Dillere desten bir düğün…
Doğanlı aşiretini ağası, Mahir Doğanlı, sonunda evlenmişti.
Aldığı kız berdel bedeliydi fakat bu, onun için akıllara kazınacak kadar gösterişli ve şaşaalı bir düğün yapmasına engel değildi.
Ne bir düşmanın kızı olması, ne de Kıraç soyadını taşıyor olması da önemli değildi.
Mahir Doğanlı, çok uğraşmıştı belki ama en nihayetinde sevdiği kızı, kendine gelin olarak alabilmişti…
Üç gün, üç gece, gelen her konuk için yemekler, içecekler, eğlenceler sergilendi.
Mahir Doğanlı, soyadına yakışır bir biçimde Güldeste Kıraç ile evlenmişti…
Doğanlı konağında gerçekleşen düğünün son günü, Kıraç konağından allı duvaklı gelin olarak çıkan Güldeste, gelin alayı ile birlikte yeni yuvasına, cehennemine getirilmişti.
Adettendir… Gelin, baba evinden çıktıktan sonra yanına, bir ya da iki tane akrabası da yerleşir.
Bu akrabaların kadın olmasına özen gösterilir.
Yeni gelinin gittiği evdeki ortama çabuk ayak uydurması için tavsiyeler verebilmesi, gerdek için onu tembihlemesi, gelin gerdeğe girmeden önce yalnız ve korkmuş hissetmemesini sağlamaları beklenir.
Güldeste için bu adete ayak uyduran kişiler, Dila ve Şifa yengeleriydi.
Gül’ün, yengelerinden beklediği ya da öğrenmesi gereken çok bir şey olmadığı ise su götürmez bir gerçekti.
Zira bir hedefi vardı ve aklından başka hiçbir şey geçiremeyecek bir haldeydi.
Hayır… Kesinlikle, en ufak bir heyecan kırıntısı bile hissetmiyordu…
Çünkü evlendiği adama aşk veya sevgi gibi hisler beslemiyordu…
Aksine, üzerine giydiği beyaz gelinliğin, onun kefeni olduğunu unutmuyor, çok iyi biliyordu…
Mutsuzdu…
Yüreğinin kenarına açılmış olan o kapanmaz yara, deli gibi sızlıyordu.
Boğazı kupkuruydu.
Kader bu ya, daha bir ay öncesine kadar, sevdiği adamla evleneceği günün hayaliyle yaşıyordu…
Şimdi ise nefret ettiği bir adama, göz göre göre gelin oluyordu…
Gözleri dolu doluydu.
Ağlamak itemiyordu ama insandı sonuçta, içindeki yangınlar gözlerinden akanlara karışıyor, az da olsa nefes almasını sağlıyordu.
Güldeste, Kıraç ailesinin en büyük kızı ve torunuydu.
‘El bebek gül bebek büyütüldü’ tabirine birebir uyuyordu.
Korkusuzdu.
Güçlüydü.
Mutluydu…
Ancak şu an, bu karakteristik özelliklerinden ne kadar uzaklaştığını daha net görebiliyordu.
Bile isteye, Mahir Doğanlı ile evleniyordu…
Bu, korkunçtu…
İçi titriyordu…
Ona güvenmiyordu…
İçindeki kötülüğün yüzüne yansıdığını adı gibi biliyordu.
Fakat mecburdu…
Mahir Doğanlı ile bir anlaşma yapmıştı ve o anlaşmada evlilikleri ile başlıyordu…
Düğün ahalisi eğleniyor, ıslıklar, halaylar, zılgıtlar havalarda uçuşuyordu.
Göğe sıkılan kurşunlar, kalabalığın neşeli nidalarına eşlik ediyordu.
Sanki herkes, Mahir Doğanlı’nın, elde ettiği zaferi, hoyrat bir coşkuyla kutluyordu.
Güldeste için bugüne katlanmak, burada, bu gelinliğin içinde olmak çok zordu…
Bedenini, kendi eliyle diri diri bir mezara gömüyor, üstünü de yine kendi elleriyle topraklar atıyordu…
Zaman akıp giderken, gelin ve damattan beklenen son gösteri için orkestra hazırlanmaya koyuldu.
Güldeste’nin kulağına, Mardin yöresine ait olan Reyhani oyunun müziği ilişirken, gözlerini kapatarak soludu.
Gözünden akan yaşları elleriyle silip, usulca ayaklandı ve çenesiyle birlikte sırtını dikleştirip, avlunun ortasına doğru yavaşça adımladı.
Mahir Doğanlı…
Bir doksandan uzun boyu olan bir adamdı.
Heybetli bedenini, giydiği özel dikim damatlıkla kapatmıştı.
Aşiret büyüklerinin olduğu masada, tam ortadaydı.
Güldeste ise tam karşısında duran masanın arkasında, kadınların arasındaydı…
Reyhani müziğinin ritmi ile birlikte gelini gibi o da ayaklandı.
Ağır adımlar atıp, ona doğru yürürken, üzerindeki ceketi abartısız bir hareketle çıkardı.
Rizgar, abisinin çıkardığı ceketi, hızla onun elinden alarak uzaklaştı.
Mahir, esmer tenini aydınlatırcasına parlayan beyaz gömleğinin manşetlerini, bileklerinin az üstünde kalacak şekilde kıvırdı.
Gözlerini bir an olsun kırpmamıştı.
Sanki kömür karası gözlerini, gelininin üzerinden ayırmamakta ısrarcıydı…
Doğanlı konağının avlusunu süsleyen rengârenk ışıkların parlaklığı kapatıldı.
Avlunun tam ortası, güneşi andıran bir ışık huzmesiyle aydınlık bir şekilde renklendirilirken, geriye kalan herkes, adeta karanlığın içine hapsedilip dışlandı.
Mahir ve Güldeste, aydınlatılan o noktada karşı karşıya gelip, birbirine baktı.
Gelinin yüzünde en ufak bir mimik bile oynamazken, damadın dudakları, nefir bir gülümseme ile aydınlandı.
Güldeste’nin bakışları, gören hemen herkesi kendine hayran bırakacak olan o gülümsemeye takılıp kaldı.
Bu gülüş, sanki diğerlerinden farklıydı.
Daha insancıldı sanki çok daha başkaydı.
Gül, seri katilinin çehresine dikkat kesilirken onu, olduğundan daha çirkin ve kötü gösteren kirli sakallarını kestiğini anladı.
Yüz hatları şimdi daha fazla ortaya çıkmıştı.
Keskin çene hatları, yanağındaki minik gamzesi…
Sanki o, alışık olduğu Mahir Doğanlı değildi de bambaşka bir adamdı…
Kollarını kadınsı bir naiflikle yanlara doğru açıp, müziğin ritmine kendini bıraktı.
Onun bu hareketiyle birlikte Mahir, kol kaslarını ortaya çıkaracak şekilde sırtını dikleştirdi ve onunla aynı anda kollarını iki yana açıp, hareketlerine ağır bir havayla eşlik etmeye başladı.
Güldeste’nin, bakışlarında alacaklı bir ifade varken, Mahir’in, bakışlarına baharlar saçılmıştı.
Güldeste, her zamankinden çok daha güzeldi.
Beyaz gelinliği taşıyan bedeni, bakılmaya kıyılmayacak kadar destansı bir görüntüye sahipti.
Kumral teni, gelinliğin altından kendini ayın şavkı gibi belli ederken, simsiyah saçları, ensesinin hemen üzerinde toplanmıştı.
Beyaz, simli detaylarla süslenmiş duvağı, omuzlarından aşağı sarkmıştı.
Müziğin ritmine ayak uyduran bedeni, Reyhan çiçeğinin üç yüz yıllık namını gölgelemeye yetecek kadar nefisti ve o an Mahir’in aşkı, içine sığmayacak bir hale gelmişti.
Kollarını ve bedenini müziğin ritmine göre hareket ettirirken, gelininin tam önünde çömeldi.
Ne Mahir, ne de Gül, gözlerini birbirinin gözlerinden bir saniyeliğine bile olsun çekmemişti…
Mahir, geleneksel hareketleri yapmaya başladığında, çömeldiği yerde başını öne eğdi.
Sağ elini açık ve ritme uygun şekilde hareket ettirmeye devam ederken, sol elini önüne çekti.
Avuç içini içe doğru çevirdi ve Güldeste’nin, tam önünde yerden bir şey alıyormuş gibi yapıp, elini gelinliğinin eteğine değdirdi.
Ardından sırayla o eli, önce kalbine, sonra dudağına, sonrada alnına değdirip, kıza doğru uzatarak başını dikleştirdi.
Karanlığa hapsedilmiş olan kalabalıktan, damadın, gelinine sunduğu bu hareketlerle birlikte ıslık, zılgıt ve onaylayan çığlık sesleri yükseldi.
O an Mahir, dudağının kenarını kıvırdı ve gururla gülümsedi.
Bakışlarını yeniden karısına çevirirken, gülümsemesini bozmadan asil bir şekilde oyunu oynamaya devam etti…
Adamın yaptığı bu hareketlere birden fazla anlam yüklemek mümkündü fakat Mahir’in niyeti de, anlatmak istediği de belliydi.
“Ömrüm, kalbim, bedenim ve ruhum, senindir…”
Elbette Güldeste, bu anlamların hiçbirinin farkında bile değildi.
O, sadece yapmaya mecbur olduğu şeyi yapıyor, Mardin’in, geleneklerine uyum sağlıyordu ve Mahir’in yaptığı bu hareketlerin hiç biri onun için zerre kadar anlam ifade etmiyordu…
Mahir, dikleştiğinde sıranın kendinde olduğunu anlayan Güldeste, naif bir şekilde çömeldi, yüzü halen ifadesiz ve donuk bir haldeydi.
Gelinin asık suratı, kalabalığın fısıltılı dedikodularını körüklerken, Mahir, buna da gücenmedi.
Önemli olan geçmiş değil, gelecekti…
Sevdiği kadının gözlerinde bakışlarını tutup, etrafında gezindi.
En nihayetinde müzik susup, gösteri bittiğinde derin bir nefes alıp, gülümsedi ve karsısının tam önünde bekledi.
“Mahir’in Gül’ü!”
Dedi tereddütsüz, aşk akan bir sesle ve onun alnına dudaklarını yerleştirip, saçlarından yükselen kokusunu gözlerini kapatarak içine çekti.
Sanki Güldeste’yi ne denli çok sevdiğini tüm cihana göstermek istiyor gibiydi…
Kalabalığın coşku dolu nidaları, sevinç ve takdir sesleriyle yükseldi.
Mahir, Gül’üne duyduğu aşkı, arşa kadar göstermişti de, yaptığı hiçbir şey Güldeste’nin, kalbinin kenarına bile değmemişti…