16.Bölüm

2346 Words
"Seninle evlenmeyi kabul ediyorum." Lorenzo'nun kımıldamadan yerinde durduğunu gördüm. Bana bakmadı, dönmedi. Bir şey söylemedi. Yavaş adımlarla yanına yürüdüğümde yan profilinden ona baktım. Kollarım hâlen göğsümde bağlıyken, "Seninle evleneceğim..." Kulağına yaklaştım. "Çünkü tek kurtuluş biletim bu." Kaşları çatıldı, benden yana döndü. "Beni bir bilet olarak mı görüyorsun?" "Hayır, kurtuluş olarak." Gözlerinin beyazı kızarmıştı, uyuşukluk da vardı üstünde. Alkolden olmalıydı. "Ben senin zaten kurtuluşundum Biricik." Kaşlarım çatıldı, sorgularcasına baktım gözlerine. "Kurtuluşumdun? Ne zaman kurtardın beni Lorenzo?" "O yangın... Yangını unutuyorsun," Alayla gülerek başımı sallarken dişlerim görünmüştü. "Yangın evet." Gözlerim gözlerine kavuşunca alaylı ifadem yok oldu, yerini ciddi bir surat çizerken konuştum. "Sen beni kurtarmadın Lorenzo. Sen benim elimden tutmadın... Sen beni sevdin ama sevmeyi bildiğini zannettin." Kaşları çatıldı, sarhoşluğun etkisiyle yerinde sallandı. "Sevmeyi... Bilmiyor muyum?" Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorsun." Yutkundu, bakışları kaçırdı benden. Bakamadı gözlerime. Sarsak adımlarla yanımdan geçip odasına ilerlerken bakışlarım koridorun halısına takıldı. Eski, motif bir halıydı ve oldukça pahalıya benziyordu. Cilalı ahşap parkelerle uyumu güzeldi. Bir dakika.. Ne diyorum ben? "Biricik," Yeniden adımı zikrettiğinde ona bakmak istemesem de baktım. Kafamı kaldırdım ve göz göze geleceğim zannetiysem... Olmadı, bana bakmıyordu. Eli kapıdaydı. "Seni bu kadar kötü sevdiğim için..." Kafasını kaldırdı. "Özür dilerim. Ben sevmeyi bilmiyor olabilirim evet, ama sen bana öğretemez misin? İyi sevmeyi..." "İyi sevmeyi mi?" "Hıhım. Çiçek gibi. Kırmadan, dökmeden, yakıp yıkmadan sevmeyi..." "Lorenzo ben sana bunu-" "Her neyse. Unut gitsin." dedi ve kapı suratıma kapandı. Sözümü kesmiş üstüne kapıyı kapatmıştı. Olduğum yerde kalakalırken afallayarak kapalı kapıya baktım. Derdi neydi bunun demeyecektim çünkü derdini biliyordum. Bendim. Lorenzo'nun derdi her zaman bendim. Peki dermanı olabilecek miydim... İç çekerek kollarımı çözdüm ve sabahlığımı düzelterek mutfağa su içmeye indim. Merdivenlerin sonuna geldiğimde hemen sağda yer alan mutfağa girecektim ki Angela ile Honor'un konuşmalarına rast geldim. "İçim elvermiyor, acaba Bay Cassalini ile konuşsak mı?" "Kesinlikle olmaz Bay Honor," dedi Angela elindeki kepçeyi yerine koyarken. "Bay Cassalini buna izin vermez." Kaşlarım çatıldı. Bay Cassalini derken tek kişiden mi bahsediyorlardı yoksa iki kişiden mi? Honor daha sessiz bir tonda, "Haberi var mı yok mu bunu da bilmiyoruz ki, gözümüzün önünde eriyip gidiyor Lorenzo Bayan Angela. Buna engel olmak zorundayız. Yoksa Bay Cassalini yeğenimi size emanet ettim, geri dönüşü bu mu olacaktı diye azarlar durur." Angela iç çekti. "Sadece azarlasa yine iyi..." Ada tezgaha dönerek Honor'un karşısında durdu. Çaktırmadan kapısı olmayan mutfağın pervazından onları hem izliyor, hem dinliyordum. "Daha fenasını da yapar." Honor da ona katılmış olacak ki başını sallamıştı. "Acaba Bayan Biricik biliyor mudur?" "Neyi?" "Babasıyla Lorenzo'nun babasının beraber çalıştıklarını." Gözlerim irileşti. Ne? "Sanmıyorum," Angela ocağa dönerek yemeği karıştırdı bu sefer. Honor da onu takip ederek izliyordu. "Aralarında bir kez olsun doğru düzgün konuşma geçtiğini görmedim. Birbirlerini yiyecek gibi bakıyorlar." Evet ben saldıracak gibi bakarken Lorenzo gerçekten beni yiyecek gibi bakıyordu. Sapık hayvan! Sapık hayvan mı?! Güldürme beni. İkimiz de onu ne kadar arzuladığını biliyoruz. Sen sus. "Bayan Biricik'in her şeyden habersiz olduğu o kadar belli ki, Bay Cassalini neden anlatmıyor acaba?" Angela, Honor'a doğru döndü. "Neden anlatmıyorsa anlatmıyor, bu bizi ilgilendirmez Honor. Sen git çocuklara söyle arabaları hazırlasınlar. Birazdan kahvaltıya inerler." Honor başını sallayarak dediğine uyarken mutfağın arka kapısından bahçeye çıkarak gözden kayboldu. Az önce öğrendiğim gerçekle, Bay Honor'a katılıyordum. Bilmediğim çok fazla gerçek vardı. Çok geçmemişti ki mutfağa girdiğimde Angela beni fark edip gülümsedim. "Günaydın Bayan Biricik. Bir şey istemiştiniz?" "Aa evet, Angela. Aslında," Ada tezgahın hemen önüne kurulmuş taburelerden birine oturdum ve önümde duran meyve tabağından üzümden alıp ağzıma attım. "Menemen yapabilir misin diyecektim?" Angela anlamamış gibi kaşlarını çattı. "Menemen?" Yoksa bilmiyor muydu? Acaba Lorenzo hiç Türk yemeklerinden yemiş miydi? Nereden bileceksin ki daha doğru düzgün selam alıp veremiyorsunuz! Sen sus. "Domates biber soğan ve yumurtadan yapılıyor. Yani ana malzemeleri bunlar," Bir üzüm daha attım ağzıma. "Soğanlı soğansız olması tercihe göre tabii." "Bildim Bayan Biricik, sebzeli yumurtadan bahsediyorsunuz." "Menemen diyoruz biz ona ama evet sebzeli yumurta." Angela neyden bahsettiğimi anlamış gibi gülümseyerek malzemeleri tezgaha yığarken ben de oturduğum yerden kalkarak onu durdurdum. "İzin verirsen ben yapmak istiyorum." "Ama Bayan Biricik, Bay Cassalini size iş yaptırdığımı görürse-" "Hiçbir şey olmaz, ver bıçağı bana." dediğimde elimle ver işareti yaptım. "Ver ver." Angela biçare halde bıçağı bana verirken, almadım. Tezgaha koymasını istedim. Bıçağa tükürerek elime aldığımda bana garip garip baktı. "Merak etme patronunuzu zehirlemek değil amacım," Bıçağı bezle sildim. "Batıl inançtır bizim kültürümüzde. Bıçak elden alınmaz, şeytanın işe karışacağına inanılır." Angela kibarca gülümsedi. "Nereliydiniz Bayan Biricik?" "Türküm, burada doğdum büyüdüm ama annem babam Türk. Yani annemin dediğinr göre." Madem babamla hiç görmediğim babam, Lorenzo'nun babası arkadaştı o zaman Lorenzo'nun babası da illegal işlerle uğraşıyordu? Lorenzo'nun kime çektiği belli olmuştu. "Bayan Biricik, dikkat edin efendim. Çok sert kestiniz." Soğanı soyduktan sonra zihnimdeki Lorenzo yüzünden soğanı kalın ve sertçe ikiye ayırmıştım. Neyse ki, işime odaklanıp soğanları ve biberleri küçük küçük doğramaya başladım. Angela'ya tava tencerelerin yerini sorarken bir an olsun dibimden ayrılmıyor, istediğim ne varsa anında yerine getiriyordu. En sonunda dayanamayıp, "Angela tamam, çocuk değilim ben, gerisini hallederim. Sen diğer işlerine bak." "Ama efendim kalsaydım, yardım etmeye-" "Ettin yardim edeceğin kadar. Gerisi ben de diyorum. Sen işlerine bak." diyerek onu tamamen ikna ettiğimde saniyeler sonra mutfakta yalnızdım. Tavaya yağ koyup altını açarken gülümseyerek doğrama tahtasını elime aldım ve soğanları koyarak kavurmaya başladım. O an ilk kez sanki evim varmış da kendi mutfağımda kendi yemeğimi yapıyormuşum gibi hissettim. Burası da senin evin? Biliyorsun ne istesen Lorenzo ayağına serer. Yüzümdeki gülümseme solarken kaşıkla karıştırmaya devam ettim. Ondan bir şey istediğim falan yoktu. Evet, evlenmeyi kabul etmiştim. Ama bu tamamen o mahzenle işimin bitmediği içindi. Enrico, Martina, Salva... Hatta, Nurgül abla... Annem yerine koyduğum kadının benden bir şeyler saklaması ağrıma gidiyordu. Ben ona koşulsuz güvenirken, her şeyimi planımı dahi anlatırken o bana Lorenzo hakkında benimle alakalı olan durumu benden saklamıştı. Söylememişti. Beril'in Lorenzo'nun öldürdüğünü söylemiştim. Bana kızmıştı. Kırılmıştı da. Ama Lorenzo öldürmediğini söylüyordu. Nedense ona bu konuda inanıyordum. Ama sadece bu konuda. İçimden bir ses, Lorenzo'ya oyun kurulduğunu ve Beril'in onun yüzünden ölmediğini söylüyordu. Peki, Beril ile Salva'nın ilişkisi neydi... Salva yüzünden öldürülmüştü, ölmüştü, artık her neyse. Peki, neden... Nedenini öğrenmek istiyorum. Beril neden benim öldüğümü söylemişti Lorenzo'ya? Abla, Lorenzo da benden hoşlanıyor galiba... Boynunda B harfli kolye var. Ne yani? Kolyeden mi anladın seni sevdiğini? Sadece o değil, bana yakın davranıyor. İyi davranıyor bana. Bazen beni öpsün bile istiyorum ama o kadar yakınlık kurmuyor benimle. Kafayı yedin iyice saçmaladın Beril! Adamın koynuna gir bir de! O isterse neden olmasın... Yok artık, inanamıyorum sana! Bak gör, biz evleneceğiz onunla. Elimdeki bıçağı sinirli bir biçimde doğrama tahtasına saplarken elimin üstünde el istedim. "Hop, hop! Parmağını mı kesmek niyetin? Ne yapıyorsun?" Arkamda onun bedenini hissettiğimde elimi ondan kurtardım. "Geri çekil. Bir şey olduğu yok." Kaşları çatıldı. "Bugün ters tarafından kalktın herhalde?" Kesilmiş domateslerin olduğu tabağı elime alırken ocağa onun yanına döndüm yine. "Sana ne." "Evet, kesinlikle ters tarafından kalkmışsın." Ona cevap vermeden ona iyice kavrulmuş soğan ve biberlerin üstüne domatesleri de eklerken Lorenzo başını omzumun üstünden eğerek tavaya baktı. "Soğanlı mı o?" "Evet." "Hiç sevmem." "Bana ne." Yüzünü bana döndüğünü hissettim. "Sen soğanlı mı seviyorsun yoksa?" Bıkkınlıkla nefesimi verirken tavadakileri karıştırdım. Tuz atarak kapağını da kapatırken boş kaseyi ona vererek geri çekildim. "Al, Tabağı koy oraya." Sırıtarak dediğimi yaparken, tabağı lavabonun içine bırakmak yerine sudan geçirip makineye koydu. Ardından ada tezgahta yanımdaki tabureye oturup bedenini bana döndürdü. Onu umursamadan mor üzümlerden bir tane alıp ağzıma atarken pür dikkat beni seyrettiğini biliyordum. Üzümü ağzıma atmıştım ki birden beni belimden kavrayıp dudaklarını dudaklarıma yasladı ve dili ağzımdan içeriye girdi. Ağzımdaki üzümü kendi diline alıp yutarken dudaklarımı öperek geri çekildi ve ağzındaki üzümü çiğneyerek yuttu. Şaşkınlıkla onu izlerken, "Ne?" dedi. "Ne mi... Resmen ağzımı işgal ettin, üzümümü çaldın benden ya." Bunun üzerine bir şey demeyip kasedeki salkımdan bir tane koparıp kendi ağzına götürecekken elinin yönü değişti ve benim ağzıma götürdü. Ağzımı açmamıştım ki dudaklarıma baskı yaparak parmağıyla beraber içeriye doğru itekledi. "Emsene." Üzümü alırken parmağını ağzımdan çıkarıp ittim. "Sapık. Çek şunu." Sırıtarak beni izlerken ocaktan gelen fokurdama sesleriyle yerimden kalktım. Ocağın başına giderken o da peşimden gelmişti. Üzerinin çıplak ve yeni duş aldığı gerekçesiyle nemli, mis gibi kokan saçlarıyla beni yaktığının farkında mıydı? Yutkunarak odağımı yemeğe verirken kapağı kaldırdım, karıştırdım. Çırpılmış yumurta eklemeliydim. Arkamda duran bedenini bedenime yaslayan Lorenzo'ya başımı çevirerek baktım. "Yumurta versene bana." "Kaç tane?" "İki yeter gibi." Çok değil bir kaç saniyeliğine bedeni bedenimden ayrıldı ve buzdolabından yumurtaları alıp yanıma geldi. Gözucuyla tezgaha koyarkenki ellerine baktım. Yüzüğü yoktu. "Kaseler nerede?" "Sağ alt çekmecede." Kase ve çatalı da alarak yemeğin altını kıstım. Yumurtaları kırıp kabuklarını kenardaki çöpe atarken cırpmaya başladım. Sonrasında meneme ekleyerek karıştırdım. Biraz daha pişti mi tamamdır. Kase ve çatalı lavaboya bırakıp ellerimi sudan geçirirken gözlerim bezi aradı ama bulamadı. Lorenzo birden elindeki bezle ellerimi silerken ona bakakaldım. Bir kaç saniyelik birbirimize olan bakışımız yutkunmama sebep olurken bakışlarımı hızla çevirip ocağın başına döndüm. O ise bezi çıplak geniş omzuna atarak yanıma geldi. Menemene bakarken yandan ona bakış attım. "Yumurta sever misin diyecektim ama yumurtasız menemen olmaz. Kusura bakmayacaksın." "Sorun değil, sen yiyorsan ben de yerim." Soğan sevmem dediği halde soğanlı menemen yiyecekti. Bu bir kez daha yutkunmama neden olurken bir kaç dakikanın sonunda ocağı tamamen kapattım. Tabakları ararken ondan uzaklaştım, üstteki dolap kapaklarını açarak ulaşmaya çalıştım. Yine arkamda bitti ve bedenini bana yaslayarak burnunu saçlarıma yaslarken benim kolumun üzerinden iki tana tabak alarak tezgaha koydu. Ancak geri çekilmedi. Ona yandan bakarak konuştum. "Geri çekilsene." "Cık, biraz böyle kalsak ya." "Lorenzo... Saçmalama." "Söz konusu sensen," Burnunu saçlarımın arasında gezdirdi, eki omzumdaki saçlarımı toplayıp geriye atarken burnu kulağıma ordan kulak mememe indi. "Saçmalamaya hakkım vardır diye düşünüyorum. Deli ettiğin gibi çocuk da ediyorsun beni." Ve kulak mememi emmeye başladı. İnledim. "Lorenzo..." "Hım..." Emmeye devam ederken bunu fazla sürdürmedi ve yavaşça boynuma inerek eli omzumu buldu, tişörtümü omzumdan sıyırarak dudakları boynumu öperek omzuma indi. Neydi bu? Mutfak fantezisi mi? "Lorenzo... Yapma." "Sen her yapma dediğinde neden yapasım geliyor benim? Neden içimdeki yangın körükleniyor?" Nefesi tenimi gıdıklarken dilini omzumda gezdirdi ve emip ısırdığında irkilip hızla geri çekildim. Omzumu düzelterek kaşlarımı çattım. "Ne halt ediyorsun sen?!" "Ne halt ediyormuşum?" "Burası," Dişlerimi sıktım. "Senin oyun alanın değil ben de senin oyuncağın değilim." Ardından onu orada bırakarak mutfaktan bir hışım çıktım. Daha fazla orada kalıp onun etkisini yaşayamazdım. Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Kabul et sana dokunmasını seviyorsun. Siktir... & Angela bizden sonra mutfağa girip salona kahvaltıyı kurduğunda bunu odama gelip bana haber verdiğinde öğrenmiştim. Elimdeki kitabın arasına ayraç koyarak odadan çıktığımda salona inmiş, kahvaltı sofrasına oturmuştu. Lorenzo üzerini değiştirmiş, yine her zamanki gibi baştan aşağı simsiyah giyinmiş, bileğine pahalı saatlerinden birini takmış, parlak saçlarını taramıştı. Bu kadar yakışıklı olmana gerek yok da... Neyse. Sandalyemi çekerek çaprazına oturduğumda ona baktım. Kahvesini yudumlayarak bana bakıyordu. Bir fincana bir ona baktım, ardından tabağıma peynir alırken alayla gülümsedim. "Kahve mi? Ben şarap içersin diye düşünmüştüm." Fincanı tabağına koydu. Geriye doğru yaslanarak beni seyrederken, "İstersen bu akşam içebiliriz? Karşılıklı." Sesinin tonu değiştiğinde ona bakmadan reçelden aldım. "İstemez. Kalsın." Bir şey demedi. Ekmeğime sürdüğüm peynir reçeli ağzıma atarken gözlerini benden bir kez olsun ayırmıyordu. "Sen beni böyle izleyecek misin hep?" "İzlemeyeyim mi?" "İzleme." "Müstakbel karımsın. İzleyecegim elbet." Gözlerimi devirdim. İkinci ekmeğimi yaparken, "İyi izle. Zıkkımın kökü." Sırıttı. İkinci ekmegimi de yerken gözlerine baktım, göz bebekleri parladı. "Çok iştahlı yiyorsun." "Eee?" "Acaba... Ha-" "Sakın!" Dişlerimi sıkarak öfke dolu bakışlar attığımda yüzündeki sırıtması silindi. "Evliliği zor hazmetmişken çocuk deme bana!" "Evli çiftlerin çocukları olur, soyumuzun devamı için karıcığım,"diyerek sert ama bir o kadar sakin konuşurken alayla gülümsedim. "Sen kendini baya kaptırdın ya? Sadece kabul ettiğimi söyledim, şartlarımı duymadın daha." "Neymiş şartların?" Sinsice gülümsedim, bir kolumu masaya koyarak ona doğru eğildim. "Çocuk yok." Gözleri karardı, kendine hâkim olmaya çalışıyordu biliyordum. "Biricik..." "Dahası da var tabii ama bunları," Elimi çırpıp geriye yaslandım. "Yazılı hâle getirip imzalayalım istiyorum. O zaman söylerim." "Sözleşme istiyorsun yani?" Gülümsemeye devam ettim. "Aynen öyle." Bir hışım ayağa kalktı. "Unut bunu." Beni masada yalnız bırakırken sırtı dönük masadan uzaklaşmasını izledim. Peşinden giderken antreye geldiğimizde beline silahı yerleştiriyordu. Aynadan beni gördü ama istifini bozmadan korumalardan birinin ona ceketi uzatmasıyla ceketini üzerine geçirdi. "Konuşmamız bitmeden böyle kalkıp gidemezsin Lorenzo!" Bana döndü, benim gibi sinsice gülümseyerek yanağımdan öptüğünde, "Akşama görüşürüz karıcığım." dedi ve hayretle ona baktım. Evden çıkıp arabaya bindiginde kendisi dahil arkasındaki üç araba daha araziyi terk ettiler. Honor içeriye gidip kapıyı kapatırken arkasını döndü ve göz göze geldik. "Nereye gitti o?" "Bayan Biricik-" "Söyle!" Çaresizce durdu. "Otele." "Roma'daki mi?" "Evet." "Güzel,"dedim bağladığım kollarımı çözerek. "Eminim beni orada gördüğüne sevinecektir." Bir hışım merdivenlerden çıkarak odaya geldiğimde dolabı açtım, ve şık olmak için gözüme kestirdiğim siyah bustiyeri ve kot pantolonu elime aldım. Kıyafetlere gülümserken, "Delir biraz daha." dedim ve kapağı kapatarak hazırlanmaya başladım.  Ayna karşısında düzleştirdiğim saçlarıma bakarken dudaklarıma da bordo rujumu sürmüştüm. Eyeliner'ma da bir kaç denemeden sonra düzgün çekebilmiştim. Küçük çantamı elime alırken içini açtım. Cüzdanıma baktım. Odamı hazırladığı ve doldurduğu gibi cüzdanımı da doldrmuştu. Para vardı ama paradan ziyade bol bol mağaza ve kredi kartları duruyordu. Kaç gündür buradaydım. Bir kez olsun elimi sürmemiştim. Aynadan kendimle göz göze gelip kaşımı düzelterek gülümsedim. "Harcayalım biraz." Evden çıkıp şoförlerden birini alarak arabayla merkeze doğru indiğimde beni Via Del Corso'ya bırakmasını söylemiştim. Araba kenarda durduğunda çantamı elime alarak şoföre aynadan baktım. "İşim bitince ararım, beklemenize gerek yok." Bir şey demeden sadece başını salladığında arabadan indim. Kolumu omzuma takarak caddede yürümeye başlarken ne alabileceğimi düşünüyordum. Bundan haftalar önce ne dışarı çıkma özgürlüğüm, ne de kendime bir şeyler alabilme imkanım vardı. Oysa şimdi istediğimi alabilirdim. Çünkü limitsiz kartlarımla dolu çantayı yanımda taşıyordum. Derin soluk alarak güneş gözlüğümü gözlerime indirdim ve caddede yavaşça yürümeye başladım. Sakince vitrinlere baka baka ilerlerken birden aert cüsseye çarpmam ile irkildim. Üzerim yanarken çığlık attım. "Hanımefendi... Üzgünüm," İngilizce konuşan bir erkek sesiydi ama bunu umursamadan üzerimi tuttum. "Ya az dikkatli olsana ya!" diyerek farkında olmadan Türkçe konuştuğumda bunu umursamadan üzerime odaklıydım. Neyse ki kahve fazla sıcak değildi biraz sıcaklığı vardı ama haşlanmamıştım, buna da şükür. Ama maalesef ki, üstüm batmıştı. Siyah büstiyerimde çok belli olmasa da açık kotumda barizdi. Oflayarak uzerimi silebileceğim bir mendil olmadığını fark edince başımı kaldırdım. Benden uzun en az Lorenzo ile aynı boya sahip adama baktı. Gülümseyerek, ıslak mendil uzattı. "Islak mendil?" O an Türkçe konuştuğunu fark ettiğimde bakışlarım kısıldı, "Türkçe biliyor musunuz?" diye sorduğumda başını salladı. "Evet, Türk'üm." Elini uzattı. "Adım Onur. Onur Saylan." Bir eline bir de ıslak mendile baktım. Islak mendili elime alırken, gülümsedim. Elimi uzatarak sıktım elini. Tokalaştık. "Biricik Bilgin."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD