Toprak yolun sonuna geldiğinde arabasını durdurarak, gözlerini direksiyonun üzerindeki jaguar simgesinden ayırmadan öylece bekledi. Adam telefonda bir şey söylememişti ama İshak Reisoğlu’nun onu neden çağırdığını az çok tahmin ediyordu. Bu dağ evinde yapılan kahvaltıların ne anlama geldiğini hepsi bilirdi. Yaşlı adamın, Melike’nin döndüğünü duyduğu için onları bir araya getirdiğini tahmin etmek, çok da zor olmasa gerekti. Yedi yıl önce de, onu Saim Kırcalı’nın elinden kurtardıktan sonra alıp buraya getirmişti. O geceye dair ayrıntılar ansızın çakıp kaybolan bir şimşek gibi zihninde görünüp kaybolurken, ürpererek gözlerini kapattı; titrediğinin, ruhundaki derin titreyiş ile başa çıkmaya çalışarak dişlerini sıktığının farkında değildi.
O uğursuz geceye dair hatırladığı ayrıntıların hiçbiri kendisiyle ilgili değildi. Ama Melike, onun o hırpalanmış, darmadağın, sararıp solmuş hali; çaresizliği, telaşı, tükenişi… Bazı geceler hala rüyalarına giriyordu. Adam, o geceyi çaresizce Melike’nin yüzünden okumuştu; kendi halini kesinlikle hatırlamıyordu. Oraya nasıl getirmişlerdi; kadın öyle tükenircesine yalvararak serbest kalsın diye ağlarken, onu nasıl zapt etmişlerdi; tüm çırpınmalarına rağmen Melike’yi kollarından sıkıca kavrayarak onu olduğu yere adeta çivileyen adama nasıl sabretmişti; nasıl olup da adamın, onun dokunmaya kıyamadığı kadının tenine acımasızca saplanan parmaklarını kırmadan durabilmişti? Hiçbir fikri yoktu. Melike’nin dışında hatırladığı tek şey, doğruca alnına doğrultulmuş silah ve Saim Kırcalı’nın namlunun gerisindeki öfkeli gözleriydi.
Günler sonra gözlerini, bu dağ evinde açmış; uyanır uyanmaz Melike’nin nasıl olduğunu sormuştu. Gittiğini söylemişlerdi. Saim Kırcalı’nın, başladığı işi tamamladığını düşünerek acı dolu bir gülüşle yorgun gövdesini yatağın içinde gerdiğinde; tüm kemiklerinin sızladığını hissederek acıyla soluklanmıştı. Gövdesi, adamın silahından çıkan kurşunla delinmemişti ama Saim Kırcalı, Melike’yi ondan söküp alarak ruhunda hiç kapanmayacak bir yara açılmasına sebep olmuştu. Yaşlı adamın cehennemi, evlat acısının yanına bir de evlat hasreti eklenerek yalnızlığının tam ortasına kurulmuştu. Kemal’in cehennemi ise bir çift mavi gözün derinliğinde alev alan ruhundan öte bir şey değildi. Melike’nin gidişi canını öyle derinden yakmıştı ki geriye kalan her şey önemini yitirmişti; oysa epey kötü dövülmüştü.
Yine de Saim Kırcalı’nın, onu öldürmek için ettiği yemini düşününce Melike’nin buradaki varlığının işleri daha içinden çıkılmaz bir hale getireceğinin farkındaydı. O zaman da, şimdi de… Gerçi kadının temelli dönüp dönmediğini bilmiyordu ama İshak Reisoğlu’nun, sabahın bir vakti onu buraya çağırmasından anladığı kadarıyla temelli dönmüştü. Üstelik dönüşü ile adamı, tamamen hazırlıksız yakalamıştı. Melike’yi dünya gözüyle bir daha göreceğini dair en ufak bir umudu yoktu, bunu hiç değilse kendine itiraf edebilirdi. Sıkıntıyla iç çekerken, böyle anlardan hep yaptığı gibi parmaklarıyla ince ince ensesindeki saçları düzeltti. Kadını öyle çok özlemişti ki göz göze geldikleri ilk anda, ruhunun derin bir sarsıntıyla, coşkun bir nehir gibi ona doğru akmaya başladığını hissetmişti.
Ruhunun bu amansız akışına, nereye kadar karşı koyabileceği ise tam bir muammaydı. Kadın içine öyle bir işlemişti ki söküp atması imkânsızdı; yalnız, geçip giden tüm o zamanın sonunda, ağrılı bir yara gibi, varlığına alışması mümkün olmuştu. Varlığı ya da yokluğu, hayali ya da gerçeği, tam kalbinin altında, bazen öyle şiddetlenen bir ağrıyla kördüğüm oluyordu ki dizlerini kendine çekerek öylece kıvrılıp kalmak istiyordu. Ne ki mümkün değildi; sanki kadının yokluğuna sığınması bile, ona haram edilmişti. Telefonundan gelen kısacık mesaj sesi, içinin derinlerine dalıp gittiğinden olsa gerek, irkilerek kaşlarını çatmasına neden oldu. Boğulurcasına soluklanırken, telefonun ekranını kaydırarak gelen mesaja baktı. Selman’dan gelmişti, nerede kaldığını soruyordu.
Cevap yazmaya gerek görmeden, derin bir nefesle arabadan indi. Soğuk havanın gözlerine dolduğunu hissederek kısa bir an duraksadı, iyi gelmediğini söyleyemezdi. Omuzlarını geriye iterek duruşunu düzeltirken merdivenlere doğru büyük bir adım attı. Sonunda kahvaltı masasının hazırlandığı geniş salona ulaştığında, sessizce iç çekerek gerginliğini üzerinden atmaya çalıştı. Henüz kahvaltıya başlamadıklarına göre demek onu beklemişlerdi. İshak Reisoğlu’nun, salona girdiğini fark ederek ayaklandığını görünce geç kaldığı için mahcup bir tavırla bakışlarını yere indirdi. Bir an sonra yaşlı adamın “Nerde kaldın, deli bozuk,” dediğini işitince hepten mahcup olarak kaşlarını çattı.
Başını yerden kaldırmadan göz ucuyla adama bakarken, sessiz bir özürle başını omzuna doğru eğdi. “Kusura bakma, İshak Reis.”
“Kusur, bakan gözdedir,” dedikten sonra elini uzatıp Kemal’in omzundan sevgiyle kavrayarak onu kendisiyle beraber kahvaltı masasına yönlendirdi. “Deli deli konuşup benim tepemi attırma.” Kemal’in cevap vermek için hızla aralanan dudaklarını fark ettiğinde, itiraz istemediğini anlatmak istercesine kaşlarını havalandırarak masanın etrafındakilere tek tek baktı. “Haydi, oturun da şöyle ağız tadıyla bir kahvaltı yapalım.”
En nihayetinde herkes masadaki yerini aldığında, dudağının kenarında ince bir gülüşle onları izlemeye başladı yaşlı adam. Onları böyle ansızın kahvaltıya çağırdığı için Kemal’in Selman, Nasuh ya da Güzide’ye göre daha gergin olduğunu tahmin edebiliyordu. Sonuçta hepsinin malumu olduğu üzere burada ailece kahvaltı etmeleri demek, sonrasında konuşulacak önemli bir konu var demekti. Melike’nin dönüşü hakkında konuşacaklarını hepsi tahmin ediyor olmalıydı. Zaten bildikleri şeyleri tekrar ederek canlarını sıkmaya niyeti yoktu. Onun söylemek istediği, başka bir şeydi. Melike’yi kendi kızı gibi severdi ve madem dönmüştü; hep birlikte, bilhassa Kemal’in kati surette katılacağı bir akşam yemeği yemek istediğini söyleyecekti.
Saim Kırcalı ile Ali Kemal arasındaki husumete, o husumetin başlangıç noktasına bu masadaki herkes gibi o da şahitti. Hatta Kemal’i, o gece ecelin pençesinden kendi elleriyle söküp almıştı. Saim Kırcalı’nın şimdiye kadar, ona verdiği söze sadakatle bağlı kaldığının da farkındaydı ancak hayatın ne getireceği belli olmazdı. Yedi yıl önce aralarındaki sevdaya şiddetle karşı çıkmıştı ama belki şimdi Melike ile Kemal yeniden bir araya gelirse, olur ya, Saim Kırcalı adama kin gütmekten vazgeçer, aralarındaki düşmanlık da böylece son bulurdu. Bu, elbette çok küçük bir ihtimaldi ancak bundan başka, tutunacak umut da maalesef ki yoktu. Aklındaki düşüncelerle bakışlarını Kemal’e çevirdiğinde, adamın tabağının boş olduğunu fark ederek kaşlarını çattı.
Tatlı sert bir tavırla “Oğlum, yesene,” dedikten sonra hızla devam etti. “Davet mi bekliyorsun?”
Kemal, adama kaçamak bir bakış atarken “Aç değilim,” diye mırıldandı. Zaten sabahları çok bir şey yiyemezdi ama Sevda’nın yanından ayrılmadan önce bir şeyler atıştırmıştı. Yine de İshak Resioğlu’nun yanında kadından bahsetmek istediğine emin değildi çünkü adam, evliliğin kutsiyetine inandığından olsa gerek, bu tarz ilişkilere pek sıcak bakmıyordu. Şimdi Sevda’nın adı geçerse, yine söylenmeye başlayacaktı ve adam, Melike nedeniyle fazlasıyla yıpranan sinirlerinin daha fazlasını kaldırabileceğini hiç sanmıyordu. Bu düşüncelerle, ağzının içinden belli belirsiz mırıldandı. “Gelmeden önce kahvaltı yaptım ben.”
İshak Reisoğlu, Kemal’i biraz tanıyorsa kahvaltı dediği şey, iki lokma ekmekle bir parça peynirden ibaretti. Üstelik genç adam, tek başına ne kahvaltı yapmaktan hoşlanırdı ne de yemek yapmaktan. Bu ayrıntı aklına geldiğinde, ondan tarafa ters bir bakış atarak “Kim ile yaptın bakayım sen o kahvaltıyı?” diye sordu.
Kemal, gülmemek için yanağını içini ısıran Selman’a ters bir bakış atarken usulca cevap verdi. “Yaptım işte birileriyle.”
“Ben biliyorum o birilerini.” Selman, kendini daha fazla tutamayıp güldüğünde, huysuzca bakışlarını ona çevirdi. Adamın, şiddetli bir yumruk yediğini fazlasıyla belli eden burnunu görünce kaşlarını çatarak gürültülü bir nefes aldı. Bir de bu mesele vardı. Selman’ın yüzünü bu hale Kemal’in getirdiğini biliyordu ama yine de iki adamı sıkıştırmaktan öyle zevk alıyordu ki tatlı bir işgüzarlıkla “Senin yüzüne ne oldu?” diye sordu.
Selman, Kemal’den tarafa ters bir akış atarak gözlerini devirirken, bu sefer kendini tutamayarak gülen o değil, Nasuh’tu. “At tepti, dayı.”
İshak Reisoğlu, kaşlarını oyunbaz bir tavırla havalandırırken, eğlendiğini gizlemeye gerek görmeden gür sesiyle “Epey yaman bir at imiş o vakit,” diye cevap verdi.
Tam bu noktada Nasuh, gülmemek için dişlerini sertçe alt dudağına geçirirken, Kemal ondan bu şekilde bahsedilmesinden hoşlanmayarak huysuzca homurdanmıştı. Bu masadaki herkes, İshak Reisoğlu da dâhil, Selman’a onun yumruk attığını biliyordu ama muhabbete bu şekilde devam etmek, onun dışında herkesi fazlasıyla eğlendiriyordu. Selman, gülmemek için büyük bir çaba harcarken, yaşlı adama hak verdiğini anlatmak istercesine abartılı bir tavırla kaşlarını havalandırarak “Epey yaman bir attı, dayı,” diye onayladı.
Yaşlı adam, bakışlarını Kemal’e çevirirken, bıyığını kaytanında beliren ince bir gülümsemeyle “Yamandır,” diye mırıldandı. “Yamandır, vesselam.” Ardından, konuşmak istediği esas konuya yumuşak bir giriş yapmak istercesine “Düğün nasıldı?” diye sordu.
Kemal’in, Saim Kırcalı hakkında konuşmayı bile Melike hakkında konuşmaya tercih edeceğini biliyordu. Bu şekilde düşününce, Melike ile ilgili konuya girizgâh yapmak için evvela babasından bahsetmek, gözüne o kadar da anlamsız görünmüyordu. Nasuh, masadaki sessizliğin uzadığını fark ederek durumu normalleştirmek istercesine gülümsedi. “Ben gitmedim, Reis. Avşar’la Barut’a sor.”
Kemal’in, başını öne eğerek kendine gömülür gibi suskunlaştığını fark ettiğinde, gülümsemeye çalışarak “Güzeldi, dayı,” diye geçiştirdi Selman; dayısının meseleyi daha fazla üstelememesini umut ediyordu ama İshak Reisoğlu kaşlarıyla Kemal’i işaret ederek soru sorarcasına göz kırpınca gürültüyle nefes alarak iç geçirdi. Göz ucuyla Kemal’e hızlı bir bakış atarak “Kemal’in düğünden pek bir şey anladığını sanmıyorum, dayı,” diye mırıldandı sessizce.
İshak Reisoğlu anlayışla gülümseyerek karşılık verdi. “Dila da mı geldi düğüne?”
Selman sessizce onayladı. “Geldi, dayı.”
Adam, bunu alıştıra alıştıra söylemenin bir yolunu bulamayacağını fark ettiğinde, bandı yaranın üzerinden tek hamlede çekmesinin daha iyi olacağına karar vererek bir nefeste “Bir akşam da bize yemeğe gelecek,” diye cevap verdi. Ardından, kimsenin itiraz etmesine fırsat bırakmadan bakışlarını kararlı bir şekilde Güzide’ye çevirerek devam etti. “Ara Dila’yı, davet et, kızım. En kısa zamanda bir akşam, yemeğe beklediğimizi söyle.”
“Söylerim, efendim.”
Kemal, Güzide’nin söylediklerine karşılık başını hızla havalandırarak yaşlı adama, kurşun kadar ağır bir bakış gönderdi. İtiraz etmek istercesine “İshak Reis,” diyerek araya girdi.
“İtiraz istemiyorum, Ali Kemal,” derken bakışlarını hızla Kemal’in yüzüne kaldırdı adam. “Hep birlikte bir akşam yemeği yiyeceğiz.”
“Bensiz yersiniz.”
Kaşlarını çatarak Kemal’e kısa bir an sertçe baktı. Aslında konuyu buraya getirmek, Kemal’i ikna etmek için bunları söylemek istemiyordu ama madem adamı ikna etmenin başka yolu yoktu, günah ondan gitmişti. Başını meydan okurcasına havalandırırken, güçlü bir sesle “Hayatını benden çok, Dila’ya borçlusun,” diye cevap verdi. “Kıza, bir akşam yemeğini çok görme.”