Anılar girdabı onu ansızın yakalayıp tepki verebilecek kadar kontrolünün dışında bedeninde hüküm sürmeye başlamıştı. Gözünün önünde sıcak bir hatıra oynamaya başladığında sanki televizyon izler gibi dalıp gitmişti.
*
“Hadi Yiğit! Bu kadar zor olamaz! Hem bugün ne istersem sorabileceğimi söylemiştin!” diyerek ısrar eden genç kız üzerindeki üniformasının üstten iki düğmesini açmıştı. Sıcaklar geldiği için daha rahat giyinme arzusuyla okul çıkışında eve gelene kadar kollarını sıyırıyor, düğmelerini açıyor ve saçlarını başının tepesinde topuz yapıyordu. Yaklaşık olarak her gün Yiğit ile her zamanki banklarında buluşuyordu. O okulundan ve tiyatro kulübünden bahsediyordu kısaca Yiğit de iş konusundaki çektiği stresi, yaşadığı baskıyı… Ona iyi geliyor olmak Belçim’i mutlu ediyordu. Yiğit’in iyi olmasının sebebi olabilmek için adeta yarışıyordu. Hayatındaki karmaşık durumlara rağmen kendisini onun iyi olmasına adamıştı. Bu yüzden neşeyle adamın yüzüne bakarken onun ne zaman pes edeceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Almaktan çok vermeye alışmıştı.
Yiğit keyifli bir gülümsemeyle “Çok fenasın, benim bir özelim var, farkındasın değil mi?” diye sorarak geçiştirmeye çalıştı. Bir araya geldiklerinde işyerindeki bir sorundan bahsetmişler kısa bir süre sonra konu dağılmış ve Yiğit de rahatlayarak muhabbetin seyrine kendini kaptırmıştı. Hiçbir kadın bunu başaramazdı. Annesi bile.
Belçim kaşlarını alayla havaya kaldırıp “Allah aşkına parfüm kokun madem bu kadar özel, neden her sabah onu üzerine boşaltıp milleti günaha sokuyorsun?” diye sorduğunda ağzından çıkan soruya kendi bile inanamamıştı. ‘Eh be Belçim! İlanı aşk etseydin?’ diye düşünüp hayıflanırken onu izleyen adamın bakışları altında kıpkırmızı kesilmişti. Onu tamamen minik bir arkadaş olarak gören adama fazla cüretkâr bir yaklaşım sunmuştu. Ne gerek vardı şimdi buna?
“Demek insanları günaha sokuyorum…” diye mırıldanan Yiğit kızın yüzüne gelen saçları uzanıp kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Unutma ki bugün benim doğum günüm. Benim mutlu olmam lazım, köşeye sıkışmış gibi hissetmem hoş olmaz,” diye mırıldandı. Hala itiraz ediyor, altta kalmamak için mücadelesini sonuna kadar sürdürüyordu.
Yiğit inatçı kıza biraz daha yaklaşıp parlak gözlerinin içine doğrudan bakarak kızın aklını başından aldı. Ondan yayılan mis gibi kokuyu içine çekerek gözlerini biraz kıstı. Tekrar açtığında Belçim’in heyecandan dudakları araladığını görmüştü. Gülümseyerek “Hilfiger, Freedom!” diye fısıldadı ve aniden geri çekildi. Kız heyecanlı hallerinden kurtulup “Zafer,” diye cevap verdi sinsice sırıtarak. Oysa zafer falan umurunda değildi. Adamın üzerindeki etkisini kışkışlayabilmek için abartılı tavırları seçmişti.
“Bir daha benden böyle bilgi koparamayacaksın Belçim Korhan, senin de taviz vermen gerekecek!” diyerek kıza sataşan Yiğit onun keyifle güneşin altında oturup denizi seyretmesini izlerken kalbinin yumuşacık olduğunu hissediyordu. Yalnızca öylesine stresli günler geçiriyordu ki kızın içine ne denli işlediğinin farkında değildi.
*
Yiğit kısacık bir an arabayı sürerken geçmişin tozlu rafları arasında sıcak anılarının içinde kaybolmuştu. Kızın parfümünün ismini söylemesi üzerine “Unutmamışsın!” diyerek güldü. Belçim adamın parfüm markasını ve türünü nasıl bildiğini bilmiyordu. Dilinden dökülen sözcükler ondan izin almıyorlardı. Bildiklerini hemen döküyorlardı ortaya. Bedeni her şeyi hatırlıyordu sanki ama kendisi hiçbir şey hatırlamıyordu. İçinde yükselen hiddetle Yiğit’e bağırıp çağırmak istedi. Hayat sanki koskoca, derin ve karanlık bir gardırop gibiydi. İçinden kıyafetleri alıyordu ama asla neye elini attığını göremiyordu. Neyi çekip çıkardığının farkında değildi. Bazen doğru yapıyormuş gibi hissediyor bazense sanki kendini kandırmaktan ötesine geçemiyormuş hissine kapılıyordu. Bu anı gerçek miydi değil miydi? Dokunup hissedebilecek kadar gerçek olan bu şey… Geçmişteki o heyecanının tadını bile alabiliyordu neredeyse. Hayal görmüş olamazdı, rüya hiç olamazdı…
Aniden “Arabayı durdurur musun?” diye bağırdığında gırtlağında bir baskı hissettiği için nefes alışverişleri değişmişti. Belçim emniyet kemerini hızla çözüp duran arabadan kendini dışarıya attı. Derin derin nefesler almaya çalışıyordu ama bir şeyler öğrenmenin veya hatırlamanın getirdiği heyecanla kasılıp kalıyordu ve her seferinde daha da kötü tepkiler veriyordu. Dengesi allak bullak olmuştu. Görüşü bulanıklaşmaya başladığında Yiğit onu kollarının arasına aldı. Kız onun kokusunu duyumsamaya başlayınca nefes alıp vermeye çalışmaktan vazgeçti ve bekledi. Adam saçlarını okşayıp onu kucağında bebek gibi sallarken normale dönmeye başladığını hissetti. Nihayet kendine geldiğinde Yiğit ona bir ninni mırıldanıyordu.
Yiğit kıza ne olduğunu anlayamadan onun etrafında pervane olmaya başlamıştı. Onu sakinleştirebilmek için ezbere bildiği melodiyi mırıldanırken kalbi korkudan küt küt atıyordu.
“Güneş ışıtsın
Yıldızlar gibi parlasın
Yağmurlar yağsın
Ay seni yansıtsın
Yalnızca seni
Rüzgâr essin
Saçların karışsın
Bebeğim hiç solmasın
Gözlerinin rengi…”
Belçim başını biraz kaldırıp adamın gözlerine baktı. Büyük bir cadde üzerinde durmuşlardı ve yolun kıyısını deniz takip ediyordu. Yiğit kızın oturduğu koltuğa oturmuş onu da kucağına çekmişti. Arabanın kapısı açıktı ve kızı sakinleştirmeye çalışırken söylediği ninniyle denize dalarak oradan uzaklaşmıştı. Çocukluğuna dönmüştü. Annesinin ona sarıldığı gibi sarılmıştı kıza, annesinin ona söylediği gibi söylemişti ninniyi. Babasının evi terk ettikten sonraki anılar, hepsi taptaze duruyordu aklında. Unutmamıştı. Kimi zaman unutmamak için çaba sarf etmişti, nefretinin ateşini körükleyerek. Kimi zaman ise unutamadığı için kafasını parçalamak istemişti. Sonuç hep aynıydı. Annesi babası gittikten sonra ayakta durmuştu. Ama Yiğit her şeyi görüyordu. Güneş ısıtmıyordu, yıldızlar parlamıyordu ve yağmur yağmıyordu. Biricik annesinin gözlerinin rengi solmuştu. Yalnızca kendisi için ayakta durmuştu o andan sonra. Yalnızca kendisi için.
*
“İstemiyorum seni artık! Anla bunu! Bana ayak bağı olmaktan vazgeç!” diye bağıran adam etrafa eşyalar saçarak deri bavuluna birkaç parça eşya sıkıştırdı. Yiğit kapının aralığından anne ve babasını izlerken sessiz sessiz ağlıyordu. Elinden başka bir şey gelmiyordu.
“Sensiz ne yapacağız Kenan? Yiğit ne olacak? Hiç bunları düşündün mü?” diye soran annesinin sesi son kısma doğru bir çığlık şeklinde yükselmişti. Annesi de ağlıyordu ama daha çok isteri krizi öncesi bir ağlama gibi kesik kesikti.
“Yiğit benim oğlum ama bu evliliğe onun için bile katlanamayacağım artık!” diyerek bavulun ağzını sertçe kapatan adam kadına son bir kez olsun bile bakmadan odadan çıktığında oğluyla göz göze geldi.
Küçük çocuk bakışlarını kaçırıp odasına kaçtığında adam yalnızca kısa bir süre oğlunun arkasından baktı. Sonra daha fazlasına tahammül edemiyormuş gibi suratını buruşturarak evi terk etti.
Yiğit saatlerce ağlamış, annesinin ağlama seslerini, sinir krizi geçirerek evi dağıtma gürültülerini dinlemiş ve daha çok ağlamıştı. Küçücük bir çocuk olarak kaldırabileceğinden daha fazla yük binmişti omuzlarına. Annesi için hep iyi biri olmalıydı. Uslu durmalı, çok çalışmalı, onu üzmemeli, onu bir daha ağlatmamalı… Mükemmel olmalı. Onu korumalı... Bir de babasını unutturmalıydı. Bunun mümkün olmayacağını o zamanlar kavraması çok zordu. Anladıktan sonra umutsuzca annesini o gri anıların arasında bırakmıştı. Kurtulmak istemeyen birine ne kadar yardımcı olabilirdi ki? Bazen annesinin bir kez daha âşık olup evlenmesini dilerken buluyordu kendini ama ya aynı şeyleri tekrar yaşarsa diye düşünüp bundan vazgeçiyordu. Yıllarca birbirlerine yetmeye çalışıp bunu başaramadıkça köşelerine çekilerek geçirmişlerdi günlerini ikisi de. Babasıyla ise birkaç kez görüşmüş sonra iletişimi kesmişti Yiğit. Adam tercihini yapmıştı. Yiğit onun da önüne geçemeyeceğini biliyordu. Zaten babasının önüne dikilip ben de buradayım, senin oğlunum diyemeyecek kadar gururluydu. Kendisi görmek istiyorsa görürdü istemiyorsa Yiğit asla yalvaracak değildi.
*
Belçim kendisine gelince sessizce beklemişti. Yiğit’i daldığı karanlık dehlizlerden çıkarması mümkün değildi zaten. Adamın kokusunu içine çekerek ona sarılmıştı. Aynı onun yaptığı gibi hafifçe sallanarak onu kurtarmaya çalıştı. Adamı bu hale getirenin kendi mini atağı mı yoka başka bir durum mu olup olmadığını merak etti. Güvendiği adamı tanıyordu ama hatırlayamıyordu. Ona inanıyordu ama eskiden inandığı zamanlar var mıydı? Haberi yoktu. Tek bildiği Yiğit’ten başka sığınacak limanı olmadığıydı. Eğer o da onu bırakıp giderse Belçim kaybolurdu. Bir dünya bilinmezliğin içinde, bir sürü olasılığın içinde yapayalnız kalırdı. Bu ihtimal onu ürkütünce titredi. Genç adam bunu fark edip nihayet kendine gelince bir süre daha birbirlerinin kollarında kalmayı tercih edip zamanın durmasını dilediler. Tekrardan yola koyulduklarında ne Yiğit kızı, ne de Belçim onu sorguladı. Zaten onu doktora götürüyordu. Her şeyi orada öğrenecekti. Kızın da konuşmaya mecali yoktu. Boş boş dışarıyı izlerken kendisine kızdı. Onu sakinleştirmeye çalışırken alenen kendisini nasıl anıların arasına atmıştı. Bunu nasıl yapardı. Kendi bilinmezliklerine kızı nasıl dâhil etmişti böyle pervasızca. Kendisine geldiğinde sakinleştirdiği kızın bu sefer aynı şeyi kendisine yaptığını fark ettiğinden beri kendine kızıp duruyordu.
Araba durunca Belçim’in gözleri de odağını buldu. Yiğit’e güvenmeye başladığı dakikadan itibaren kendini güvenli kollarda olmanın verdiği rahatlıkla salmıştı. Yolda gelirken tabelaları bile incelememişti. Nerede olduklarına dair en ufak bir fikri bile yoktu. Yalnızca önünde yükselen kocaman hastane onu korkularıyla yüzleştiriyordu. Yiğit de kızın neler hissettiğini anlamış gibi yanına gelerek kolunu kızın ince beline attı. Onu kendisine çekerek arkadaşının çalıştığı kliniğe doğru sürüklerken “Kaya benim çocukluk arkadaşım Belçim. Sen ilaçlarını verdiğinde direkt ona gösterdim. O da bana bu ilaçları bir daha içmemen gerektiğini söyledi. En sağlıklısı onun muayenesinden geçmen olduğu için buradayız, bizi en iyi o yönlendirir,” diyerek onu rahatlatmaya çalıştı. Doktor Kaya’nın olduğu kata geldiklerinde sekreter onları biraz bekletti sonrasında doktorun odasından çıkan genç bir kızın ardından Doktor Kaya onları odaya davet etti.
Belçim heyecanla derin bir nefes alıp odaya adımını attığında artık her şeyin kesin çizgilerle değişeceğini biliyordu. Geri adım atmadan, dimdik bir şekilde odaya girdi.