Ali Kemal, Nasuh'tan tarafa kaçamak bir bakış atarak oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Nasuh, öfkeli sessizliğiyle adamı yeterince kıvrandırdığına kanaat etmiş olacak ki kaşlarını ciddiyetle havalandırarak "Yanlış yapıyorsun, Ali Kemal," diye uyardı sonunda.
Ali Kemal, Nasuh'un neyden bahsettiğini biliyordu. Cevap vermek yerine bakışlarını sessizce yere indirmekle yetindi. Saim Kırcalı, Sinan'ı evden kovduğundan beri adamın nerde yatıp kalktığı bile belli değildi. Üstelik Kemal, Sinan'ın oldukça tehlikeli arkadaşlıklar kurmaya başladığını fark etmişti. Ekrem Taşkın, bunlardan sadece bir tanesiydi. Eğer Saim Kırcalı'nın bir şekilde oğlunu affetmesini sağlayamazsa Sinan serseri mayın gibi etrafta savrulmaya devam edecekti. Ali Kemal, kardeşi gibi sevdiği adamın göz göre göre heba olup gitmesine göz yumacak değildi. Bu nedenle, Saim Kırcalı'ya gidip Sinan'ın ne kadar pişman olduğundan bahsetmiş, eğer eve dönerse gözünü bir an olsun üzerinden ayırmayacağına söz vermişti. Yeter ki Saim Kıralı bir büyüklük yapıp artık oğlunu affetsindi...
İşte Nasuh yanlış yaptığını söylerken, Ali Kemal'in Saim Kırcalı'ya verdiği sözden bahsediyordu.
İşin açığı, Sinan'ı zapt edebileceğinden Ali Kemal de emin değildi ama adama kıyamamıştı. Üstelik adam, arkadaşının geri dönülemez işlere bulaşmasından da o kadar çok korkuyordu ki sonunda korkusu galip gelmiş, geriye kalan her şeyi göz ardı etmesine neden olmuştu. Geç kalmamış olmayı ümit ediyordu çünkü eğer geç kalmışsa Saim Kırcalı'ya verdiği sözü canı pahasına da olsa tutması gerekecekti. Ali Kemal, bir tek için Sinan için değil, Saim Kırcalı için de bir an bile tereddüt etmeden canından vazgeçerdi. Aynı şeyi tüm sevdikleri için yapardı. Ali Kemal sokaklarda büyümüştü, canının kıymetini bilmezdi ve belki de bu nedenle böyle kolayca vazgeçebildiği ilk şey, hep kendi canı oluyordu.
Oysa Melike duysa, bunun için ona ne kadar kızardı, kim bilir.
Kız aklına gelince, usulca gülümseyerek gözlerini kapattı. Sinan hakkında yaptıklarının en doğrusu olduğuna bir kez daha ikna olurken kirpiklerini aralayarak Nasuh'a baktı. Belli etmese de Melike, ağabeyinin durumuna epeyce üzülüyordu. Her şey bir kenara, sırf kızın yüzünü güldürmek için bile kendini feda edebilirdi Ali Kemal. Melike için kendinden bu denli vazgeçmişliği kayıtsızca omuzlarını kaldırmasına neden olurken "Artık sevabı, günahı benim boynuma, Çavuş," diye cevap verdi.
"Barut bak," derken, ters bir şey söylememek için kendini tutmaya çalışarak sabırsızca gözlerini kapatıp açtı Nasuh. Dudağını çiğnemeye devam ettiğinin farkında değildi. Harfleri dişlerinin arasında çevirir gibi tıslayarak "Sinan patlamaya hazır bomba gibi," dedi. Aslında söylemek istediği çok şey vardı ama hem Ali Kemal'i kırmak istemiyordu hem de Saim Kırcalı'nın hatırı vardı. "Yazık olur oğlum sana."
Telefonuna gelen bildirim, Ali Kemal'in bir şey söylemesine engel olurken Dila'dan mesaj geldiğini fark ederek gülüşünü gizlemeye çalışan adama ters bir bakış atmakla yetindi Nasuh. Bir de bu mesele vardı. Eğer Saim Kırcalı ya da Sinan, Ali Kemal'le Dila'nın birbirlerini sevdiklerini öğrenseler kıyameti koparırlardı. Ali Kemal'i aileden saymadıkları ya da kapıdaki fedailerden biri gibi davrandıklarından değil, aksine yaşlı adam, onu çocuklarından ayırmadığı için... Ali Kemal'in nasıl olup da Dila'ya başka gözle baktığını Saim Kırcalı'ya izah etmek, yerle göğün bir araya gelmesi kadar imkânsızdı. Nasuh, Ali Kemal'in de bunun farkında olduğunu, zaman gölgelenen yüzünden, çelimsiz bir çocuk gibi içinde kaybolup kaldığı tedirginliğinden, bir bıçak gibi içine batan suçluluk duyusunu kendine izah etmek için harcadığı çabadan, bu nedenle hırpalanmasından anlayabiliyordu.
Yine de bir şey söylemedi. Ali Kemal'e olmazlardan bahsedip iyice canını sıkmak istemiyordu. Yüzünde beliren anlayışlı gülümseye engel olamadan "Git haydi sen," diye terslendi. "Ben soran olursa uygun bir şey söylerim."
Nasuh'un söylediklerini duyunca Ali Kemal'in yüzü aydınlandı. "Eyvallah, Çavuş."
Günlerdir baba oğul arasındaki kırgınlığı düzeltmek için uğraşmaktan Melike'yi doğru dürüst görmemişti bile. Zaten bu evin içindeyken, Melike'nin gözlerine bakmaya bile çekiniyordu. Kıza öyle derin bir aşkla tutulmuştu ki gölgesinin düştüğü yerlere dahi içi titreyerek bakıyordu. Bu aşk, bendini aşıp içinden taşıverecekmiş gibi geliyordu bazen. Melike'yi her gördüğünde beş saniye durup nefes almak için çabalıyordu. Çünkü kızla her göz göze geldiğinde kalbi boğazına kadar çıkarak nefes alıp vermesine engel oluyordu. Melike'yle yan yanayken bile öyle çok heyecanlanıyordu ki yeri ayaklarının altına sabitlemek istercesine tüm gücüyle ruhunu gövdesinde tutmaya uğraşmak zorunda kalıyordu.
Elleri, sanki sırf bunun için yaratılmış gibi kendiliğinden Melike'ye doğru çekiliyordu. Sanki ruhu, kızın gözlerinin mavisinden dokunmuş bir iç denizdi de onun kıyılarına ulaşmak için çırpınıp duruyordu. Bazen içten içe, bütünüyle Melike'nin aşkından yapılmış bir şey olduğunu kuruyordu kendince. Bazı sabahlar aynaya baktığında nasıl olup da kendini görebildiğine şaşırıyordu hatta. Sanki yeryüzüne kendi gövdesine ait bir kalıpla değil de bütünüyle kıza ait ve ondan ibaret bir iz düşüm olarak gönderildiğini düşünmeden edemiyordu. Melike'yi öyle çok seviyordu ki öyle çok, öyle derin, öyle çaresizce ve kendinden dahi vazgeçerek seviyordu ki Saim Kırcalı, ona bir an için tüm dikkatini vererek baksa bunu yüzünde görebileceğini düşünerek istemsizce tedirgin oluyordu.
Mümkün olan en hızlı şekilde, üniversitenin önüne geldikten sonra arabasını arka sokaklardan birine park ederek yerleşke bahçesine doğru yürümeye başladı. Melike dersleri bitince gelip onu alması için mesaj atmıştı. Nizamiyeden geçerken telefonunu çıkarıp kıza nerede olduğunu soran bir mesaj atmaya hazırlanıyordu ki sağ taraftaki masalardan birinde oturduğunu fark ederek durakladı. Havayı belirsiz bir nefesle ciğerlerine gönderirken adımlarını o tarafa doğru ilerletti. Onu fark eder etmez, Melike'nin yüzünde yaldızlı bir gülümseme belirmişti. Onu her gördüğünde kızın yüzüne ince, sedefli, zarif bir ışık vuruyordu sanki. Ali Kemal bunu her seferinde fark ederek içten içe kendine şaşırıyordu.
Ali Kemal'e göre o, hala aynı çelimsiz, esmer, kir pas içindeki çocuktu ama demek Melike, onu nasıl görüyorsa her seferinde yüzü aydınlanıyordu.
Karşı karşıya geldiklerinde, Melike'ye sarılmamak için kendini zor tutarken usulca kızın kokusunu içine çekti Ali Kemal. Nasuh, Selman ve Güzide dışında kimse ikisinin birbirine sevdalı olduğunu bilmiyordu. Dolayısıyla Melike'nin arkadaşlarının yanında, ona karşı davranışlarına dikkat etmesi gerekiyordu. Kızın yüzünün her bir noktasında dolaşan bakışlarını gözlerinden zorlukla çekerek masada oturan diğer kızlara selam vermek istercesine başını hafifçe omzuna doğru eğdi. Ayıp olmasın diye bir beş dakikalığına da olsa yanlarına oturması gerektiğini de düşünüyordu ama anlaşılan Melike onunla aynı şekilde düşünmüyordu. Çantasına omzuna taktıktan sonra saçlarını düzelterek bakışlarını Ali Kemal'e çevirdi. "Haydi gidelim," dedi sabırsızca.
Adam, Melike'nin arkadaşlarından tarafa kaçamak bir bakış atarken "Gidelim?" diye mırıldandı.
Kız, Ali Kemal'in arkasında bir yere bakarken "Evet," diyerek hızlıca cevap verdi. "Haydi gidelim. Çok işim var benim. Daha eve gidip neler yapacağım." Aslında evde yapılacak hiçbir işi yoktu ama hem Ali Kemal'i günlerdir görmediği için onu çok özlemişti ve kalan vaktini sadece onunla geçirmek istiyordu hem de adamdan hoşlandığını ona birkaç kez söyleyen bir kız onlara doğru geliyordu. Göz ucuyla o kızı kollarken, masada oturan arkadaşlarına hızlıca veda ederek Ali Kemal'i peşi sıra çekiştirdi. Kızın onu böyle yaka paça çekiştirip götürmesine neyin sebep olduğunu anlamaya çalışarak kafasını birkaç kez arkaya çevirdi Ali Kemal. Melike'nin telaşına neyin sebep olduğunu anlayamamıştı. Sürekli dönüp arkasına baktığı için kızın adımlarına ayak uydurmakta zorlanırken onun "Haydi Ali Kemal," diye söylendiğini işitti. "Bugün niye bu kadar hantalsın?"
Ali Kemal?
İsminin söyleniş şekli, gerekli uyarıyı almasını sağlarken sonunda adımlarını Melike'ninkilere uydurabildi Ali Kemal. "Sen niye bu kadar acelecisin peki?"
Melike, adama ters bir bakış attıktan sonra yol kenarına park eden arabalara bakmaya başladı ama anlaşılan Ali Kemal arabasını başka bir yere park etmişti. Yüzünü adama dönerken "Araban nerde?" diyerek huysuzca hesap sordu.
"Bir arka sokağa park ettim."
Kız birkaç büyük adım daha atarak yeterince uzaklaştıklarına kanaat getirdiğinde "Bekle bir saniye," diyerek Ali Kemal'i durdurdu.
Adamın neden durduklarını anlamak için yüzüne bakmak istemesini umursamadan kollarını boynuna dolayarak onu özlemle kendine doğru çekti. Aralarındaki boy farkını kapatmak için parmak uçlarında yükseldiği ayaklarını sonunda yere bastırarak Ali Kemal'in iyice kendisine doğru eğilmesine neden oldu ama bundan şikâyetçi değildi. Tutunma ihtiyacıyla çaresizce kollarını geniş gövdesine dolamaya çalışırken, yüzünü boynuna gömerek adama iyice sokuldu. Kokusunu bu kadar yakından içine çekmeyeli, teninde dağılan nefesini hissetmeyeli, sıcaklığını duymayalı sanki asırlar olmuş gibiydi. Sanki uzun yollardan, karanlık gecelerden, sancılı uykulardan, siyahlardan, çöllerden ve küllerden geçip de adama kavuşmuş gibi hissediyordu.
Ali Kemal'i özledikçe, daha önce eksikliğini bile hissetmediği bir ihtiyaçla günlerce kıvranmıştı; adamın şiddetli bir zehir gibi bu denli kanına karıştığını daha önce fark etmemişti.
Yine de adama duyduğu bu derin aşk, Melike'yi şiddetiyle korkutuyor değildi. Aksine, onu daha cesur biri haline getiriyordu. Ali Kemal'i böyle derinden, böyle korkmadan, çekinmeden, hesapsızca sevme kabiliyeti kadına sahip olduğu bir mucize gibi geliyordu. Kokusunu yeniden derin bir nefesle içine çekerken, kısık çıkan sesine aldırmadan "Çok özledim seni," diyerek çaresizce itiraf etti.
Kendini geri çektikten sonra kızın saçlarını usulca geriye atarak başının üstüne peş peşe birkaç öpücük kondurdu Ali Kemal. Dudaklarını, Melike'nin saçlarının arasından çekmeden "Ben de seni çok özledim, Melike," diye fısıldadı.
"Nerdeydin kaç gündür?"
Melike'nin nazlı bir sesle serzenişte bulunan sesi, hafifçe gülümsemesine neden olurken kızın elini tutarak yeniden yürümeye başladı. "Anlatırım sonra."
"Ali Kemal!"
"Melike, kurban olayım." Çaresizce çatılan kaşları yeterli değilmiş gibi başını çevirip Melike'ye biraz olsun insafını istediğini belli etmek istercesine baktı. "Biraz baş başa vakit geçirelim."
Melike bundan sonra üstelememeye karar verdi. Sonunda, ağaçların içinde salaş bir çay bahçesine geldiklerinde kocaman bir salkım söğüt ağacının altındaki masaya oturarak Ali Kemal onlar için iki çay söylerken etrafını izlemeye başladı. Buraya daha önce hiç gelmemişti ama sakin, sessiz bir yer olduğu belliydi. Ellerini birbirine sürterek kendini hafifçe serinleyen havadan korumaya çalışırken, başını kaldırıp altında oturdukları söğüt ağacına baktı. Hoşuna gitmişti. Elini yanağına yerleştirirken, kısa bir an burayı sevip sevmediğini anlamaya çalışan adamı izledi. "Nerden buldun burayı?"
Genç garsonun önlerine bıraktığı ince belli çay bardağını düzeltirken "Sen seviyorsun böyle ağacı suyu bir arada ya," diye cevap verdi.
Melike, adama genişçe gülümserken çayından küçük bir yudum aldı. "Doğru," diyerek onayladı, Ali Kemal'i sevgiyle sarıp sarmalayan sıcak bir sesle. "Severim."
Ali Kemal, oturduğu yerde heyecanla kıpırdanırken uzanıp kızın masanın üzerindeki elini tuttu. Eğilip dudaklarını Melike'nin elinin yumuşak ve pürüzsüz sırtına bastırırken "Anlatsana," diye mırıldandı; neyden bahsedeceği önemli değildi, sadece kızın sesini duymak istiyordu.
"Ne anlatayım?"
Adam, Melike'den tarafa kaçamak bir bakış atarken muzipçe gülümsedi. "Beni niye öyle çeke çeke götürdün, onu anlat."
Kız, adamın açtığı konuya karşılık mavi gözlerini öfkeyle kıstı. Ali Kemal, onun yanındayken başka bir kızı mı fark edebilmişti yani? Avının üzerine atlamaya hazır bir yırtıcı gibi gardını alırken, omuzlarını geriye iterek duruşunu düzeltti. "Sen gördün mü Şebnem'i?"
Ali Kemal'in kaşları hızla çatıldı. "Ne Şebnem'i?"
Melike, bir an için şüpheyle duraksarken "Ya işte esmer, ela gözlü bir kız vardı arkamızda," diyerek kısaca tarif etti.
"Fark etmedim."
"Doğru mu söylüyorsun?" Ali Kemal'in kayıtsızca omuz silkerek onu onayladığını fark ettiğinde oturduğu yerde heyecanla kıpırdandı. Şüpheyle kısılan gözleri adamın yüzünde dolaşırken "Bizim masada kaç kişi vardı peki?" diye sordu.
Ali Kemal bir an hatırlamaya çalışarak kaşlarını çattı. Masada Melike'nin arkadaşlarından birkaçının oturduğunu hatırlıyordu ama kaç kişi olduklarını hakikaten fark etmemişti. Yakalanmış gibi bakışlarını kaçırarak "Fark etmemişim," diye itiraf etti.
Kız inanamayarak şaşkınca gülümserken "Yok artık," diye cevap verdi. "Gerçekten mi?"
"Gerçekten," derken doğru söylediğine dair samimiyeti, adamın gözlerinden bile belli oluyordu. "Seni görünce geriye kalan her şey silinmiş galiba. Fark etmemişim," derken kendini savunmaktan vazgeçerek omuz silkti. "Hatırlamıyorum."
***
Adamın titreyen sesi, kadının nefessiz kaldığını hissetmesine neden olurken can havliyle Kemal'in kollarından tutundu. İki kelime... Sadece iki kelimeyle Kemal, dünyayı çekip Melike'nin ayaklarının altından alıvermişti. Oysa insan daha fazlasını bekliyordu. Dünyasını alıp tersine çevirecek şeyin bir çift kahverengi göz ya da bir anlık hüzünlü bakış olması, aslında hiç adil değildi. Melike, adamın kirpiğine düşen gölgeyle bile dünyasının öylece kararıverdiğini hissediyordu. Kemal'i öyle çok seviyordu ki adama duyduğu aşk, esrarlı bir nefes gibi can diye benliğine üflenmişti sanki. Sanki çağlar öncesinde başıboş bir gezegen gibi savrulurken, adamın yörüngesine girivermişti.
Karşı koymak için boşuna mücadele ediyordu. Kemal'in gözlerine her baktığında, dünyanın geri kalanı aklından silinip gidiyordu. Üstelik bu sefer, adamın gözbebeklerinde öyle derin bir acının tortusu birikmişti ki Melike baktıkça, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Sırf bunun için bile, kim bilir kaç geceyi uykusuz geçirecekti. Adama bakıp dolan gözlerinin kırpıştırırken, zorlukla yutkunarak sesini dudaklarının arasına yerleştirmeye çalıştı. "Ali..."
Ali... Kemal, bir çocuk gibi sevinerek kadının ona Ali demesine gülümserken, hayran hayran Melike'nin ay vurmuş güzelliğini seyretti. Gecenin karanlığında, dolunayın parlak ışıklarıyla harelenen teni kadını öyle büyüleyici gösteriyordu ki adeta şiir gibiydi. Kemal baktıkça bu göz kamaştırıcı güzelliğe kapılıp gittiğini hissediyordu. Boğulur gibi zorlukla soluklanırken, "Melike," diye fısıldadı. "Bir kez sarılabilir miyim?"
Kadın, bir anlığına ağlayacak gibi olarak kaşlarını çatarken, ne diyeceğini bilemeden adamın yüzüne baktı. Kemal, ona sarılmayı öyle çaresizce istemişti ki hayır demek, zalimlik olurdu ve Melike, adama hiç kıyamıyordu. Kemal'in tek bir kırgın bakışı bile, keskin bir bıçak gibi ciğerine batarken, başka türlü davranması nasıl mümkün olabilirdi ki? Bunca zaman, olmaz sanmıştı. Melike, adama dokunurken tereddüt edeceği bir anı yaşayacağını bin ömür geçirse de tahmin edemezdi ama olmuştu. Kemal'in artık başka bir kadına ait olduğunu söyleyen sesin, içinde kan revan bir katliam başlattığını hissederek kaşlarını çattı. Sanki içinin tüm camı, çerçevesi yerle bir olmuştu da Melike, adama ulaşmaya çalıştıkça cam kırıklarına saplanıyordu.
Dudaklarını kararsızca aralayarak Kemal'in yüzüne baktığı uzun saniyeler, onlara doğru koşarak gelen köpeğin havlamasıyla son bulurken Melike, benliğini ele geçiren telaşa engel olamadan hızla etrafına bakındı. Bu köpek kendi kendine mi onlara doğru koşmaya başlamıştı yoksa... Aklından geçen ikinci ihtimal, uzun ve tasasız adımlarla yanlarına doğru gelirken kadın, gözlerinin dolduğunu hissederek bakışlarını Kemal'e çevirdi. Gecenin böyle biteceğini hiç düşünmemişti. Son bir adımla görüş alanına giren adamın Gökalp olduğunu fark ettiğinde, korkuyla nefes alarak gayriihtiyarî bir hareketle, onu korumak istercesine adamın önüne geçti.
Kemal'in Gökalp'ten hiç hazzetmediği düşünülürse onun vereceği tepkiyi az çok tahmin edebiliyordu ama Gökalp'in, Kemal'in burada olmasına nasıl tepki vereceğini hiç bilmiyordu. Adamın, bir an için şaşkınca duraklayıp ikisine bakakaldığını fark ettiğinde, durumu kurtarmak için bir şeyler söyleyebileceğini düşünerek araya girmeye çalıştı Melike. "Gökalp..."
Daha ismin sonuna bile gelmemişti ama Kemal, çoktan iç titretecek kadar derin bir öfkeyle gözlerini devirerek "Melike," diye kadını uyarırken, bir adımla da önüne geçmişti
Kadın, bu geceyi sağ salim atlatmaktan başka bir şey istemiyordu. Kemal'in adımına meydan okuyan bir adımla karşılık veren Gökalp'e göz ucuyla bakarken "Al-Ali Kemal," diyerek telaşla kekeledi. "Ali..."
Ancak adam, onu duymuşa benzemiyordu. Hiddetle çatık kaşları, alnındaki damarın tamamen belirginleşmesine neden olurken, amansızca sıktığı dişleri sebebiyle olsa gerek, çenesi adeta kilitlenmiş gibi duruyordu. Hızla yükselip alçalan göğsü bir yana, boyun damarları da öfkeyle şişmişti. Melike, Kemal'in buraya içip de geldiğine neredeyse emindi adam şu anda gözüne hiç de sarhoş görünmüyordu, sanki birden bire kendine gelivermişti. Adamın, her an avının üzerine atlayacakmış gibi tetikte duran gövdesine bakarken onun, elini hızlıca beline, daha doğrusu belindeki silaha attığını fark ederek korkuyla nefesini tuttu.
İşlerin o raddeye gelmeyeceğini umut ediyordu ama anlaşılan bu, aptal bir iyi niyetten ibaretti çünkü Gökalp'in elinin de çoktan beline gittiğini fark ederek titrediğini hissetti. Onu taşımakta zorlanan bacakları, ansızın bükülüverecekmiş gibi olurken, Gökalp'in "Bu herifin ne işi var burada?" diyen öfkeli sesini işiterek kaşlarını çattı.
"Bu seni hiç ilgilendirmez, Gökalp."
İnsanların nasıl bu kadar vefasız olabildiğine her seferinde şaşırmadan edemiyordu. Gökalp'in şimdi, dişlerinin arasından tükürür gibi bu herif dediği adam, Allah aşkına, Ali Kemal'di. Bu evde, onlarla birlikte büyümüştü. Gülüşerek bu bahçede koşturmuştu. Düştüğünde onu da bir baba gibi şefkat ve merhametle Saim Kırcalı, elinden tutup ayağa kaldırmıştı. İlk defa bisiklete bindiğinde Melike, şimdi durduğu yerin birkaç metre ilerisinde, Ali Kemal'in toprak yolda dengesini sağlamaya çalışarak ilerleyişini heyecan ve mutlulukla izlemişti. Üç çocuk beraber maç yaparken, onu da aralarına almaları için topu çalıp oyunlarını da bu bahçede bozmuştu.
Sinan'la Kemal ilk kavgalarını birlikte etmişlerdi. İlk kez sarhoş olduklarında da beraberlerdi. İlk kırgınlıkları, ilk kayıpları, ilk isyanları... Hayatı bu evde karşılamışlardı, hep yan yana. Annesiz iki çocuk, birbirlerine yoldaş olmuşlar, sırdaş olmuşlar, kardeş olmuşlardı. Eksiklerini birbirlerinde tamamlamışlar, yararlarını birbirlerinin etiyle yamalamışlardı. Sonra günün birinde biri çıkıp Sinan'ı öldürmüş, Kemal gömleği kan içinde bahçenin kapısına yıkılıp kalmış, tırnaklarını toprağa saplayarak gece boyunca küçük bir çocuk gibi ağlamıştı. İçeri girememişti, gelip de babası onu omuzlarından kavrayıp ayağa kaldırana kadar bahçe kapısının ağzında kalakalmıştı.
Ama nedense şimdi bunları sanki herkes unutmuştu da bir tek Melike hatırlıyordu. Hatırlamak sanki bir tek onun lanetiydi. Düşünceleri tatsız, soğuk, incecik bir metal sesiyle kesilirken, bunun düşündüğü şey olmamasını umut ederek bakışlarını korkuyla karşısındaki iki adamın üzerine çevirdi. İkisi de birbirine silah çekmişti ve ikisinin gövdesi de her an tetiğe basabilirlermiş gibi gergin duruyordu. Titreyen ellerini, iki adamı da sakinleştirmek istercesine öne doğru uzatırken, korkuyla çatallanan sesini umursamadan "N-Ne yapıyorsunuz s-siz?" diye kekeledi. "Ne yapıyorsunuz? Ali... Ali, lütfen. Lütfen, Ali. N-N'olur. Ali, n'olur."
Ali Kemal, Melike'nin onlara doğru uzattığı ellerinin korkudan titrediğini fark ederek kaşlarını çatarken, bakışlarını Gökalp'in üzerinden çekmeden "Melike," diye seslendi. "Kenara çekil."
Kadın anında itiraz etti. "Olmaz."
"Dila Hanım..."
Gökalp'e cevap vermeye gerek görmeden, hızla öne atılıp iki silah arasına geçti. Bunu da daha önce de yapmıştı. Üstelik o zaman, Ali Kemal'in elinde bir silah yoktu ve onun alnına doğrultulan silah, babasının elindeydi. Aralarına geçtiği anda, Ali Kemal'in bir an bile düşünmeden yere eğilip elindeki silahı bıraktığını fark ettiğinde, biraz olsun rahatlayarak sessizce nefes aldı. Gökalp'in elindeki silahın, onun için bir ehemmiyeti yoktu; adamın, arada kendisi varken Ali Kemal'i vurmak için tetiği çekemeyeceğini biliyordu. Ali Kemal, yaptığını doğru bulmadığını anlatmak istercesine ondan tarafa ters bir bakış atarken, temkinli bir şekilde ayağa kalkarak ellerini kısa bir an için teslim olur gibi havaya kaldırdı.
Melike, tam eve dönmesini söylemek için bakışlarını Gökalp'e çevirmişti ki büyük ihtimalle onun nerde olduğunu anlamak için kendilerine doğru gelen genç adamı fark ettiğinde, kaşlarının çatılmasına engel olamadı. Kemal'in burada olduğunu babası öğrenirse, işler hiç istemediği yerlere gelebilirdi. Gökalp'e engel olmak başka bir şeydi, Ali Kemal için babasının karşısına yeniden dikilmek bambaşka. Ancak onlara doğru gelen adam, karanlık bahçenin içindeki adamın Ali Kemal Barut olduğunu anladığında, bir kalp atımı kadar kısa bir süre içinde arkasını dönerek geceyi inletecek bir sesle haykırdı. "Barut burada!"
Adamın sesi, Melike'nin içinde öyle derin bir korkuya sebep olmuştu ki gökyüzünün bir tavan gibi başına yıkıldığını hissederek durduğu yerde tereddütle gözlerini kapattı. Sanki görünmez bir el, kör bir bıçakla kalbini acımasızca oyarak göğüs kafesinden çıkarmaya çalışıyordu. Kaburgalarını sıkıştıran amansız bir tedirginlikle nefes almaya çalıştı, bir yaprak gibi titremeye başladığının farkında değildi. Rengi çekilmiş beyaz teni, mavi gözlerinde dalgalanarak yükselen telaşı iyiden iyiye koyulaştırırken yüzünü çevirip Ali Kemal'e bakmayı sonunda akıl edebildi. Adamın, yüzündeki ifadeyi fark ederek hızla çatılan kaşlarından bir şey söylemek istediğini anlamasına rağmen umursamadan "Ali," diye mırıldandı zorlukla. "Hemen git buradan. Lütfen Ali Kemal, haydi."
Ali Kemal, kadına bakarken öne doğru atılıp onu kollarının arasında teselli etmemek için kendiyle çetin bir mücadele verirken, kaşlarını çatarak "Kaçacak değilim," diye cevap verdi sakince.
"Ali Kemal, lütfen."
Titreyen sesinden dahi belli olan korku ve çaresizlik, kaşlarını çatmasına neden olurken ağlamamak için kendini zorlukla tuttuğunu fark ederek nefes almaya çalıştı. Geçen her dakika, ayak sesleri daha da yaklaşıyordu. Gökalp ve yanındaki genç çocuğa göz ucuyla kaçamak bir bakış atarak yeniden Ali Kemal'e döndü. Buz kesen ellerini, hızla atmaya devam eden kalbini yatıştırmak istercesine göğsüne bastırırken, omuzlarını gergince geriye itti; dizlerinin titreyerek ayakta durmasını zorlaştırmasını umursamamaya çalışıyordu. Ali Kemal'in ona uzanan elinin tereddütle havada kaldığını fark ettiğinde ruhunun, şiddetli bir nehir gibi adama akmak için sızlayarak göğüs kafesine yaptığı amansız baskıyla, titreyen kirpiklerini usulca kapattı.
Adam ona bir kez sarılsa her şey düzelecek gibiydi ama eli öylece havada, gözlerinin ışıltılı kahvesinde titreşen tedirginliğiyle, kadına sarılmak için duyduğu istekle gerilen gövdesini zaptetmeye çalışarak kararsızca beklemeye devam ediyordu.
Melike, içten içe adamın kararsızlığına kırılırken, küskün bir bakışla "Ali Kemal," diye yineledi. Birazdan söyleyecekleri nedeniyle kendini ne kadar kötü hissederse hissetsin, adama kötü bir şey olmaması için her şeyi yapmaya hazırdı. "Hiç olmazsa silahını al."
Ali Kemal, Melike'ye diktiği bakışlarını kaçırırken kararlı bir sesle cevap verdi. "Babana silah çekmeyeceğim, Melike."
Bunu Melike de biliyordu, duydukları nedeniyle memnun da olmuştu ama saniyeler içinde babasının, tüm silahların Ali Kemal'e çevrilmesini emredeceğini bildiği için aynı zamanda delicesine korkuyordu da. Bakışlarını yeniden bahçenin içinde gezdirirken, babasıyla aralarında birkaç adımlık mesafe kaldığını fark ederek gözlerini korkuyla Gökalp'le yanındaki genç çocuğa çevirdi. İkisinin de silahlarına davrandığını fark ettiğinde - çünkü onlara doğru yaklaşan küçük kalabalık çoktan silahlarını çekmişti - "Sakın," diye uyardı sertçe. "Denemeyin bile!"
Sonra her şey öyle hızlı gerçekleşti ki Melike durup düşünmeye bile fırsat bulamadı. Babasının son bir adımla karşılarına geçtiğini fark ettiğinde, göz ucuyla Ali Kemal'e kaçamak bir bakış atmaktan kendini alamadı. Adamın çoktan teslim olur gibi ellerini önünde birleştirerek sakince babasına baktığını görünce, gözünden kayıp giden bir damla yaşa engel olamadan kaşlarını çattı. Korkuyla atmaya devam eden kalbinin sesi kulaklarında uğuldarken, babasının söylediklerini ayırt edebildiği söylenemezdi. Titrekçe ciğerlerine gönderdiği nefesi, ciğerlerinden bırakmaya dahi fırsat bulamadan babası haricindeki tüm adamların silahlarını Ali Kemal'e çevirdiklerini fark ederek bir an için donup kaldı.
Kafasının içinde çığlık çığlığa bir sesin, beynini adeta keskin bir bıçak gibi deştiğini hissederken dudaklarının arasındaki nefesi zorlukla bırakarak hiç tereddüt etmeden, hatta bir an bile düşünmeden hızla Ali Kemal'in yerdeki silahına eğildiği o kısacık saniyede, sanki tüm ömrü tükenmişti. Doğrulurken, elindeki silahla ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri dahi olmadığını göz ardı etmeye çalışarak derin bir nefes aldı. Silahı babasına doğrultacak değildi; asla ama Ali Kemal'i de hedef alamazdı. Elleri, kendiliğinden silahı kendi kalbine doğrulturken, etine değen metalin soğukluğu bir an için titreyerek ürpermesine neden oldu.
Aynı anda hem babasının hem de Ali Kemal'in adını seslendiğini duydu.
Elinde silah tutan adamların tereddütle yerlerinde kıpırdandıklarını fark ederek cansız bir sesle "Silahlarınızı bırakın," diye mırıldandı.
Saim Kırcalı, elini sertçe havada sallayarak adamların silahlarını indirmesini sağlarken, inanın içini titretecek kadar derin bir öfkenin koyulaştırdığı "Dila," diye tısladı. "Ne yaptığını zannediyorsun sen? Kimi koruduğunu farkında mısın?"
Farkındaydı. Bu gece yaptıklarının, işleri ne hale getireceğini, meseleyi ne kadar daha karmaşıklaştıracağını bilmiyordu ama Ali Kemal'i korumak için gözünü dahi kırpmadan kendi canından vazgeçmeye hazır olduğunun farkındaydı. Ali Kemal'in yeniden korkuyla ismini fısıldadığını işittiğinde adamın, babasının yanında ismini yüksek sesle söylemekten bile kaçındığını fark ederek kırık bir gülüşle dudaklarını birbirine bastırarak omzunun üzerinden adama doğru hızlı bir bakış gönderdi. Bu iki adam yüzünden, ölüp gidecekti bir gün. Aralarında sürüp giden düşmanlığın kurbanı olacaktı. Derin bir nefesle bakışlarını babasına çevirirken, omuzlarını güvenle geriye iterek "Farkındayım," diye cevap verdi. "Asıl sen, düşmanlık ettiğin kişinin farkında mısın? Ali Kemal, baba..."
Saim Kırcalı, elini hızla havaya kaldırırken, kızının cümlesini bıçak gibi kesti. "Yeter, Dila! İndir şu silahı!" Melike'nin itiraz etmek için araya girmesine müsaade etmeden "Herkes indirsin!" diye emretti sertçe.
Önündeki adamların silahlarını indirmesi üzerine gürültüyle yutkunarak bakışlarını babasına çevirdi Melike. Yaşlı adamın bir şey söylemeden kendisinden tarafa ters bir bakış atarak derin bir hayal kırıklığıyla arkasını dönüp yürümeye başladığını fark ederek çatılan kaşlarıyla arkasından baktı. Babasını bu şekilde hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu ama seçim yapabileceği bir durumun içine düşmemişti. Herkesin uzaklaşmasının ardından elindeki silahı indirerek usulca Ali Kemal'e döndü. Gökalp'in biraz ileride onun gelişini beklediğini biliyordu ama yine de adama son bir kez bakmadan gitmek istememişti.
Aradaki mesafeyi kapatarak elindeki silahı Ali Kemal'in buz kesmiş ellerinin arasına bırakırken, "Bunu konuşacağız," diyen sert sesiyle bir an için nefesini tutup bekledi.
Adam, Melike'nin babasıyla ikisi arasında kalmasından duyduğu rahatsızlığı saklamaya gerek görmeden sertçe kaşlarını çatarken kadın, bunun için adama hak verdiğini göstermek istercesine hafifçe omuz silkti. Ali Kemal, kadın için bir seçenek değildi; hiçbir zaman da olmamıştı. O nedenle zor bir seçimle karşı karşıya kaldığında kimse ondan, öylece adamdan vazgeçmesini bekleyemezdi. Ali Kemal, baştan sona kadının varlığına nüfuz etmiş efsunlu bir şey gibiydi; kadın nereye giderse gitsin, adamı da beraberinde götürüyordu. Adam, Melike için gölgesinden bile öteydi. Kelimelerle tarifi zordu; insan böylesine güçlü bir şekilde, en derinden hissettiği duyguları nasıl anlatması gerektiğini bazen bilemiyordu.
Kemal'le Melike'nin birbirlerine duyduğu aşk da aynen böyleydi; sanki gizli bir sırrı vardı.
Düşüncelerini toparlamaya çalışarak derin bir nefes alırken, hala adamın ellerinin içinde bekleşen parmaklarını titreyerek onun teninden zorlukla kopardı. Bakışlarının bir an için birbirini bulmasını beklerken, göğsünden yükselen şiddetli bir istekle adamı tutup kendine çekmemek için zorlukla kendine engel olurken yutkunarak "Git artık," diye fısıldadı.
Ardından, arkasına dönüp bakmamak için yol boyunca kendi kendine mırıldandığı uzun saniyelerin sonunda Gökalp'in yanından yürüyüp geçti. Ona tahammül etmekte bu kadar zorlandığı başka bir an hatırlamıyordu. Bir gecede neler olduğunu düşündükçe titreyen ellerini sıkıca birbirine kenetlerken, gecenin karanlığında yorgunca iç geçirdi. Babasının, bu gece olanlardan sonra onu yeniden göndermesine şaşırmazdı; doğrusun bunu bekliyordu da. Adamın, bu gece için bir şey yapmayacağını tahmin ediyordu ama bu gece yaptıklarının elbette bir karşılığı olacaktı çünkü Saim Kırcalı, Ali Kemal'le arasına girmesini istemediğinin kızına geldiği ilk gün, net bir biçimde ifade etmişti.
İşin açığı, Melike de bu şekilde babasıyla sevdiği adam arasında kalmayı hiç istemiyordu ama birden tüm silahlar Ali Kemal'in üzerine çevrilince öylece bekleyemeyeceğine karar vermişti. Allah aşkına, bu adamı kendi canından bile çok seviyordu ama diğer yanda da babası vardı.
Bu geceyi evde geçirirse yarın sabah olacakların ihtimaliyle içinin sıkıldığını hissederek adımlarını hızlandırarak doğruca odasına kapandı. Rehberinden Blanca'nın numarasını bularak hiç vakit kaybetmeden kadını aradı. Şu birkaç günü onun yanında geçirmesinin daha iyi olacağını düşünüyordu, en azından umut ediyordu. Blanca'nın sesini duyduğunda nefes bile almadan "Blanca," diye atıldı. "Gelip beni alır mısın?"
Melike'nin telaşlı sesi, kadını gecenin bir yarısı ansızın aranması nedeniyle merak ettiklerini sormaktan alıkoyarken "İyi misin?" diye sormadan edemedi. "Ne oluyor Melike, gece gece? Kötü bir şey yok, değil mi?"
Kadın, sabırsızca ayakta yaylanırken "Evin yolunu biliyor musun?" diye sordu. "Konum atıyorum."
"Hatırlıyorum ama at sen yine de," dedikten sonra gürültüyle iç çekerek ekledi Blanca. "Gece gece kaybolmayayım yollarda."
Yaklaşık kırk iki dakikanın sonunda Blanca'nın geldiğini bildiren mesajla, yanına sadece telefonunu alarak sessizce odasından çıktı Melike. Parmak uçlarında yürüyerek merdivenlerden indikten sonra, mümkün olduğunca sessiz olmaya gayret ederek adımlarını evin kapısına çevirdi. Ali Kemal'in öylece evlerine gelmesinden sonra, babasının evin çevresindeki adam sayısını çoğalttığını tahmin ediyordu ama bunu umursadığı söylenemezdi. Sonuçta bu evde tutsak değildi, istediği şekilde davranmakta özgürdü; babasının da bunu gayet iyi bildiğini ve bu duruma elinden geldiğince saygı duymaya çalıştığını düşünüyordu.
Ama söz konusu Ali Kemal olduğunda, işler birden bire tersine dönüyordu.
Melike, yaşlı adamın acısını da anlıyordu ama Sinan'ın ölümüne Ali Kemal'in sebep olduğunu düşünmek, neresinden bakarsa baksın kadına deli saçması gibi geliyordu. Bahçeyi hızlı adımlarla geçerek, yine kimsenin olmadığı arka taraftaki yola doğru ilerlerken, bu gece bir kez daha Gökalp'i görmeyi sinirlerinin kaldıramayacağını düşünerek gürültüyle iç geçirdi. Bir adımla hemen yanı başına gelen adam, saygılı bir sesle "İyi geceler, Dila Hanım," derken gözlerini devirmekten kendini alamadı.
Adamın yüzüne bakma gereği duymadan "İyi geceler, Gökalp," diye cevap verdi.
Ama Gökalp, kadının bu tavrından gerekli anlamı çıkaramamış ya da tavrını umursamamış olacak ki "Nereye gittiğinizi öğrenebilir miyim?" diye sordu.
Melike "Öğrenemezsin," diyerek terslenirken, adımlarını da mümkün olduğunca hızlandırmıştı.
"Dila Hanım, dışarı çıkamazsı-"
Saygıyla ve çekinerek de olsa kolundan kavrayan parmakları adımlarını anında durdurmasına neden olurken, sertçe dönerek Gökalp'in yüzüne baktı Melike. Adamın cümlesini tamamlamasına izin vermeden "Ne yapacaksın?" diye sordu öfkeyle. "Beni silah zoruyla mı evde tutacaksın?"
"Asla Dila Hanım, ben..."
Kolunu hırsla çekerek yürümeye devam etmeden önce homurdanarak araya girdi. "O zaman yolumdan çekil, Gökalp."
Ertesi gün, Blanca'nın salona girdiğini fark ettiğinde gözlerini kırpıştırarak bakışlarını kadının üzerine çevirdi Melike, gece boyunca gözüne uyku girmemişti. Önce arkadaşına olanları anlatmıştı, sonra da gözünü bile kırpmadan Ali Kemal'i, babasını, bundan sonra neler olabileceğini düşünmüştü. Ne zaman biraz ümitlense işler bir şekilde yine sarpa sarıyordu. Elinde ihtimal bile olamayacak kadar küçük bir ipucu olduğuna inanmak istiyordu; doğruyu söylemek gerekirse başka çaresi de yoktu. Eğer Sinan'ı, Ekrem'in oteline götüren sebebi bulabilirse belki... Tabi bundan önce babası onu yeniden başka bir ülkeye göndermezse...
Blanca'nın yüzünde gezinen meraklı bakışları kaşlarını çatarak toparlanmasına neden olurken "Ne oldu?" diye sordu; büyük ihtimalle kadın ona bir şey söylemişti ama Melike kendi içine öyle bir gömülmüştü ki duymamıştı bile.
Kadın, Melike'ye bakarken gizemli bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırarak "Benimle gelir misin?" diye sordu.
"Olur, olur gelirim."
Melike, az önce onu dinlememiş olmanın mahcubiyetiyle hızla kendisini onaylarken Blanca ayağa kalkmadan önce kadına tatlı bir gülüşle göz kırparak "Haydi hazırlanalım o zaman," diye cevap verdi.
Ardından Melike'yi peşinden gömme dolabın önüne doğru çekiştirdi. Melike, Blanca'nın teklifini defalarca reddettikten sonra sonunda pes ederek elindeki beyaz elbiseyi alıp banyoya doğru ilerledi. Blanca, kadının tüm isteklerine rağmen onlarda kalmak yerine otelde kalmayı tercih ettiği için şanslı olduğunu düşünürken geceliğini çıkarmaya başladı. Eğer Blanca otelde kalmıyor olsaydı, evden ne şekilde çıkabileceğiyle ilgili en ufak bir fikri yoktu. Bunları düşünmeyi bırakarak elbiseyi giydikten sonra hafifçe çekidüzen verip banyodan çıktı. Blanca'nın yanına ulaştığında aynadan kendisine bakarak görüntüsünden duyduğu memnuniyeti şaşkınlıkla karşılayarak kaşlarını havalandırdı.
Hemen yanı başında beğeniyle gülümseyerek ona bakan arkadaşının "Saçlarını da atkuyruğu yapalım sıkıca," dediğini duyarak bakışlarının aynadan birbirini bulmasını sağladı; kadının görünüşüyle neden bu kadar ilgilendiğini anlamamıştı. "Bordo da bir ruj süreriz."
"Blanca," diyerek itiraz edecek olduğunda arkadaşı ona hiç pabuç bırakmadan hızlıca makyaj masasına doğru yönlendirdi. "Haydi, haydi, acelemiz var."
Neye aceleleri olduğunu restorana girdiklerinde hemen anlamadı Melike. Blanca'nın yemek için oldukça şık bir mekân seçtiğini düşünerek onlar için ayrılmış masaya doğru yürürken, bunun kafasını biraz olsun dağıtmasını sağlayacağını umut ederek mutlu bile olmuştu hatta. Çok geçmeden, gittikleri masada Selman'ın onları beklediğini fark etti. Bunda bir sorun yoktu ancak aynı masada Kemal'in de oturduğunu gördüğünde, nefesinin kesildiğini hissederek can havliyle Blanca'nın kolundan yakaladı. Telaşla ona ne olduğunu anlamaya çalışan arkadaşına olabilecek en ters bakışı atarken "Senin bundan haberin var mıydı?" diye fısıldadı.
"Dünden sonra, birbirinizi görmek isteyebileceğinizi düşündüm."