Gözlerimi araladığımda başımda kuvvetli bir ağrı vardı. Birbirine yapışmış göz kapaklarımı aralamaya çalışırken alnımı sıvazlayarak ağrının azalmasını umut ettim. "Of..." Parmaklarım alnımda gezinirken birden duraksadı, kaşlarım çatıldı.
Birden nerede olduğuma anlam veremezken gözlerimi hızla tavandan ayırdım ve olduğum odanın içinde gezdirdim. Kaşlarım gitgide çatılırken anlamsız bakışlarımı eşyaların üzerinde gezdiriyordum. "Neredeyim ben ya..." Geniş, çift kişilik yatağın üzerinde yatıyordum. Doğrulup yalın ayaklarımı parkenin üzerine bastırdığımda ellerim yatağın saten çarşafındaydı. Dolap kapakları saydam olan geniş dolaba baktım. Tüm kıyafetler görünüyordu. Beyazlar ve siyahlar daha çok göze batıyordu ve renk renk ayrılmıştı. Gömlekler tişörtler ve aşağıda bulunan rugan ayakkabılar hepsi özenlice dizilmişti. Ve hepsi de erkek kıyafetiydi.
Yutkunarak yataktan kalktığımda odanın içinde ilerledim. Oda hayli genişti, diğer cephesini görünce anlamıştım bunu. Köşede duvara yakın bilardo masası hemen onun yanında küçük bar ve içkilerin olduğu dolap hemen önünde ilerisinde siyah koltuklar...
"Burası..." Neresi ve bu oda kime ait diye sormaya korkuyordum. Ellerim ağrısı nükseden başıma yeniden gidince o an saçlarıma dokundum, saçlarım... "Bir dakika... Saçlarım..." Ne peruk vardı ne gözlük ya da lens vardı. Arkamı dönüp telaşla yürüdüğümde bakışlarım duvara asılı boy aynasına kaydı.
Bu bendim.
Biricik olan ben.
Ve en son...
Lorenzo... Yardım...
Gözlerimi yumdum. "Allah kahretsin!" Avuçlarımı başıma vurdum. "Allah kahretsin! Lorenzo... gördü beni. Öğrendi," Nefesim körükleşirken zorlukla yutkundum. Göz bebeklerim irileşti. "Öğrendi beni..." dedim kendi kendime fısıldarken.
Bu odadan çıkmam lazımdı, acilen çıkmam lazımdı. Hızla kapıya yönelip koridora çıktığımda dönen merdivenleri gördüm, koşarak koridoru aşarken yalın ayaklarla ahşap merdivenlerden aşağı indim. Yine bir koridor beni karşıladığında kaçıncı katta olduğumu bilmiyordum. Alta inen merdivenleri de görünce yine aşağı indim ve bu sefer geniş bir antre beni karşılamıştı, yerler beyaz parlayan mermerdendi ve holün kapıya bakan tarafında kükreyen aslan heykeli vardı. Kaşlarım daha da çatılırken evin labirent gibi olduğunu anladım. Geniş holde yürümeye devam ederken salonun nerede olduğunu çözmeye çalışıyordum.
"Biricik?!"
Duyduğum sesle olduğum yere çivilendim sanki, göz bebeklerim irileşirken yavaşça arkama döndüm.
Lorenzo.
Bana gülümseyerek baktığında, "Uyanmışsın, nihayet..." Bir de Türkçe konuşması yok muydu...
Adım atarak yanıma yürüdüğünde ellerini cebinden çıkardı, saçlarıma dokundu ki hızla kendimi gerip yüzüne bağırdım. "Non mi tocchi!" Dokunma bana!
Yüzündeki gülümseme solduğunda ona çatık kaşlarımla ve nefret dolu gözlerimle bakıyordum. "Dokunma..." dedim daha sakin söyleyerek. Geri adım daha atarak durduğumda duvara daha yakındım.
"Biricik..."
"Biricik mi?" Alayla güldüm. "Biricik ha, Biricik!"
Lorenzo'nun bakışları yere kaydı. "Yalın ayaksın, basma fayansa, hasta olacaksın!"
Sinirlerim bozulmuş olmalı ki daha çok güldüm, neredeyse kahkaha atacaktım. "Kıyamam ya... Çok mu düşünüyorsun sen beni! Umrunda mıyım ben senin!"
Kaşları çatıldığında bana bir adım daha yaklaştı, elleri havaya kalkmıştı ki bana dokunmak için ama biliyordum dokunamazdı. "Umrumdasın, elbette umrumdasın..." Sesi kısıldı. "Ben seni ne kadar çok aradım biliyor musun?"
Güldüm. "Yaa, ne kadar çok aradın?" diyerek konuştum kinayeli sesimle. "Başkaların altında yatacak kadar çok aradın mı? Hım? Buldun mu bari beni başkalarında?" Göz bebeklerindeki yıkımın izlerine rastladım, elini kaldırdı. "Biricik..."
"Biricik Biricik Biricik! Adımı mı ezberliyorsun?" Yüzümdeki alaycı ifade silinirken öfke dolu konuştum. "Biricik demeyeceksin bana. Anladın mı? Bana öyle seslenmeyeceksin!"
"Biricik değil mi senin adın?" dedi omuzları çökük halde. Gözlerindeki hayal kırıklığı barizdi. Öfkeyle daha çok bağırdım. Sesimin evinin içinde yankı yaptığını biliyordum. "DEĞİL ANLADIN MI?! Değil!" Hızla vestiyere ilerleyip üzerindeki tüm aksesuarları alıp yere fırlattım, hepsi tuzla buz olurken bağırdım. "Biricik değil benim adım!" Bir tane daha. "Ben Biricik değilim! Biricik demeyeceksin bana!" Bir tane daha.
Ev halkı sesleri duyup antreye geldiklerinde kimseyi umursamadan bibloyu kırdım. "Senden nefret ediyorum! Duydun mu beni Cassalini!" Yüzümü ona döndüm, gözlerimin içine baktım. "SENDEN NEFRET EDİYORUM!" Bu sefer yüzündeki ifadeyi saklamıştı, neler hissettiğini, ne halde olduğunu anlayamıyordum. İfadesizce bana bakıyordu. Ellerini cebine koydu. Bir biblo daha yeri boyladığında saçlarına ak düşmüş adam endişeli ve tedirgin suratıyla Lorenzo'nun yanına gitti. "Efendim sakinleştirici vuralım mı?"
Lorenzo sert sesiyle, "Hayır! Kimse karışmayacak!" dedi, adam yeniden ısrar ettiğinde, "Ama efendim evde ne varsa hepsini kırıp attı!" Lorenzo gözlerini benden ayırmazken adama elini kaldırıp onu susturdu. Adam cevabını almış olacak ki başını eğerek geri çekildi. Vestiyerin üzerindeki tüm bibloları kırdığımda yeni bir biblo daha alacaktım ki, gördüğüm biblo ile duraksadım. Kaşlarım çatıldı. Sorgu dolu bakışlarımı ona çevirirken bibloyu havaya kaldırıp gösterdim. "Bu ne bu?"
Tek bir mimik oynamadı suratında.
Benim küçük minyatürümdü elimde tuttuğum.
"Sen," Tiksintiyle ona bakmaya devam ettim. "Sen... Senden nefret ediyorum!" Bibloyu gözünün içine baka baka yere hızla çarptığımda parçaları her bir yere saçıldı, gözleri o an ilk defa benden ayrıldı ve yerde tuzla buz olmuş minyatür heykelime baktı. İç çekerek bana baktığında, "Ne oldu?" dedim yeniden alaylı tavrımı takınarak. "Üzüldün mü?"
"Hayır."
"Hayır?" dedim cevabını sesli tekrar ederken. Tek kaşımı kaldırdım. "Demek hayır öyle mi?"
"Öyle," Ellerini cebinden çıkarmadan rahat bir tavırla konuştu. "Artık yanımdasın, karşımdasın, ne ona ne de fotoğraflarına ihtiyacım var."
"Yanındayım evet yanındayım," Bir biblo daha alıp yere fırlattığım da onun son biblo olduğunu biliyordum. "Her şeyi biliyordun değil mi? Seni alçak şerefsiz! Her şeyi biliyordun! oyun oynadın benimle! Kandırdın beni! Sen nasıl bir insansın! sen insan değilsin!"
"Biricik..."
"Biricik deme bana! Biricik sana yasak! Duydun mu beni kahrolası adım sana yasak, diline alamazsın onu! Bakma bana. Bakmayacaksın bana!" Yere düşecekken çevik adımlarla yanıma geldi. Beni hızla kollarımdan kavrayıp kucağına alırken göğsüne yumruklar bıraktım ama nafileydi. Ayaklarımı da kavrayıp antreyi terk ederken, "Biricik bana yasak..." dedi kendi kendince.
Salona girdiğimizi anladığımda beni koltuğa yatırdı ve o an kollarını itekleyerek kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. "Biricik deme bana... Biricik bana yasak."
Gözlerime daha önce hiç bakmadığı gibi bakıyordu. "Biricik bana yasak..." dedi kendince. "Ama ben yasakları umursamam, çiğner geçerim. Yasaklara uyulsaydı Havva ve Adem'den insanoğlu olmazdı."
Sinirle güldü. "Hah ne kadar da kültürlü bir İtalyan..." Elleri saçlarımı bulduğunda bileğini ittirdim ama bileklerimi kavrayıp başımın üstünde birleştirdi. Yüzüme doğru yaklaştı. Sıcak nefesi özellikle dudaklarıma doğru dökülürken, bir müddet yüzüme baktı. Gözlerime, burnuma, kaşlarıma, alnıma, çeneme... Yüzümde incelemediği yer kalmamıştı. "Benim annem Türk," dediğinde alaylı ifademin yerini şaşkınlık bıraktı. "Türkçe'yi de ondan öğrendim. Sandığın gibi basit bir şey değil benimkisi..." Dudakları kıvrıldı. "Seni bile senden daha çok biliyorum."
Dişlerimi sıktım. "Bilme o zaman." Kafamı hızla sağa çevirip bakışlarımızı kopardığımda eli yanağımı buldu, gözlerimi yumarak yüzümü ondan uzaklaştırdım. İç çekerek elini geri çekmişti neyse ki. "Çok yıprandım, yangında çok gaz soludun, doktor ciğerlerin de çok da olmasa hasar olabileceğini söylüyor." Gözlerimi açtığımda dikkatle onu dinlemeye başladım ama hala duvarı izliyordum. "Ama merak etme, her şeyinle ilgileneceğim. Yarın doktor da gelecek." cevap vermedim.
Lorenzo cevap vermediğimi, kendisine bakmadığımı anladığında daha fazla bir şey demedi ve yerinden kalkıp beni salonda yalnız bıraktı. Olduğum yerden kalkmadım, bakışlarımı duvardan çekip salonda gezdirdiğimde o an aslında kalkacak gücü kendimde bulamadığımı anladım.
Salon çok genişti. Bir balo salonu, davet yeri kadar büyüktü. Beş altı salon sığardı belki de.
O an içeriden Lorenzo'nun sesini duydum. "Biricik'e odasından çorap ve terliklerini getirir misin Angela?!"
"Hemen getiriyorum Bay Cassalini."
Bir dakika... Biricik'in odasından mı dedi o? Benim odam mı vardı orada?
İçimdeki dürtülere, hislere engel olamadım. alayla güldüm. Bunları neden yapıyordu, beni neden umursuyordu bilmiyordum. Bilmek istemiyordum.
Çünkü sana aşık. Sana yanık.
Bana aşık olduğunu zannetmiyordum. Olsa bile inanmıyordum. Onun sevgisini de istemiyordum ayrıca.
Çok geçmeden elinde tepsi ile yanıma geldiğinde ona bakmadım, karşıdaki tabloya sabitledim bakışlarımı. Lorenzo nereye baktığımı anlamışçasına yanıma oturdu, sehpaya çekerek tepsiyi üzerine koydu. Kokudan anladığım kadarıyla çorba getirmişti. Koku çok tanıdıktı. "Sana tarhana çorbası yaptırdım."
Alayla güldüm. "Kendin yapmadın yani? Yapsan hayran kalırdım," elinde tuttuğu kaşık kalakaldı. "Sahi mi?"
Gözlerimi devirdim. "Neyse ki yapmayacağını biliyoruz." Bir şey demedi. Ben de ona bakmadan tabloya bakmaya devam ettim. Bir kadın figürü vardı. Tabloya seyredalmışken Lorenzo konuştu. "Çok değerli bir tablodur."
Cevap vermedim. Devam etti. Bir yandan çorbayı karıştırmaya devam ediyordu. "Orta Çağ'da insanlar çarmıha gerilirmiş, ya da yakılırlarmış. Onları resmeden daha doğrusu onların kurtuluşunu anlatan çok değerli bir tablo."
"Çok para vermedin inşallah?"
Güldü. "Hediyeydi. Ünlü tasarımcı arkadaşımdan." Tepkisiz kaldım. Bana ne, kimse kimdi. yarım saniye sonunda koluma dokunduğunda irkilerek ona döndüm. Gözlerindeki şefkate rastladım. "Biraz iç kendini toparlarsın." Bakışlarım onun bakışlarından ayrılıp çorbaya kaydığında tüten sıcak dumanını gördüm. Kaşığı da elinde tutuyordu. Koltuktan doğruldum. "Tamam, ver bana."
"Ben içirseydim-"
Yüzümü buruşturdum, çocuk muyum ben? Kendim içerim, ver şunu," diyerek bir hışım elinden kaşığı aldığımda güç kullanmayarak tepki vermedi ve çorbadan ilk kaşığı aldım. normalde asla elimi bile sürmezdim ama günlerdir aç ve susuzdum. Ve yangının ortasına da bırakılmıştım.
Zihnim o son anları hatırladığında istemsizce kaşığı çıktım.
Martina.
Senin acı içinde kıvrandığını görmeden huzur yok bana.
Sessizce çorbamı içerken kafamın içindeki çığlıklarla boğuşuyordum aslında. Lorenzo'dan ses seda çıkmayınca, ona döndüm. Beni izliyordu. Yutkunarak ağzımdaki sıcak sıvı boğazımı yakarak mideme inerken sessizce beni izledi. ağzımı açacaktım ki benden önce davrandı. "neden benden nefret ediyorsun?"
O an sanki inme inmiş gibi konuşamadım, tepki vereceksem de veremedim. Gözlerindeki acı sesine de yansımıştı. Bakışlarımı kaçırdım, cevap vermedim. Sessizliğimi görünce, "Tamam sana bir daha Biricik demem. Eğer bu seni rahatsız ettiyse-"
"Beni rahatsız eden sadece bu olsa keşke." diyerek bir kaşık daha ağzıma götürdüğümde koluma dokundu. Kaşığı ağzımdan çıkarıp ona bıraktım. Artık gözlerindeki o kederli, hüzün dolu bakışları yoktu yerine kararlı, sert bakışlar gelmişti. "Ben seni yeni bulmuşken bir daha kaybedemem anlıyor musun?"
"Sen beni ne zaman kaybettin ki bir daha kaybedeceksin?"
"Ne zaman kaybettim öyle mi?" diyerek sert sesiyle üzerime geldiğinde konuştu. "Her yıl 2 Temmuz'da mezarına gittiğinde kaybettim. Her gidişimde kaybettim biraz daha seni. Her gidişimde zaten kaybettiğim yüzüme vuruldu. Her gidişimde..." Sesi sonlara doğru kısıldı. "Seni bir daha göremeyeceğim diye, sesini bir daha duyamayacağım diye, kokunu bir daha içime çekemeyeceğim diye kaybettim ben orada."
Kaşlarım çatıldı, boğazımdaki kekremsi tat çorbadan mıydı yoksa Lorenzo'nun acı sözlerinden miydi bilmiyordum.
Başını iki yana salladı. "O yüzden, ben seni bir daha kaybetmeyeceğim."
Gözlerine bakakalırken o da bakışlarını benden çekmezken salona birisi girdi ve Lorenzo'ya seslendi. "Bay Cassalini siparişiniz geldi efendim, ne yapalım?" bakışlarını benden çekmeden konuştu. "Geliyorum, Horan." Yanımdan kalkıp beni salonda bir kez daha bıraktığında gözlerimi yumarak iç çektim.
Geri açtığımda artık ben de onun gibiydim.
&
Salonda çorbayı içtikten sonra direkt odaya çıkmış, buranın da Lorenzo'nun odası olduğunu bildiğimden yatağına geri yatamamıştım. Onun yerine bilardo masasının önündeki koltuğa yatıp ellerimi başımın altına koyup kendimi karanlıkta bırakmıştım. akşama kadar odada kalmıştım. Ne uyuyabilmiştim ne de kafamdaki sesleri susturabilmiştim.
Başımdaki ağrı nüksedince oflayarak koltukta dönerek sırt üstü uzandım. Gözlerim havuzun ışığı sayesinde tavana yansıyan havuzun dalgalarına kaydı. Ben... Ne yapacaktım?
Çok basit, başından beri yapman gerekeni. Planın takır takır işliyor. Lorenzo sana sırılsıklam aşık. Onu kullanıp bu ülkeden gideceksin.
İç çektim. Gidecektim gitmesine ama bu sandığımdan da zor olacaktı.
Cassalini, beni bu saatten sonra hayatta bırakmazdı.
Kapı açıldığında hemen sırtımı kapıya dönerek uyuyor numarası yaptım, saçlarımı da arkaya atarak ellerimi başımın altına koydum. Kapı yavaşça kapandı ve ışık açılmadan karanlık odanın içinde adım seslerini duydum. Yavaşça bana doğru yaklaşıyordu. Arkamda varlığını hissettiğimde onun Lorenzo olduğunu biliyordum. nefesini saçlarımda hissettiğimde normal şartlarda saçlarıma dokunmasına izin vermezdim ama şu an uyuyor numarası yapıyordum. dua etsindi.
"Biriciğim... Orkide kokulum..."
Kendimi belli etmemek için o kadar kastım ki...
Orkide kokulum mu demişti o?
O... O otel odasındaki...
İnanamıyordum.
"Senin benden nefret ettiğin kadar seviyorum seni." Sesi kısıldı. "Senden vazgeçmeyeceğim. Asla. Öldürseler de yaksalar da diri diri gömseler de... vazgeçmeyeceğim." sonrasında bir müddet sessizlik oldu. Üzerimde bir örtünün ağırlığını hissettim sonra da saçlarımda derin bir öpücük...
"İyi uykular biriciğim..."
Sonra yine kapı sesi.
Odadan gitmişti. Gözlerimi açıp örtüye baktım, elimi örtünün içinden çıkarıp arkaya omzunun üzerinden baktığımda oda sessizdi. İç çekerek önüme döndüm.
Sakın sakın kolay kolay yenilme.
Yenilmeyeceksin Biricik!
O an içimden gelen dürtülere engel olamadım, üzerimdeki örtüyü bir hışım kenara atıp koltuktan kalkarken hızlı adımlarla odadan çıktım. Bu böyle olmayacaktı, rahat edemeyecektim ben!
Hızlı ve seri adımlarla aşağı indiğimde adının Angela olduğunu bildiğim kadın ile karşı karşıya geldim, elinde de katlanmış beyaz çamaşırlar vardı. "Bayan Biricik?!" İtalyan olduğumdan adımı farklı telaffuz etmişti ama bunu umursamayıp konuştum. "Lorenzo nerede?"
"Efendim kendisi alttaki kumarhane-"
"İyi güzel!"
"Bayan Biricik! Bayan Biricik!" Kadının arkamdan seslenmesine izin vermeden adımlarla alt kata inen merdivenlere yönelttiğimde beni sarı ışıkların olduğu alan karşıladı, alanda ilerleyerek kalın çift kanatlı üzerinde oyma olan parlayan kapıya yaklaştım. alanda kimse yoktu çünkü her ne dönüyorsa bu kapının ardındaydı.
Umrumda değildi bir an önce bu odaya girecektim ki içeriden gelen sesler beni duraksattı. "ACCIDENTI!"
"Dostum fena faka bastın," Gülüşme sesleri yükseldi. Kapıyı açmak istiyordum ama açamazdım da. Kulağımı kapıya yaslayıp sesleri dinlemeye başladım. "Hadi bir el daha." Bir takım sesler geldiklerinde poker oynadıklarını hissetmiştim. İç çekerek dudaklarımı dişledim. "Lorenzo... Senin kadın, nasıl?" Bir takım sesler geldi.
"İyi, daha iyi olacak."
"Konuştunuz mu?"
"Sayılır."
"Eminim kollarına atlamıştır," Bir takım gülüşmeler ve sesler yükselirken Lorenzo'nun sert sesini duydum. "Franco!"
"Sakin ol dostum, şakaydı..." Bir şeyler tangırdadı. "Ama adamın öldüğünü duyunca hiç hoşlanmayacak bundan!" dedi Franco diye bildiğim adam. Kaşlarım çatıldı. Hangi adamdan bahsediyordu bunlar?
Yoksa...
"Bilmesine gerek yok."
"Başkasından duyarsa sana olan nefreti artabilir."
"Umrumda değil." dediğinde Lorenzo'nun bu kadar katı ve acımasız olduğu bir kez daha çarpıldı suratıma. Dişlerimi sıktım. "Faik'i öldüren ben değildim, Enrico'ydu."
Faik abi... ölmüş müydü?
Sırtımı kapıya dönerken gözlerim boşluğa takıldı.
Ve onu öldüren Enrico muydu?