Gece yarısına kadar devam eden düğün, en nihayetinde sonlandığında Güldeste, dini nikâh için bir odaya alındı.
Resmi nikâh, o akşam kıyılmıştı ve şimdi de dini nikâhın sırasıydı.
Güldeste, her geçen an ruhunun daha fazla acıdığını hissetse de biraz daha dayanmak için çabaladı.
Sözde düğünü… Neşeyle Mahir Ağanın evliliğini kutlayan kalabalık ve dahası…
Hepsi sırtındaki yükü, daha faz ağırlatan detaylardan ve birbiri üzerine oturan sıkıntılardan oluşuyordu.
Hele Mahir’in, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki onu gerçekten gelin almış gibi davranması…
Doğanlı soyadına mensup insanlarla mecburiyetten dolayı haşır neşir olan Güldeste, aslında hiçbirinin dışarıdan göründüğü kadar kötü olmadığını fark ediyordu.
İsra başta olmak üzere Mahir’in, kız kardeşleri, ona beklediğinden çok daha iyi davranıyordu.
Yazgül, Güldeste’den, en fazla bir yaş küçüktü, diğerleri ise büyük.
Gel gelelim hepsi, yenge diye eline ayağına dolaşıyordu.
Onlarında bu evlilikten en az Güldeste kadar nefret etmesi gerekmiyor muydu?
Mesela kayınvalidesi Nazlı’da, annesine hiç benzemiyordu.
Allah, biliyor ya Güldeste, o kadının annesinden daha beter bir kaynana olacağını düşünüyordu.
Fakat Nazlı, Zümre’nin aksine gelininin yüzüne bakınca hep gülümsüyordu ve bu gülümseme kötülüğü çağırmıyordu…
“Bir şeye ihtiyacın var mı canım?”
İsra, Güldeste’yi, nikâhın kıyılacağı odada bir sandalyeye oturtup, gelinliğinin eteğini düzeltti.
“Hayır, teşekkür ederim.”
Güldeste, ağlamaktan harap olmuş, yorgun bedeninin izin verdiği kadarıyla zar zor duyulan bir sesle cevap verdi.
İsra, derin bir iç çekip, onun önünde çömeldi.
Yeni gelinin bacakları üzerine koyup birleştirdiği ellerini, ellerinin arasına aldığında, derin bir iç çekti:
“Korkma,” dedi. Sesi, bir çocuğa hatta bir bebeğe konuşur gibi nazikti.
“Bizden sana zarar gelmez.”
Güldeste, yutkundu.
O, korkmuyordu. Sadece yorgun, kırgın ve çok mutsuz hissediyordu.
Mahir ve kendisi dışında bu evliliğin asıl sebebini bilen hiç kimse yoktu.
Olmadığını, onun ailesinin davranışlarından anlıyordu…
Ancak bu konuda kendini suçlu hissetmiyordu daha doğru öyle hissetmesi gerekmiyordu.
Mahir’in, onu, isterse basit bir nikâhla Kıraç konağından çekip çıkaracağını biliyordu.
Sanki evlilikleri gerçekmiş gibi abartılı bir şekilde düğün yapmak, onu sevdiği bir kadınmış gibi göstermek, tamamen onun suçuydu…
Güldeste, İsra’nın gözlerine baktı.
Dudaklarını birbirine bastırırken, zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştı.
“Abla, hoca geldi.”
Büşra, kapıdan içeriye girip haber verdiğinde, İsra, çömeldiği yerden kalkıp, kızın duvağını kapattı ve onu dini nikâh için hazırladı.
Bir süre sonra Mahir, nikâhı akdini gerçekleştirmek üzere gelen İmam ve şahitler de odadaki yerini aldı.
Nikâh akdi, tamamlandı.
Güldeste, Mehir istemediğini söylediğinde başta imam olmak üzere odadaki hemen herkes şaşırmıştı.
Mahir’in, ağzını açmaya fırsatı bile olmadan annesi atılmış, “Mehr-i Misil için, Bin gram altın vereceğiz.” Demişti.
Güldeste, bunun da aslında ne denli gereksiz olduğunu dillendiremeden sessizleşmiş, en nihayetinde dini nikâh süreci de bitmişti.
İsra, yeni gelini gerdek odasına aldı.
Bir süre konuşmaya çalıştı fakat yeni gelinin isteksizliğini ve mutsuzluğunu anladığında susmak zorunda kaldı.
Odadan çıkıp onu yalnız bırakmamıştı ama konuşmaya da zorlamamıştı.
Kısa süren bu sessizliğin sonunda ayaklanan İsra, ruhunun daraldığını hissetse de bunu, geline çaktırmadan onun, duvağını yüzüne kapatıp, odadan çıkmayı başardı.
Nihayet, gürültü, kalabalık ve kendini zorlama gibi aşırı gereksiz detaylardan kurtulan Güldeste, yüzüne kapatılan duvağı hırsla açtı.
Üzerinde bir ton yük taşıyormuş gibi hissettiren gelinliğin eteklerini avuçları arasında kavrayıp, kaldırdı.
İçgüdüsel olarak bulunduğu odaya şöyle bir göz attı.
Haki ve bej rengin hakim olduğu oda dekorasyonu, adeta gözlerini acıtmıştı.
Odada aydınlık duran tek şey, gerdek için hazırlanmış, beyazlarla örtülmüş olan yataktı.
Aldırmadı.
Sonuçta burada geçireceği süren çok da fazla sayılmazdı.
Ölüme giderken, nefret ettiğin bir adamın nikâhı altında olmak ne ironikti…
Güldeste çok kararlıydı.
İlk gün nasılsa ölme ve öldürme isteği, şimdi de aynıydı...
O, kendi düşüncelerinde kaybolup giderken, odanın kapısı gürültülü bir sessizlikle açıldı.
Mahir, tüm ihtişamı ile odaya girdiğinde Güldeste, insani bir refleksle başını çevirip ona baktı ve hemen sonrasında, sanki buna mecburmuş gibi gözlerini kaçırdı.
Oldukları bu durumda, bulundukları bu oda da, başlı başına saçmalıktı.
Başını öne eğip, avuçlarında asılı kalan gelinliğin eteklerini daha fazla sıkmaya başlarken, midesi kasıldı.
Gırtlağındaki yumru, baskısını arttırınca, yutkunmak zorunda kalmıştı…
Mahir, odanın kapısını ardından kapattı.
Bir an, sadece bir an, bu olan şeye inanamıyormuş gibi gelinine, sevdiği kıza, dalgın gözlerle baktı.
Olmuştu işte… Güldeste artık, resmen onun karısıydı…
Kendini hızla toparladı.
Aralarında uçurumlar oluşturan o ayrıntıları unutmamıştı.
Usul bir nefes aldı ve çenesini kaldırıp, ona üstten bir bakış attı:
“Bu kadar mı sabırsızsın?” dedi, dudağının sağ tarafını yana doğru kıvırdı:
“Daha, yüz görümlüğünü bile almadan, duvağını açmışsın?”
Güldeste, adamı duymamış gibi sessizce zemine bakmaya devam etti.
Dişlerini birbirine sürtüp, çenesini sıkarken o, Mahir, giydiği gelinlikle adeta mükemmel görünen gelininin, yanına ulaşmak için minimalize adımlar attı.
Dudaklarını mutludan ziyade, zafer kazanmış gibi kıvıran adam, kusursuz dudaklarında yer edinen gülümsemeyi gizleme gereği duymadan sırıttı:
"Şimdi, altımda inlemeye, hazır mısın?" diye sorarken, artık karısı olmuş kızın duvağını parmak uçları arasına aldı.
Güldeste, midesinde hissettiği kasılmayı bastırmaya çalıştı.
Gözlerini adamın yüzüne çevirirken, içinde oluşan huzursuzluk bir tık daha artmıştı:
"Bana dokunmayacaksın!" dedi dişlerini sıkarak ve duvağında parmaklarını dolandıran adamın, elini sertçe ittirip, geriye doğru bir adım kaçtı:
"Bu, gerçek bir evlilik değil!" diye çıkışırken, sesi kuruyan boğazına takılarak çıkmıştı.
Mahir, eline hırsla vuran karısının tepkisi karşısında, bedenini gevşek bir şekilde geriye doğru çekip, elinin yanına düşmesine izin verdi.
"Ben, öyle bir şey söylemedim," dedi sonra ve kıza meydan okurcasına sırtını dikleştirdi:
"Sana, benim olacağını defalarca anlattım. Kendini kandırmaya çalışmaktan vazgeçmeyecek misin?"
Güldeste, seri katilinin eline düşmüştü ve kefeni olarak kabul ettiği gelinliği giyip, bile isteye kurbanı olmuştu.
Ancak, durumun gidişatı hoşuna gitmiyordu.
Sanki Mahir, onu, kandırmış gibi hissediyordu.
“Mahir!”
Gül, dişlerini sıkarak konuştu: “Bana, bir söz verdin!”
Mahir, kızın kendi gözlerinin içine bakışına, sinirden kızarmış yanağına, dudağının kenarında oluşan kasılmaya baktı.
Yüzüne kondurduğu alaycı ifadeyi bir anda ortadan kaldırdı.
“Gül,” dedi, yutkunup ciddileşirken “Bırak, ben halledeyim.”
Mahir, karısının aralarına koyduğu mesafeyi tek bir adım atarak kapattı.
Sağ elini kaldırıp, sanki onu incitmeye korkuyormuş gibi, toplanmış saçlarından firar ederek yanağına düşen birkaç saç telini, parmak ucuyla kulağının arkasına attı.
Gözlerini yeniden onun gözlerine çevirdiğinde bakışları, Gül’e karşı o zamana kadar hiç olmadığı kadar yumuşaktı:
“Yanımdasın. Güvendesin. Bırak, Kıraç konağında yaşadıkların orada kalsın.”
İki eliyle birden karısının yanaklarını avuçları arasına aldı.
Eğildi, dudaklarını onun saçlarıyla alnının birleştiği o noktaya yerleştirdi.
Gözlerini kapattı.
Saçlarının kokusunu, gönlünün köşelerine hediye ederken, karısına verip verebileceği en yumuşak ve sevgi dolu öpücüğü o an, o noktaya bıraktı.
Güldeste, Mahir’in, nasıl bir oyun oynadığını bilmiyordu fakat yine de, bir anlığına da olsa içinin titremesine engel olamamıştı.
Eğer onu tanımasa, ne kadar kötü ve iğrenç bir pislik olduğunu bilmese, onun, oynadığı bu oyuna aldanabilirdi.
Düşman demeyip, beni, ailemi incitmek için kullanmak istiyor demeyip, ona sığınmayı, inanmayı bile düşünebilirdi.
Ama değildi…
Mahir’in, alnına bıraktığı öpücüğü yok sayıp, istem dışı kapattığı gözlerini araladı.
Ellerini onun göğsüne yerleştirip, tüm kuvvetiyle itti ve birkaç adım geriye kaçarak uzaklaştı. Hemen ardından da yüksek bir sesle:
“Söz verdin!” demeyi başardı:
“Sen de söz verdin!”
Mahir, Güldeste’nin, onu itmesine rağmen yerinden bir milim bile kıpırdamamıştı.
Karısının gözlerinde gördüğü, sesine yansıttığı öfke, ondan almak için çabaladığı sevginin, açlığını harladı.
Sırf bu sebepten olsa gerek sesinin tonunu ayarlayamamış, bağırmıştı.
Başını sol omzuna doğru yatırdı, derin bir nefes aldı ve dişlerini sıktı.
Ardından, sağ elini saçlarının arasına daldırıp sertçe kaşıdı:
“Gül, evlendik lan biz. Sen, artık benim karımsın.” Dedi.
Sesindeki her bir tını, ona yalvarıyordu fakat Gül, farkında bile değildi:
“Ne demek bu? Bana, gerçekten evlenmişiz gibi konuşamazsın Mahir, bir anlaşma yaptık…”
Güldeste, adamın suratına bakarken, ondan tiksiniyormuş gibi mimikleri kırıştı:
“Bana verdiğin sözü tutmak zorundasın!”
Mahir, aşırı tepki vermekten kaçınırken, dudağının kenarını bir kere daha kıvırdı:
“Evet,” dedi, kıza doğru adım atmaya başlarken:
“Bir anlaşma yaptık. Sen, benim, istediğim şeyi verdin mi?”
Gül, Mahir’in, yüzünde görmeye alışık olduğu seri katil ifadesini fark ettiği an, omurgasını yoklayan o ürperti bir kere daha ortaya çıktı.
Adamın, adımlarına eşlik edercesine geriye doğru gitmeye başladı:
”Verdim! Evlenelim dedin, evlendim.” Dedi dişlerini sıkarak ve kaşlarını alabildiğine çattı:
“Şimdi de sen, bana istediğimi vereceksin.”
Güldeste kararlı görünüyordu fakat bir yanı ona, büyük bir hata yaptığını bağırıp duruyordu.
Mahir, dişlerini göstererek gülerken, gözlerinin içinde neşeden eser bile yoktu:
“Evlenen insanlar, ne yapar Gül?” gerçekten merak ediyormuş gibi sordu.
Güldeste, yeterince büyük olmayan odada kaçacak bir yeri olmadığı için adımlarını durdurdu.
Çenesini dikleştirdi ve sesini olabildiğince kararlı çıkarmak isteyerek söze girdi:
“Düğün hediyemi istiyorum.”
Hissettiği o bir anlık korkuyu, üzerinden atmış gibiydi:
“Bana, vaat ettiğin şeyi, Fırat’ı, verdikten sonra, ne istersen zaten alacaksın.”
Mahir’in, tüm bedeni Fırat ismini duyar duymaz kasıldı.
Dudaklarında tuttuğu zoraki gülümseme olduğu yerde ekşidi ve dudakları birbirine kenetlenip çizgi halini aldı:
“Çok mu istiyorsun?” diye sorduğunda, sesi gırtlağına takılmıştı.
“Senin gibi biriyle evlendim ve şu an burada duruyorum. Bana, bu soruyu mu soruyorsun?”
Mahir’in, yüzü donup kaldı.
Tek bir mimik, ya da tek bir ifade o an, çehresinde barınmadı.
Yutkundu.
Kaşlarını havaya kaldırıp, gözlerini yumdu.
Bir süre öylece durdu.
Sanki motor becerileri bir anda yok olmuştu.
Gül’üne karşı anlayışlı olmak için çabalıyordu, hem de çok fazla çabalıyordu.
Fakat onun kullandığı bazı cümleler, içinde bir yerleri gerçekten çok acıtıyordu…
“Tamam,” uzunca soludu.
Karısının kolundan tutup, kapıya doğru yürüdüğünde, geriye kalan hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi duruyordu…