“Lanet olsun sana anne! Nasıl öylece gitmesine izin verirsin? Bari yanında beni yollasaydın. Nereye gitti kim bilir? Bu çıkıp gezmeler çok oldu artık. İlaç kullanırken bunun tehlikeli olduğunu söylemedi mi doktor?” Meriç çalışma odasını bir baştan öteki başa arşınlıyordu. Konuları her zamanki gibi Belçim’di. Sevim Hanım artık oğlunu dizginleyemiyordu. Geçmişte yaşadıklarından hiçbir şekilde ders almayan oğlunun kontrolden çıkışını an be an izlerken korkusu çığ gibi büyüyordu. Belçim’i bir kez kaybetmişti, bir ikinci kez kaybederse dünya üzerindeki tek akrabası ve tek ailesi olan abisini kaybedecekti. Oğluna bir ‘dur’ demesi gerekiyordu, anlayacaksa tabi. Bu iki arada bir derede durumu onu hayattan bezdirmişti.
Uysal ve samimi bir ses tonuyla oğlunun huyuna gitmeye çalışarak “Meriç?” dedi ama oğlu onun kadar anlayışlı değildi.
“Ne anne ne?!” diye bağıran genç adamın sesi üzerine Sevim Hanım yerinde sıçradı. Meriç odayı arşınlamayı bırakmıştı ve kendisine döndüğünde gözleri açık yeşil rengine dönüşmüştü. Ellerini saçlarına daldırarak derin derin nefesler aldı. Saçlarını koparırcasına çekerken sakinleşmeye çalıştığını fakat bunu başaramadığını görüyordu Sevim Hanım.
Yapacak bir şeyi olmadığı için açıkça konuşmaya başlayan kadın, “Onu hep cam fanusun içinde tutamayız. Elbette bir gün yalnız kalıp gezmek isteyecekti. Elbette yarın bir gün yeni arkadaşları olacaktı. Yeniden başlayacaktı. Bunu biliyorsun,” dedi. Sevim Hanım’ın sakince söylediklerine karşın Meriç zehirli bir yılan gibi tıslamaya başladı.
“Anlamıyor musun yoksa görmezden mi geliyorsun anne? Belçim eskisi gibi davranıyor. Aynı eski bakışlar, aynı eski hareketler. Yeniden başlayan biri gibi değil. Onun amacı yeniden başlamak değil! O öğrenmek istiyor! Her şeyi öğrenmek istiyor! Onu böyle salamazsın! Doktoru ile konuş! Daha fazla ilaç kullansın, hayır başka bir şeyler yapın! O elimden kayıp gidiyor. Görmüyor musun? Gidiyor anne! Gidiyor!” diyerek dizlerinin üzerine çöken Meriç çizgiyi aşmıştı. Sevim Hanım oturduğu yerden hızla kalkıp konuşurken yere çöken oğlunun yanına koştu. Onu kolları arasına alıp sakinleştirmeye çalışırken gözyaşları firar etmişti bile.
“Meriç! Lütfen böyle yapma anneciğim, yapma böyle. Korkutuyorsun beni oğlum! Sen benim her şeyimsin! Bir tanemsin. Yapma böyle. Lütfen kendine gel.” Sevim Hanım oğlunun sarı başını göğsüne yaslamıştı. Oğlunun saçlarını gözyaşları ile ıslatırken onu sakinleştirmek için elinden geleni yapıyordu. Meriç sakinleşince annesinin bacaklarına başını yasladı. Çalışma odasının ortasında oğlunun derin iç çekişlerle uzanmasına seyirci kalan Sevim Hanım da ağlamayı kesmişti. Meriç’in kucağındaki başı kendisine dönüp gözleri kendi gözleri ile buluşunca Sevim Hanım merakla oğluna bakmaya başladı. Meriç sadece şunları söyledi.
“Doktoru ile konuş. Daha fazla ilaç. Eskisi gibi olmasın. Yeni bir hayat. Sadece yeni bir Belçim. Benim için,” diye mırıldanan Meriç annesini etkisi altına aldığını görüyordu. Sevim Hanım kocasına verdiği sözü unuttu. Sadece oğlu vardı onun için o anda. Sadece oğlunun sağlığı, mutluluğu. Bu yüzden yeğeninin hayatını olumlu ya da olumsuz yönde değiştirebilecek hiçbir şeyi tartmıyordu. Hiçbir şeyin önemi yoktu. Sadece oğlunu gülerken görmek istiyordu. Bu yüzden oğlunu onaylarken yaptıklarının bedelini tahmin edemeyecek kadar kör davranıyordu.
“Tamam, sen nasıl istiyorsan öyle olsun oğlum.”
Meriç başını çevirip ellerini yanaklarının altına koyup annesinin kucağında uyumaya başladı. Sevim Hanım ise ne yapacağını düşünüyordu. Önce doktoru aramalıydı. Sonra tüm bu olanları kocasından saklamalıydı. Çünkü Murat Bey Sevim Hanım’ın aksine böyle bir şeye izin verecek bir insan değildi. Oğlunun bu psikolojiye sahip olmasının sebebi de ona göre Sevim Hanım’dı. Sevim Hanım ise umursamazca oğlunun isteklerine boyun eğmeye devam ediyordu ve edecekti de.
*
Çalışma odasının kapı aralığı yine bir felakete şahitlik ediyordu. Murat Bey oğlunun tüm dediklerini duymuştu. Şaşırmamıştı, çünkü karısı onu bilgilendirmişti. Her şeyden haberi olduğunu düşünüyordu. Kapı aralığından şahit olduğu şeylerden sonra artık bilmediği ayrıntıları da öğrenmişti. Karısı oğluna uydukça işler sarpa saracaktı. Tüm bunların önüne geçmesi gerekiyordu. Yoksa ilesi dağılacaktı. Oğlunu ve karısını kaybetmeyi göze alamazdı öte yandan genç bir kızın hayatını da böylesine pervasızca karartamazdı. O kızın hayata dönmeye ihtiyacı vardı. Karısı nasıl bu kadar etki altında kalabilirdi. Yıllardır sevdiği kadının oğlu karşısında nasıl itaatkâr davrandığını görünce hayretler içerisinde kalmıştı. Bu anne sevgisinden çok başka bir şeydi. Sevim Hanım ve Meriç arasındaki ilişki alma verme dengesini kaybetmiş hastalıklı bir ilişkiydi. Bir suç ortaklığıydı. Murat Bey herkesi iyi edecek bir plan yapmalıydı. Her şey rayına girmeliydi. Hiçbir şey için geç sayılmazdı. Fakat Murat Bey’in de atladığı bir nokta vardı. Her şey aynı anda düzelemezdi. Her şey aynı anda mükemmel olamazdı ve bir insanın hayatta hiçbir zaman iki eli dolu olmazdı. Biri varsa öteki yoktu. İkisi tam olmazdı. Bir şeyler illa ki eksik olurdu. Bir şeyler hep karışık ve içinden çıkılmaz olurdu. Çünkü hayat böyle bir şeydi. Yaşanması zor, vazgeçmesi daha zor, tercih yapması mümkün olmayan bir çelişki. Eğer hayatla satranç oynarsanız şah mat olmaya hazır olmanız gerekirdi. Bu evde herkes satranç oynuyordu yalnızca Belçim şah mat olmaya can atıyordu. Sonucu ne olursa olsun geçmişini kazanacaktı. Ne Meriç ne Sevim Hanım ne de Murat Bey buna mani olamayacaklardı. Ok yaydan çıkmıştı.
*
“Yiğit Bey, verdiğiniz araştırma dosyası ile ilgili çok ilginç bilgiler bulmaya başladım. Hemen duymak isteyeceğiniz türden.”
Yiğit Belçim’i arkadaşı Kaya ile yalnız bırakmıştı. Kaya böyle istemişti, kızın anlatacaklarını başka birinin bölme ihtimali olmadan dinlemek istiyordu. Belçim de Kaya’ya katılınca onları yalnız bırakmaktan başka çaresi kalmamıştı. Sekreter masasının önündeki oturma grubunda beklerken meraktan çatlıyordu. ‘Neden ısrar edip girmediysem içeriye?’ diye diye kendini yiyip bitirirken çalan telefonu ile dikkati dağıldı. Arayan asistanıydı ve ses tonuna bakılırsa vereceği bilginin heyecanını yaşıyordu. Kız öyle heyecanlıydı ki adamın dinlemek isteyip istemediğini sormadan konuya girmişti fakat Yiğit her ne kadar Zeynep’in ne diyeceğini merak etse de şu anda ondan daha da merak ettiği başka şeyler vardı. Canı yeterince sıkkındı bir de asistanından duyacağı şeyler yüzünden daha fazla gerilmek istemiyordu. En azından Belçim’in odadan sağlıklı bir şekilde çıktığını görmeye ihtiyacı vardı. Bu yüzden kızın sözünü kibarca kesti. “Zeynep, şirkete gelince konuşalım, şu anda pek müsait değilim ve duyacaklarımın beni nasıl etkileyeceğini bilemiyorum.” Zeynep mahcup olmuş bir sesle telefonu kapattığında önüne gelen yeni bilgilerle adamı tekrardan aramamak için kendini zor tuttu. Sonrasında işine koyulup tüm bilgileri derledi ve şirket dosyalarına gömüldü. Hem işine hem araştırdığı dosyaya yetişmek için gecesini gündüzüne katmıştı.
*
“Doğru anlamış mıyım bir kontrol edelim,” diyen Kaya ellerini birleştirip gözlüklerinin arkasından kıza baktı. “Neredeyse bir buçuk yıldır hafıza kaybı yaşıyorsun, halanla kalıyorsun, nasıl hafızanı kaybettiğini bilmiyorsun, ailen bu konuda konuşmuyor, en son yeter artık dedin ve ilaçlarını kullanmayı bıraktın çünkü tedavi yönteminde bir sıkıntı olduğunu düşünmeye başladın. Yiğit’in kim olduğunu tam olarak hatırlamıyorsun ve ona güvenip güvenemeyeceğinden emin değilsin. Şimdi ona güvenebileceğini düşünüyorsun. Kesinlikle geçmişini hatırlamak istiyorsun.”
Belçim başını salladı ve doktorun dediklerini onaylamaya başladı. Yiğit’le alakalı kısımlarda bakışlarını kaçırmak zorunda kalmıştı. Adam gözlüklerini çıkardı ve kahverengi gözlerini ovaladı. Başını sıkıntıyla salladı ve kahverengi saçlarını karıştırdı. Duydukları ile suratı daha da beyazlamıştı. Dudakları gerginlikle kasıldı. Peki, Yiğit kızı nereden tanıyordu? Kafasını karıştıran şey bu hikâyedeki Yiğit’in yeriydi. Onu tehlikeye atmak istemezdi. Savunmasız gözüken bu kızın tamamen başka türlü bir desteğe ihtiyacı vardı. Kullanılan ilaçlar muhakeme yeteneğini kaybettirmiş olabilirdi, ona daha şiddetli bir zarar vermiş olabilirdi… En kötüsü kız artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu fark edemez olmuş olmasıydı. Kaya kendisinden sonra onu güvenilir bir arkadaşına sevk etmek zorundaydı. Tek başına bu işin içinden çıkamazdı. Yiğit’i de doğru yönlendirebilmesi gerekiyordu. Adam çoktan kendini kaptırmıştı bunu fark etmek zor değildi. Kendisini kızla yalnız bırakana kadar defalarca arkasına bakmış biraz da olsa kalmak için ısrar etmişti. Bu Yiğit, Kaya’nın da yabancı olduğu bir versiyonuydu.
Kaya cümlelerini toparladığında “Bahsi geçen doktoru duydum. Daha önce böyle bir şey yapmış olabilir mi bilmiyorum ama uyguladığı yöntem çok yanlış. Tabi bunun için seni daha uzman birine yönlendireceğim. Aileni hiçe sayarak bunları yapman doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Öğreneceğin şeylerden memnun kalacak mısın pek emin değilim ve neden sana hiçbir şey anlatmıyorlar bilmiyorum ama seni doğru bir doktora yönlendireceğim. Ondan bilhassa bu konunun gizli olduğunu ve özel olarak seninle ilgilenmesi gerektiğinden de bahsedeceğim. Böylelikle ailenin hiçbir şekilde hiçbir şeyden haberi olmayacak. Son olarak Yiğit’e sonuna kadar güvenebilirsin. Eğer içinde birazcık şüphe varsa onları gönül rahatlığı ile yok edebilirsin. Arkadaşımı uzun yıllardan beri tanıyorum. Kardeşim gibidir. Seninle nasıl tanıştı ben de bilmiyorum. Bu yüzden bunu tekrardan öğrenmek sana kalmış bir şey,” diyerek kızın içini rahatlattı.
“Seni çalışma ahlakına güvendiğim bir arkadaşıma yönlendireceğim, çünkü bu alan beni aşıyor. Gereken neyse elinden geleni yapacağına dair inancım sonsuz,” diye de ekledikten sonra kızın uysalca başını sallaması üzerine dışarıda bekleyen Yiğit’i içeriye çağırdı. Adam heyecanla içeri girince oturması için önündeki boş koltuklardan birini gösterdi.
“Belçim’i İdil’e yönlendiriyorum. O daha iyi gelecektir Belçim’e. Sana gelince ona yardım etmen gerek ve tüm bunları sorgulamadan yapman lazım. Kızın üstüne gitme. Bu her şeyi daha da karmaşıklaştırır. Bırak akışına göre çözülsün çünkü durum sandığımızdan da karışık. Anlatmayacağım, bana öyle bakma. İnan böylesi daha iyi.”
Yiğit Kaya’nın sessizce fısıldadığı şeylerden sonra ne yapacağını bilemez bir şekilde kapı aralığında sekreterle konuşan kıza baktı. Belçim saçlarını düzeltmiş ve çantasına eline almıştı. Gitmek için hazırdı. Tekrardan Kaya’ya dönen Yiğit ona kısaca teşekkür ettikten sonra kızla birlikte hastaneden ayrıldı. Yolda hiçbir şey konuşmamışlardı ve kızı halasının evinin yakınlarındaki parkta bıraktı. Araba durduğunda Belçim Yiğit’e döndü ve gözlerinden taşan teşekkürlerini sesli bir şekilde dile getirdi.
“Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum…”
“Önemli değil, umarım yakın zamanda çözeceğiz sorununu,” diyen Yiğit’in kafası belki de kızdan daha çok karışıktı. Belçim’in gözleri dolmuştu. Yiğit ise ne yapacağını bilmiyordu, kızın sık değişen ruh halleri elini kolunu bağlıyordu. Belçim uzanıp yanağından öptüğünde ise gözlerini kapattı. Şimdi en az kız kadar çabuk değişiyordu onun da ruh hali. Kızın parfümünden geriye kalan kendine has kokusunu içine çekti. Saçlarının yüzünü okşamasına izin verdi. Tüm bunlar sadece birkaç saniye sürmüştü ama o minik öpücük Yiğit’in kalbinde onarılmayı bekleyen birkaç yarayı hızla sarmıştı. Bu kız onun şifasıydı. Yiğit de ona şifa olacaktı ve kalbinin çaresine sonra bakacaktı.
Belçim ne yapacağını bilemeyerek adama baktı ve onun kapalı gözlerini, gevşemiş suratını izledi bir müddet sonra hiçbir şey demeden arabayı terk etti. Genç kızın arabadan inmesi üzerine gözlerini aralayarak onun uzaklaşan bedenini hasretle inceledi. Onsuz geçen yaklaşık iki senede onu ne kadar özlediğini her defasında kısa süren ayrılıklarında daha iyi anlamıştı. Yiğit inkârda ısrarcı olsa da bundan sonra Belçim’siz yapamayacağını yavaştan kabul etmeye başlamıştı. Her ne kadar durumu ona yardım etmek adı altında idare etse de kızdan uzak kalamıyordu.