Yiğit o gece kafasını dağıtmak için sıradan bir mekân seçip biraz içmek istemişti. Beynindeki seslerin durması için evinin sakin ortamına zıt bir yer tercih etmişti. Bolca gürültü, basık hava, durmaksızın hareket eden insanlar… Etrafında hayal perdesi gibi değişen insanların, ışıkların, karmaşanın içinde üçüncü kadehini bitirirken cılız bir ses duymuştu. Aklı biraz karışık olsa da dikkatini aniden çeken sese döndüğünde onu gördü. Siyah, mini elbisesinin içinde bembeyaz bir yüzle önündeki sarhoş adamdan kurtulmaya çalışan çaresiz Belçim. Genç kadının görüntüsü hayal olacak kadar güzeldi. Yüzündeki birazcık makyaj şahane güzelliğine yalnızca ufak bir dokunuş olmuştu. Olayın farkına varıp öfkeyle ayağa kalkan Yiğit adamı tuttuğu gibi bir köşeye fırlatmış ve üzerine eğilip yumruklarını birer ikişer yüzüne indirmeye başlamıştı. Kız onu durdurmaya çalışırken yere düşmüştü. Adamın kanlı suratına tiksinerek bakan Yiğit kızın kalkmasına yardımcı oldu. Onu ayaklarının üzerinde bırakıp üzerini silkeledi ve mekânın güvenliğine adamı dışarı götürmelerini emretti. Bu mekânı tanımıyor oluşu onun tanınmıyor oluşu anlamına gelmiyordu. Her gittiği yerde saygın bir karşılama görüyordu. Böylesi bir itibarı sağlayana kadar çok emek vermişti ama değmişti. Tek bir kişi bile çıkıp onu suçlama cüreti göstermeden adamı dışarı sürüklemişlerdi.
Biraz kafa dağıtmak için gittiği yerden daha beter kafası karışarak eve dönmüştü. Belçim’i öyle dağılmış bir şekilde bırakıp arkasını dönüp gitmek şu hayatta yaptığı en zor şeylerden biriydi. Onu bırakmak artık daha zor gelir olmuştu. Bu yeni kavuşmaları kontrolsüz gelişiyordu ve Yiğit buna dur demek istemiyordu. Her ne kadar inkâr edip dursa da… Belçim onun dokunulmaz alanıydı.
*
Belçim gözlerini aralarken başına saplanan ağrıyla inledi. Kötü bir gece geçirmişti ve ilaçlarına ihtiyacı vardı. Fakat Yiğit’in son söyledikleri yüzünden ilaçlarını kullanmayı bir daha asla düşünemezdi. Bırakması yeterine zor ilaçlardı. Bazen sanki karnı acıkmış gibi ilaçlarına ihtiyaç duyuyordu. Canı resmen o kapsülleri çekiyordu. Bir tür bağımlı gibiydi… Tekrardan gözlerini aralamaya çalışırken bir yandan da başını ovalıyordu. Yüzüne vuran öğlen güneşi yüzünden alnı terlemişti. Yataktan yavaşça kalkıp banyoya gitti. Buz gibi soğuk suyun altına attı kendini. Duştan sonra biraz daha ferahlamış hissetti. En azından ağrısı dinmiş, geçen gecenin kötü anılarından arınmış ve rahatlamış hissediyordu. Dolabını kapatıp boy aynası ile karşı karşıya kalınca kendisini izledi. Gözlerine bakarak bir şeyler hatırlamaya çalıştı. En azından uğraştı bunun için.
Omuzlarını aşan ıslak kahverengi saçlarına baktı, ela gözlerinin içindeki ışığa baktı, hafif çıkık elmacık kemiklerinin sıcaktan kızarışını izledi. Sivri çenesinin kendisine meydan okurcasına kasılması, dudaklarının gerilmesi, sinirle soluk almalarının artması üzerine aynaya sırtını döndü. Yine başarısız olmuştu. Başka bir şeye ihtiyacı vardı. Başka bir şey. Ufak, fark edilmeyen ayrıntılarda saklıydı aslında her şey.
Ailesi okuyacağı kitapları belirliyordu, dinleyeceği müzikleri seçiyordu, izleyeceği filmleri özenle düzenliyordu, kullandığı kozmetik malzemelerini bile titizlikle yeniliyorlardı. Her şey fazlasıyla kontrollüydü. Belçim tüm bunlara karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Ailesinin kararıyla yapılan hiçbir şeyin onun için bir önemi yoktu. Onda, gittiği banktaki gibi bir şey anımsatmıyordu. Oysa onların demesine göre tüm bunlar onun önceden sevdiği şeylerdi. Belçim beyninde dönen çarkların sesini duyar gibi oldu. Gözleri ışıldadı. Hızla derin bir nefes çekti içine. Sonra da giyinmeye başladı. Saat bayağı ilerlemişti. Aşağıya indiğinde Zehra sultanı gördü. Belçim Zehra sultanı severdi. Kimi zaman anne sevgisi görürdü ondan. Bu hoşuna gidiyordu. Aciz bir şekilde bir başkasından sevgi dileniyordu ama ihtiyacı vardı. Gerçekten sevildiğine, gerçekten değerli hissetmeye ihtiyacı vardı. Fakat bugün Zehra sultan biraz farklı bakıyordu ona. Kuşku dolu gözlerle her adımını takip ediyordu. Sorarcasına hareket ediyordu adeta. Sonunda dayanamayıp sormuştu da sorusunu, çıkarmıştı ağzındaki baklayı Zehra sultan.
“Dün gece ne oldu kızım? Neden öyle yel gibi esip geçtin yanımdan?”
Belçim bu soruyla biraz şaşırmıştı. Dün gece kapıyı kimin açtığını hatırlamıyordu. Dağılmıştı çünkü. Kötü bir geceydi. Hemen suratı buruşmuştu. Bu ayrıntı Zehra sultanın gözünden kaçmamıştı. Kızın önüne açtığı kahvaltı servisini yarım bırakıp yanına oturdu.
Israr eden bir ses tonuyla “Anlat kızım, hadi anlat. Meriç mi?” diye sordu kadın ve Belçim, herkes Meriç’i işaret etse de yine şaşırdı. Ne yapmıştı bu adam da herkes onu sorup duruyordu. Önce Yiğit şimdi Zehra sultan… Belçim sessiz kalarak kadının gözlerine baktı. O gözlerde endişe gördü. Telaş gördü. Zehra sultan gözleriyle konuşuyordu neredeyse. ‘Yine mi o’ diye soruyordu sanki. Belçim o gözlerde geçmişin izlerini gördü. Zehra sultan ise kızın sessizliğini neye yoracağını şaşırdı. Kız sessizliği ile ulaşmaya çalışıyordu ufak ufak gerçeklere. Zehra sultan tekrardan sorusunu yinelediğinde Belçim bu sessizliğine bir son verdi.
“Hayır, neden sordun ki Zehra sultan? Dün gece biraz gerginlik yaşandı gittiğimiz mekânda. Benimle ilgili değil yani. Yorulduğum için de eve geldiğim gibi odama gitmek istedim. Zaten bir daha da o tarz mekânlara gitmem. Ölecekmişim gibi hissettim.”
Zehra sultan sessice tuttuğu soluğu bıraktı. Yerinde rahatça doğruldu ve gayet doğal olduğunu düşündüğü bir tavırla kızın sorularını geçiştirdi. Durduk yere ortalığı karıştırmış olduğunu düşünmek canını sıkmıştı. Ama kızın bir sıkıntısı olmaması da için ferahlatmıştı. Belçim’e karşı kendini sorumlu hissediyordu yaşlı kadın. Kızın etrafında dönen tiyatronun farkındaydı. Ama kimse ona zarar vermediği sürece ses çıkarmaması gerektiğinin farkındaydı. Onu öldürecek değillerdi ya? Kız zaten ölümden bir kere dönmüştü. Farkında olmadan sessiz kalarak kıza ne kadar zarar verdiğinin bilincinde değildi elbette.
Belçim ise düşünceli bir şekilde gecikmiş kahvaltısını yapıp, halasının yanına gitti. Halasını çalışma odasında bulmak onu şaşırtmamıştı ama Meriç ile kafa kafaya verip bilgisayar üzerinde bir şeyler yapmaları onu meraklandırmıştı. Odaya sorgusuz sualsiz girdiği için de geldiğini fark etmemişlerdi. “Hala?” diye seslendiğinde, Sevim Hanım ufak bir çığlık atıp yerinde zıpladı ve başını kaldırdı. Karşısında Belçim’i görmek korkutmuştu onu. Belçim de farkındaydı bu durumun. Hemen anladı yine kendisi ile ilgili bir durumun söz konusu olduğunu. Belki de geçen yedeklediği o dosyayı siliyorlardı. Ya da onunla ilgili bir şeyler yapıyorlardı. Belçim bunun cevabını alamayacağını bildiği için çok düşünmeden konuya girdi.
“Dışarı çıkacağım. Yürüyeceğim biraz. Telefonum yanımda,” diyerek kendisine şaşkın ve telaşla bakan iki çift gözü hiçe sayarak kısa koridoru aşıp aşağıya inmeye başladı. Halası ve Meriç şoktan itiraz bile edememişlerdi. Belçim sırıtarak odasına girdi. Üstüne tiril tiril bir elbise giyip saçlarını topladı. Sonra beğenmeyip tekrardan açtı. Kokusunu beğenmediği halde biraz parfüm sıktı ve çantasını da alıp kendisini evden dışarı attı. Halasının en azından evden çıkarken zorluk çıkaracağını düşünmüştü ama yanılmıştı. Önceki geceyi sormamış, nereye gittiğinin üzerinde durmamış, öylece gitmesine izin vermişti. Biraz da ona sorması için fırsat vermemesinden kaynaklıydı bu durum ama sonuçta peşinden de gelmemişlerdi.
Sevim Hanım çalışma odasının ufak penceresinden yavaş adımlarla uzaklaşan yeğenini izledi. Meriç’in başına yeni ördüğü belalar yüzünden kıza nereye gideceğini bile soramamıştı. En azından telefonunun yanında olduğunu biliyordu. Pimi çekilmiş bir bombayı öylece durarak sokaklara salmıştı. Kullandığı ilaçlar yüzünden bayılıp kalabilirdi ya da daha kötüsü… Tanıdık birine rastlayabilirdi. Kendi villalarının çevresinde bile bir sürü tanıdıkları vardı. Belçim hafıza kaybı ile gözlerini açtığı günden beri Sevim Hanım kendi çevresine bile set kurmuştu.
Belçim umursamazca sokaklarda dolaşıp nihayet Yiğit’in öğlen arasına denk gelecek saatte adama mesaj attı. Genç adamın onu sabahtan beri beklediğinden haberi yoktu.
Belçim evden tamamen uzaklaşınca Yiğit’i aradı.
Gergin bir ses tonuyla “Şimdi çıktım, nereye geleyim?” diye sorarken az da olsa titriyordu.
“Beşiktaş iskelesinde bekliyorum,” diyen genç adam kızla konuşmasını bitirdikten sonra arkadaşını aradı. Yiğit Belçim’i Beşiktaş İskelesi’nde beklerken bir taraftan da Kaya ile konuşuyordu. Onun ince bedenini ve üzerindeki yazlık elbisesini görünce heyecandan dilinin damağının kuruduğunu hissetti. Telefonun karşısında Kaya’nın ısrarlı sesini bile duymuyordu. “Oğlum kime diyorum? Alo! Yiğit?” Kekeleyerek “Geliyoruz yanına, şimdi kapatmam lazım,” diyen genç adam kız arabaya doğru yürürken salınan saçlarına baktı hasretle. Belçim arabayı fark edince gülümseyerek araca yanaştı ve yavaşça kapıyı açtı. “Merhaba,” diyerek arabaya bindiğinde Yiğit burnuna dolan farklı kokunun getirdiği şaşkınlıkla konuşmaya başladı.
“Parfümünü mü değiştirdin?”
Yiğit onunla o kadar meşguldü ki onun masum ve pervasız hareketlerini taklit eder olmuştu. Kendini frenlemiyor, filtrelemiyor ve direkt onun gibi konuya giriyordu. Arabayı çalıştırıp arkadaşının kliniğine sürerken yan gözlerle onu izliyordu. Yine de fazla mı ileri gitmişti bilemedi. Kıza bir merhaba bile demeden dan diye parfümünü sorması ayıp olmuştu.
Belçim ‘bingo’ diye düşünüp gülümsemesini genişletirken rahatça araba kullanan Yiğit’e döndü. “Önceden ne kullandığımı nereden biliyorsun ki?” diye sordu.
Genç adam “O koku sende daha güzel duruyordu. Bunu sevmedim,” diye devam etti. Sanki bu konu üzerinde söz sahibiymiş gibi konuşuyordu Yiğit, kız da bunun farkındaydı. Ama bunların hiçbir önemi yoktu. Ya da onlar önemsiz gördükleri konuların etrafına bile kendilerine özel ağlar örüyor ve her halükarda baş başa kalıyorlardı.
Belçim tekrardan “Önceden ne kullandığımı doğru bilirsen, bir dahaki buluşmamızda öyle kokacağımıza söz veriyorum! Hadi söyle. Önceden ne kullanıyordum?” diye sorarak diretmeye devam etti. Şu anda her şeyden önce bunun cevabına ihtiyacı vardı. Kendisi de parfümünün kokusunu beğenmiyordu ama sevdiği kokuyu da bilmiyordu… Kendisiyle alakalı hiçbir şeyi bilmiyordu. Beyni boş bir levha gibiydi ve etrafındakilerin yardımıyla bu levha asla dolmayacaktı. Çünkü böyle bir amaçları zaten yoktu.
Yiğit kızın tavrı karşısında şaşırsa da heyecanla “Chloé Love Story Eau de Toilette,” diye cevap verdi. Tek seferde cevap verdiği için biraz utanmıştı. Onunla alakalı her şeyi maddeler halinde ezbere biliyordu resmen ve bu durum onu korkutmalıyken Yiğit sadece bu yönünü kızdan nasıl saklayabileceğini düşünüyordu. Bu kadar heyecanla ve sabırsızca dökülmemeliydi. Kendisini tutmayı biraz olsun öğrenmeliydi ama bunun nasıl mümkün olacağına dair en ufak bir fikri bile yoktu.
Belçim Yiğit’in hislerinden habersiz duyduğu kokunun ismini ve türünü beynine kazımaya çalışıyordu. Artık her şeyi aklına kazıyordu. Bir daha silinmemek üzere, bir daha unutulmayacak şekilde… Unutmaktan ölesiye korkuyordu artık. Herkesin konuşmasını, davranışını tek tek inceliyor, süzgeçten geçiriyor ve öylece beynine alıyordu. Bir makine misali kayıt altına aldığı bilgilerin yerine eskileri gelene kadar buna devam etmeliydi. Eve giderken bir alışveriş merkezine girip bu kokuyu bulmalı ve hemen koklamalıydı. Bir yararı olabileceğine dair inancı tamdı. Bilgisayar başına geçebildiği kısa zaman dilimlerinde bu konuyla ilgili bir şeyler okuduğun hatırlıyordu ama o zamanlar ilaç kullandığı için bunu uydurup uydurmadığından emin değildi. Öyle olmasını ummaktan başka çaresi yoktu. Hiçbir şey elde edemezse de yapacak bir şey yoktu. En azından eskiden kullandığı parfümü bulmuş olurdu. Bu iyi bir ilerleme sayılırdı.
Yiğit genç kadındaki gelgitlerden habersiz “Benim kokumun ne olduğunu bulmakta zorlanacağını düşünmüyorum. Öğrenmek için doğum gününü seçmiştin. Kurnaz bir kız olduğunu o gün daha iyi anladım,” diyerek geçmişteki bir anılarına ışık tutmuştu. Farkında olmaksızın anlatmaya başladığı anısıyla geçmişe gitmişti. Belçim ise ne diyeceğini bilemiyordu. Demek ki eskiden ısrarcı bir kızdı. Demek ki eskiden de adamın kokusuna bayılıyordu ve demek ki o kokunun adını biliyordu. İşin içinden nasıl çıkacağını bilemiyordu fakat ağzından firar eden cümleyle kasılıp kaldı.