Geçmişten...
Belçim eve geldiğinde yorgunluktan ölüyordu. Okulda üç tane sınava girmiş, çıkışta tiyatro kulübünden önce kütüphanede test çözmüş sonra da tiyatro sahnesinde fiziksel olarak yorulmuştu. Defalarca aynı sahneyi tekrarlayıp durmuşlar bir türlü istedikleri uyumu yakalayamadıkları için moralleri bozulmuştu. O gün Yiğitle buluşmayacaklardı. Hızlıca eve gelip dinlenmek istemişti. Belçim kendini parçalara bölünmüş hissediyordu. Evde üniversiteye hazırlanan ortanca çocuk ve ortanca kardeş, okulda herkesin görmezden geldiği sessiz sakin inek kız, tiyatro kulübünde varını yoğunu ortaya koyan genç bir nefes arzulu bir ruh… Yiğit’in yanında ise tümüyle Belçim. Bir tek adamın yanında toparlanabildiğini bilmek onu rahatlatıyordu. Onun yanında bir bütün olabiliyordu. Onunla bütün oluyordu. Belçim eve girip sırtını kapıya yasladığında birileri onu görene kadar gözlerini sımsıkı yumup bu aniden yüzleştiği histen kaçmaya çalıştı. Onunla bütün olmak da neyin nesiydi? Evet, Yiğitle olmak iyiydi hoştu ama… Daha fazlasını isteme cüretini kendine tanımamalıydı. Adam onunla sadece arkadaşlık ediyordu. Yorgun bedenini daha fazla kapıya yaslayıp yerinde huzursuzca kıpırdandı. Sanki silkelenirse kurtulabilecekmiş gibi başını iki yana sallayıp inledi.
“Belçim?” diyen annesinin sesini duyunca hemen doğrulup kendine çeki düzen verdi. Annesinin endişeli yüzüyle karşılaşınca kaşlarını çatıp “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Böyle durumlarda aklı hemen en kötü senaryoları saniyeler içinde beyninin içinde çeviriyordu.
“Hayır… Sadece seninle biraz konuşmamız gerek. Gelsene mutfakta taze bitki çayı var, yanına sevdiğin küçük kurabiyelerden de yaptım.”
Annesinin mutfağa yönelen bedenini izlerken gerildi. Bu özel çay sohbetleri onu geriyordu. Yine de annesine hayır diyemeyeceğini bildiğinden “Elimi yüzümü yıkayıp geliyorum,” diyerek lavaboya koştu. Aynadaki yüzüne baktığında yorgun bir Belçim gördü. Bütün gece Meriçle saçma sapan mesajlaşıp durmuştu. Genç adam inatla ondan neden uzak durduğuyla alakalı Belçim’i sıkıştırıp duruyordu. Belçim bunun nedeninin davranışları olduğunu söyledikçe adam üste çıkmaya çalışıyordu. Kendi yoğunluğu ona yetmiyormuş gibi bir de başına Meriç’in çıkmış olması olağan stresinin kat sayısını arttırıyordu. Soğuk suyla gözaltlarını biraz presleyip yüzüne yorgun havası veren gözaltı morluklarına elinden geldiğince çeki düzen vermeye çalıştı. Elinden ne kadarı geldiyse tabi… Annesinin yanına döndüğünde kadını iki fincan çay ve kurabiye tabağıyla beklerken buldu.
“Anne bir sorun mu var?” diye sorarken sandalyesini ters çevirip sırt kısmına kollarına yaslayarak oturdu. Bir yandan da ağzına kurabiyeleri tıkmakla meşguldü. Tarçınlı küçük kurabiyeleri leblebi gibi mideye indirirken çayını yudumlamayı da eksik etmiyordu. Annesi söze girene kadar tabaktaki kurabiyelerin yarısını mideye indirdiğini fark etmemişti bile.
“Kızım sen dışarıda hiç mi bir şey yemiyorsun Allah aşkına?” diye soran annesine bakıp düşündü. Sabahtan beri doğru dürüst bir şey yememişti ama bunu annesinin bilmesine gerek yoktu.
“Yo… Yiyorum ama senin bu kurabiyelerin Belgin Hanım! Aklımı başımdan alıyor, tepsi tepsi yapsan doyamam!”
Annesi yeniden tabağı doldururken konuşmaya başlayıp Belçim’in içindeki merakı körüklemeye devam etti.
“Okul notların gayet iyi… Başarılı olduğun ilk günden belliydi, biz de bunun farkındayız.”
Önüne konan kurabiyeleri bu sefer daha yavaş bir şekilde ağzına götüren Belçim bunun arkasından ne çıkacağını merak etmekten birazdan tırnaklarını da yiyecekti.
“Netlerin her geçen gün çok daha iyi skorlara ulaşıyor…”
Çayını yavaşça dudaklarına götüren Belçim alnına düşen kâküllerinin altındaki parlak ela gözlerini kocaman açıp sevimli bir tavşan misali annesini dinliyordu.
“Fakat dershaneye gitmiyormuşsun!” diyen annesinin sözleri üzerine içtiği çay boğazına kaçtı ve öksürmeye başladı. Bir süre sonra bunun fark edileceğini biliyordu sadece bu kadar erken beklemiyordu. Annesi onun sakinleşmesini bekledikten sonra konuşmaya devam etti.
“Nasıl oluyor bu peki?”
Belçim boğazını temizleyerek yanlış bir yerden girmemek için “Hangisi tam olarak?” diye sordu.
“Dershaneye gitmeden netlerin nasıl yükseliyor?”
Derin bir nefes alıp veren Belçim kırk takla atmadan buna cevap verebileceğini düşünüp kocaman gülümsedi.
“Okul yetiyor aslında, sadece eksik konularımı tamamlayacağım derslere katılıp kütüphanede test çözmek bana daha iyi geliyor. Bu yüzden devamsızlığım olmuş olabilir ama sonuçta işe yarıyor mu yarıyor…” diyerek bileğindeki tokayı çıkarıp saçlarını toparladı. Her bir saç teli dikenmiş gibi batıyordu ona bu yüzden mümkün mertebe başının üzerinde topuz yaptı.
Annesinin dikkatli bakışları altında yalan söylemek yeterince zor değilmiş gibi bir de dört bir yandan sıkıştıran soruları Belçim’in sinirlerini tel tel yapmıştı.
“Bana anlatmak istediğin bir şey var mı Belçim?”
Ensesinde hissettiği yanma ve batma yüzünden rahatsız olsa da ecel terleri döktüğünü annesine çaktırmamaya çalışıyordu.
“Ne gibi?” diye sorarken sesi tiz çıkmıştı.
“Dershaneye gitmediğin zamanların hepsini kütüphanede mi geçiriyorsun?” diye soran annesi tek kaşını kaldırarak tam gözünün içine bakmıştı.
“Evet… Nerede olabilirim başka?”
“Bilmem? Sahilde oturuyor olabilir misin birileriyle?” diye soran annesinin onu Yiğitle görmüş olabileceği fikri yüreğini ağzına getirdi. Genç adam sanki hayali arkadaşıydı ve onu birilerinin keşfetmesi aralarındaki arkadaşlığa zarar verecekti.
“Bu nereden çıktı şimdi?” diye sorarken temkinli davranmaya devam ediyordu. Zira erken ötüp oltaya gelmek istemiyor annesinin karşısında her şeyi dökülen o kız olmak istemiyordu. Bu sefer bir şeyleri kendine saklamak istiyordu. Yiğit’i gözünden bile sakınıyor, tiyatroyu babasından gizliyor, Meriç mevzusunu ise herkesten saklıyordu. Hayatının her alanı ayrı bir tiyatro sahnesine döndüğünden böyle baskı altında kalınca inanılmaz geriliyordu.
“Geçen seni biriyle oturup gülüşürken gördüm bir bankta. Hem de bu soğukta…”
‘Eyvah!’ diye düşünen Belçim yine de bozuntuya vermeden “Bazen sahilde oturup dinleniyorum, yanıma bir sürü insan oturup kalkıyor. Çoğu benimle konuşuyor, hayatlarındaki bilmem gerekmeyen bir sürü ayrıntıyı anlatıyorlar. Bana artık normal geliyor…” diye cevap verdi ki yalan da sayılmazdı. Söylediği şey defalarca başına gelmişti.
“Çok samimi gözüküyordunuz ama?”
“Anne, abartıyorsun… Aklına başka şeyler getirme lütfen…” diyerek annesine gülümseyerek baktı. Yiğit konusunu açmaya hazır değildi bu yüzden inkâr en etkili yöntemdi.
“Peki, dershane olayını nasıl çözeceğiz?”
“Bunu da netlerim düşerse konuşmamız daha iyi olmaz mı? Şu an her şey gayet yolunda annecim, neden bildiğim konuları dinlemekle zaman öldüreyim ki test çözmek varken!”
Annesi kollarını göğsünde kavuşturup “Neden ikna olamıyorum peki ben?” diye sorup kızının cevap vermesini beklemeden başka bir konuyla onu sıkıştırdı.
“Halan aradı geçen. Eskisi kadar gitmediğinden bahsetti… Bunu ben de fark ettim yoğunluğundan ötürü gidemediğini söyledim. Fakat sitem etmeye devam etti. Yarın akşam yemeğe gideceğiz hep beraber. Sevim’i merakta bırakmışsın. Bir şey mi oldu? Sen hiç yoksa Büşra’dan ayrı duramazsın…”
Bu çapraz sorgudan sıkılan Belçim “Anne ne bu Allah aşkına? Her yaptığım böyle irdelenecek mi? Tekin ve Buket’i de böyle sıkıştırıyor musun?” diye sordu.
“Niye hemen parladın?”
“Geldiğimden beri her şeyimi sorguladığın için olabilir mi acaba?”
Tüm bu agresifliği Meriç’ten kaynaklıydı. Konu genç adamın sınırlarına geldiğinde tüm vücudu tepki verircesine kaşınmaya başlıyordu. Bu yüzden boynunu kızartana kadar kaşırken “Sınav senem, eskisi gibi gidip kalamam herhalde halamlarda…” diyerek açıklamaya çalıştı. ‘Zaten bin parçaya bölünmüşüm, sabahtan akşama kadar gitmediğim bir yer kalmıyor bir halamlar eksik kalmıştı. Oraya da giderim tam olur! Bütün gün sokak sokak gezerim!’ diye düşünürken ayağa kalkıp bardağını ve kurabiye tabağını durulayıp makineye yerleştirdi.
“İyi olduğundan eminsin değil mi kızım?” diye soran annesine sırtı dönük olduğu için rahatça gözlerini yine sımsıkı yumdu. Hem iyiydi hem kötüydü… Belçim ortada duruyor hayatının bir tarafı iyiye bir tarafı kötüye gidiyordu. Genç kızsa sadece bir iyiye bir kötüye bakarak ne yapacağını bilemeden durmaya devam ediyordu. Bir ayrımın, bir değişimin, bir kâbusun sınırındaydı. Tek bir rüyası vardı. O da Yiğit! Genç adamı düşünmek bile sakinleşmesini sağladı. Derin bir nefes alıp verdi ve annesine güven veren güçlü bir ses tonuyla cevap verdi.
“Gayet iyiyim annecim, lütfen beni merak etme. Her şey yolunda…”
Annesi arkasından gelip omuzlarını sıktı ve “Pekâlâ,” diyerek onu mutfakta yalnız bıraktı. Kadın çıktıktan sonra tezgâha tutunup bedenini salan Belçim biraz daha eğilerek yüzünü önüne düşürdü. Cenin pozisyonunda kırk sekiz saat yatmak istiyordu. Tüm bu karmaşık hislerin tam ortasında cebindeki telefon titredi. Çıkarıp baktığında ekrandaki yazı kanının donmasına neden oldu.
‘Yarın akşam bize geliyormuşsun…’