, yerlerini onlardan daha parlak ve daha büyüleyici olan sıcak güneşe bıraktı. * Sabah kahvaltısı önceki güne nazaran daha keyifli geçti. Mevsim tamamen değişmiş, Haziran ayı ile gelen bunaltıcı sıcaklarla insanlar serin yerlere akın etmeye başlamışlardı. Halasının planlarına göre bir ay sonra onlar da tatil için farklı bir yere gidebilirlerdi. Belçim için ise bu fikir çok saçmaydı. Bir kere yaşadıkları ev İstanbul’un en güzel yerindeydi. Evin sıcaktan etkilenmeyecek şekilde tadilat ettirilmiş olması nedeniyle sıcak bahane edilmiyordu. Yani tatil için amaçlanan bütün şartlar yerindeyken boşuna para harcamak için tatile çıkılmasına gerek yoktu. Tabi tüm bunları söylediğinde şaşkın bakışların hedefi olmuştu ve biraz fazla konuşmuş olmanın cezasını çekiyordu. “İstemiyorsun yani?” diyerek onu fikrini teyit etmek istedi Sevim Hanım. Belçim ne derlerse yapan bir kızdı. Fikirlerini böyle açıkça sunmasına sevindi ama bu da onun eski bir özelliğiydi. Bir yandan sevinirken bir yandan da korkmak Sevim Hanım’a artık ağır gelmeye başlamıştı. 40’lı yaşlarının ortalarına doğru ilerliyordu büyük bir hızla. Yaşadıkları kalbini kat kat yaşlandırmıştı sanki. “Yani ben istemiyorum diye sizi de bundan mahrum bırakacak değilim. Siz istiyorsanız gidebilirsiniz. Evde çalışanlarla kalırım ben de, hem haftalık doktor kontrollerimi de ihmal etmiş olmam.” Belçim tabağındakileri bitirmeye çalışarak konuşuyordu. Çayından aldığı yudumlarla gayet doğal bir tavır sergilemeye çalışıyordu. Onları başından savabilmiş olsa ne güzel olurdu! Bir süre daha devam eden tatil konusundan sonra masadan kalkıldı. Murat Bey beraberinde Meriç ile birlikte işe gitti ve Sevim Hanım da bahçesine daldı. * Belçim küçük bir not kâğıdına “Dolaşmaya çıkıyorum, vitrinlere bakmak istiyorum biraz. Yanımda telefonum var!” yazdıktan sonra bu kâğıdı anahtarlığa koydu. Halası eve girdiğinde bu notu görecekti. Ona gözükmeden evden çıkmak istiyordu. Ona yakalanırsa ondan bir ton öğüt dinleyecekti. Kimseden izin almak istemiyordu. Bu yüzden bu emrivakilerini giderek arttırmaya başladığının farkındaydı. Yavaş yavaş bu değişime alışmasını bekleyemezdi ailesinin. Hiçbir şey için ‘yavaş’ sıfatını kullanamazdı bundan sonra. En erken, en çabuk şekilde sonuca ulaşmak istiyordu.   Çantasını sıkı sıkı tutarak dışarı adımın attı ve hiç durmadan sahile doğru yürümeye başladı. Evden biraz uzaklaştıktan sonra da çantasından cep telefonunu çıkardı. İlk ezberlediği numarayı rehberde buldu ve arama tuşuna hiç düşünmeden bastı. İlk çalışta açılan telefon yüzünü güldürmüştü.   “Yiğit?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD