9.BÖLÜM
Ezgi Erdoğan & Sor Bana
Bölümde +18 yetişkin sahne vardır, rahatsız olacakların okumamasını öneririm.
Cavit Suhan.
Burada ne arıyordu, nasıl cüret edebilmişti anlayamıyordum. Sinirle ellerimi yumruk yaptığımda kapıya tutundum. "Sana burada ne işin var dedim?!"
Bir adım attı, lüks kokan takımı içinde değersiz vücudu ile. Üzerindeki giysileri, bindiği arabaları, yatları, katları olmasa onu zengin yapan hiçbir şey yoktu. O Suhan soyadı olmadan bir hiçti. Bedeni beş para etmezdi. "Dedeni böyle mi karşılıyorsun Ladin?"
Dişlerimi sıktım. "Sen benim dedem değilsin. Hiçbir zaman da olmadın."
Başını eğdi, o imalı gülümseyişi ile. "Doğru, ben senin deden değilim." Gözleri alev alev olduğunda içimdeki korku filizlendi, yine de dik duruşumdan taviz vermedim. "Sen de benin torunum değilsin." İğrenç bir adamdı. Her şeyiyle, iğrenç bir adamdı o.
"Ladin?" Gediz'in sesiyle arkama döndüğümde bana baktığını ardından kapıya döndüğünde onu fark etmesiyle bakışları şaşkınlıkla sarıldı, "Cavit Bey?" dedi sesine de yansırken. "Sizi burada beklemiyordum." Gediz yanıma geldiğinde bakışlarımı ona çevirmedim, dışarıya sokağa bakıyordum. Siyah BMW arabası ileride park halinde duruyor, şoförü de dışarıda, kaputun kenarında ayakta bekliyordu. Yutkundum. Ellerim tuttuğum kapı kolunu sıkarken konuştu pişkin pişkin. "Torunumu görmeye geldim," Hah. Torunuymuş. Senin torunun olacağıma canımı veririm daha iyi.
Biyolojik olarak onun kanını taşımak bok gibi hissettiriyordu.
Gediz'in bakışları beni buldu yandan, ben de bakışlarını yakaladığımda, yeniden ona döndü Gediz. "Ladin size haber vermedi mi? Evdekilere haber edip öyle geleceğimizi söylemişti."
Tek kaşını attı Cavit Suhan. "Siz... Beraber mi geldiniz?"
Gediz sakince konuştu. "Evet. Beraber geldik."
Cavit Suhan'ın bakışları beni buldu. İğrenç bakışları. "Demek beraber geldiniz..." Bu cümlesi altındaki imasını anlamayan aptaldı, kördü. Boğazımda acı metalik bir tat yükselirken, Kaşlarımı çattım. "Evet, dede." Dedim imayla. "Geldiysek geldik. Ne olmuş?"
"Bir şey olmadı sevgili torunum," O sırada sözüne devam edecekti bakışları Gediz ile benim aramdaki boşluğa kaydı ve ileriye baktığında nereye baktığını anlamış, babaannemin geldiğini hissettim. "Meral..."
Babaannem konuşmadan yavaş ama sakin adımlarla yanımıza geldi. Ona bakıyordu, gözlerindeki yüzünde hiçbir duyguya yer yoktu. Hissiz gibiydi. "Cavit..."
Cavit Suhan'ın bakışları Meral'i görene kadardı. Gözlerindeki değişik hisleri görünce kaşlarımı çatmaktan öteye gidemedim. Ne yani? O babaannemi özlüyor muydu? "Nasılsın?"
"İyiyim." Dedi babaannem ama onun nasıl olduğunu sormadı. Bir umut bekledi, sorarak diye ama sormadı babaannem. Bize döndü. "Siz içeriye geçin."
"Ama babaanne-"
Bana baktı babaannem uyaran gözleriyle. O an sessiz kaldım, Gediz koluma dokunduğunda ona baktım. Hadi diyen gözlerine. Omuzlarım çöktüğünde istemeyerek de olsa arkamı döndüm, döner dönmez omzumun üstünden ona baktım. Bakışları halen babaannemdeydi, yine de gözlerimin onun üstünde olduğunu fark etmiş olacak ki başını kaldırdı. "Onu üzersen... Karşında beni bulursun." Parmağımı salladım. "Beni sakın hafife alma Cavit Suhan!"
Onu tehdit edişime alayla gülerken ellerim yumruk oldu, üzerine yürüyecektim ki Gediz elimi tutarak avucunun içine aldı ve kulağımda nefesini hissettim. "Hadi Ladin..." Dudaklarımı ısırıp bırakırken onlara arkamızı döndük ve koridorda yürüyerek arka bahçeye çıktık. Hızla bahçeye inerken elin-mi ondan çektim ve hırsla saçlarımın arasından geçirdim. "Ya o ne hakla buraya geliyor ki? Gelebiliyor ki?" Gediz sakince karşımda dikildi. "Gelmesi normal değil mi?"
"Değil Gediz değil!"
Volta atmaya başladığımda dudaklarımı yiyordum. "Yüzsüz olduğunu biliyordum da bu kadarını beklemiyordum." Sinirle gülerek sandalyenin başlığına vurdum elimi. "Benimki de saflık. Yüzsüzlerin en karasıdır o."
Gediz yanıma gelip koluma dokunduğunda başımı kaldırıp ona çevirdim. "Dedenle ilgili bir sorun mu var Ladin?!" dediğinde gözlerine bakakaldım. Sorun mu var... Sorunun alası vardı.
"Defolun gidin! Sen ve sülük kızından da bıktım! Oğlumun yakasını bırakacaksın!" Annem beni korumak ister gibi ellerini başıma omzuna sararken bacaklarına sarıldım. Elbisesinin etekleri salaştı. "Bakıcılık oynadığın bu kızı da çıkar evliliğini de al başına çal! Sonundan kurtuldu oğlum sizden! Hadi defolun gidin!"
Yaşım küçüktü. Yaşım henüz yediydi.
Her şeyi anlayacak ve anlamayacak yaştaydım.
"Bu yaptığın yanına kar kalmayacak Cavit Bey! Yok mudur Allah'ın sopası! Elbet gelecek o günler!"
"E yeter be!" sesler boğuklaşırken annemi kolundan itekledi ve annemin yere düşmesiyle çığlık atarak dizlerimin üzerine çömeldim. "Anne anne!" diyerek ağlamaya başlarken annem başını kaldırdı bana çevirdi, siyah saçları yana düşmüş yüzünü açıtla buruştururken bana dönünce bakışları ifadesi yumuşadı. Elimi tuttum. "Sorun yok ladinîm..."
Ama ben biliyordum, bal gibi de sorun vardı.
Ben çocuğum diye kandırma beni anne.
Ben o sorunu biliyorum hem de çok iyi biliyorum. Bakışlarım ona kaydığında ellerimi yere basarak ayağa kalktım. Boyum küçücük olsa da onun karşısında diklenecek kadar büyüktüm. "Sen çok kötü kalplisin!" bana alayla baktığında yüzüme doğru eğildi. "Sen daha kötü kalpli insan görmemişsin." Diyerek beni iteklediğinde bağırdı. "Atın bunları! Bir daha değil çiftliğin önünden, Tekirdağ'ın sınırları içinde gezinmeyecekler."
Adamlar hem beni hem annemi yaka paça yerden kaldırırken ben de debeleniyordum, annemin yanına gitmek istiyordum. Bağırırken annem arkasına döndü ve sırtı dönük halde konağa doğru yürüyen Cavit Suhan'a baktı. "Bugünü unutmayacağım Cavit Suhan! Ne unutacağım ne de unutturacağım sana! Zamanı geldiğinde acı çeke çeke süründüreceğim sana!"
Cavit Suhan durdu, yan dönerek bize baktığında daha doğrusu gözlerini anneme diktiğinde, "Sanmam. Senin yerinde olsaydım Meltem Yalçın! Hastalığımın son evresinde hayatımı daha güzel şeyler için harcardım." Yutkundum. Aptal değildim. Yaşım yedi diye bazı şeyleri idrak edemiyor değildi. Annem hastaydı...
Hastaydı ve...
Annemin bakışları bana döndüğünde hızla beni kucağına aldı, merakla yüzüne baksam da bana basla bakmadı. Öfkesiyle kiniyle cümlelerini kustu. "Allah'ın sopası demiştim Cavit, unutma bunu. Tekrar diyorum. Unutma..."
Sonrasında arkasını dönüp ilerlemeye başladığımızda tam çiftliğin kapısında duraksadık. Annem yeniden arkasını dönüp konağa doğru baktığında bakışları bir yere takıldı kaldı, ben de onun takip ederken cama baktım. Babam.
Babam bizi izliyordu.
Boynu bükük halde bizi izlerken eli cama yapıştı.
Annem dudaklarındaki tebessüm ile akan gözyaşlarını önemsemeden gülümsedi. Arkasını döndü ve ilerlemeye başladık.
"Ladin?" Gediz'in sesi anın içinden çıkmama yardımcı olurken irkilerek başımı iki yana salladı. "Dalmışım..." dedim sandalyeyi çekip otururken. O da peşimden yanımdaki yerini alırken bana doğru oturdu. "Fark ettim... Ne oldu? Bir soru sordum betin benzin attı?" Belki de sorduğun soru yüzündedir...
"Yanlış bir şey mi dedin?"
"Hayır," dedim bakışlarımı ilerideki bağda çekerken. Ona döndüm ve gülümsedim. "Aksine çok doğru bir söyledin, iyi ki sordun o soruyu." Elim yumruk oldu. "Bir kez daha kazındı hafızama."
"Anlamıyorum?" dediğinde elini masada duran elimin üstüne koyduğunda bakışlarım direkt oraya kaydı. Birkaç saniye sonra Gediz de ne yaptığını anlamış olacak ki elini çekti yavaşça. "Bak." Dediğinde ona döndüm, gözlerine baktım. "Anladığım kadarıyla onunla aranda bir sorun var belki de geçmişin rüzgârı." Gülümsedim. Geçmişin rüzgârı... "Anılar, bir rüzgâr gibidir Ladin. En olmadık zamanda eser bizi üşütür de en mutlu anda gülümsetir de."
"O yüzden," dedi gözlerinin rengi rengime karışırken. "Bu rüzgarlar seni üşütmesin. Hepsi gelip geçicidir."
"Korkmuyor musun?"
"Neyden?"
"Rüzgârın kasırgaya dönmesinden." Gülümsedi. "Rüzgâr da olsa kasırga da olsa hepsi geçip gidiyor işte. Yarattığı etkileri farklı oluyor belki ama özünde sen kalıyorsun. Sadece sen."
"Gidelim..." dedim kısa bir duraksamanın ardından. "Nereye?"
"Seraya. Özledim çiçeklerimi." Dudakları daha da kıvrıldı. "Olur gideriz."
O sırada babaannem yüzündeki fazla sakin ve durgun ifadesiyle bahçeye inerken hızla yerimden kalktım, karşısında dikildim. "Babaanne?"
"Ne oldu?" dedim gözlerimdeki endişe yüzünün her yerinde gezinirken.
Koluma dokundu, sakinleşmem için. "Yok bir şey, konuştuk sadece."
"Sen nefret edersin ondan," dedim hınçla konuşarak. "Neyin konuşması bu Allah aşkına? Üstünden o kadar zaman geçmişken hem de?"
"Ladin... Konuştuk diyorum. Başkan bir şey olmadı."
Bakışlarım kısıldı. "Emin misin?" Sana zarar verdi teninde morluklar yarattı demeye o kadar korkuyordum ki. "Hadi siz kahvaltınızı ettiyseniz..."
"Biz de seraya gidecektik, Malkara'ya." Başımı salladım. "Evet Gediz ile bir bakalım diyoruz." Başını salladı babaannem yeniden yerine otururken. "Tamam o halde. Zaten gitmeseniz de şu bağdaki üzümleri toplayalım diyecektim."
"Erken dönersek yardım ederim sana babaanne, olmadı beni bekle, beraber hallederiz."
"Yok yok," dedi çayını tazelerken. "Buranın işi ertelenmez. Siz de gidin kendi işimize bakın." Babaannem soluklandı. Gediz ile bakıştıktan sonra, "Ben arabadayım. Bekliyorum seni." Dedi ve başımı salladım tamam dercesine. Ardından babaanneme döndü. Elini öptü. "Sağlıkla kalın efendim."
"Sen de oğlum hadi, Allah'a emanet." Gediz eve girerken ben de hızla babaannemin çaprazına geçtim. "Söylemeyecek misin? Ne oldu anlatamayacak mısın bana babaanne?"
"Ladin..." dedi babaannem yorgun sesiyle. "Anlatılacak bir şey olsaydı anlatırdım yavrum." Bu daha fazla üzerime gelme demek oluyordu ama deli gibi de merak ediyordum. Beni takip ettiği o kadar belliydi ki. Takıntılı ruh hastasının tekiydi. Sırf benim yüzümden babaannemi bu hale getirmişti. "Tamam," dedim yeniden yerimden kalkarken. "Akşam erken gelmeye çalışacağım."
"Ne zaman işin bitti o zaman gel."
Son kez babaannemin yüzüne bakarken yanaklarından öpüp eve öyle girdim. İçimde anlamlandıramadığım bir sıkıntı vardı.
&
Seralara geldiğimizde Gediz, Seyfi Bey ile konuşup geleceğini söylediğinde eben de atölyede olacağım demiş atölyeye gitmiştim. Üzerimi değiştirmiş, saçlarımı topuz yapmıştım tepeden. Aynadan kendime bakarken beyaz kısa kollu giydiğim tişörtü düzleterek tulumun askılarını yerleştirdim. Kapı tıklatılarak açıldığında omzumun üzerinden arkaya döndüm. "Gelebilir miyim?" diyen bir ses.
"Gel." Dedim Gediz'e.
İçeriye girip kapıyı kapatırken bana doğru yaklaştı. Elinde yakım çantasının masaya koyarken etrafa baktı. "Buranınmış." Dedi takım çantasına meraklı gözlerle baktığımı görmüş olacak ki.
"Anladım." Dedim yenden aynaya dönerken. O da masanın önündeki koltuğa oturdu. O an aynadan oraya baktığımda orada onu değil Erez'i görür gibi oldum. Üstelik bana gülümsüyordu.
Yutkundum.
Geçmişin rüzgârı bir kez daha esti üzerimden.
"Neredeymiş benim kiraz çiçeğim?" derken onun sesini gıcırtılı açılan kapının sesine karıştığını , atölyeye girdiğini biliyordum. Kapı kapandı ve geriye sadece adım sesleri kaldı. "Nerede benim meleğim?"
"Buradayım!" dedim atölyenin aşağı katından bağırırken. Çok geçmeden merdivendeki basamakların sesi duyuldu ve onu lacivert takımı içinde gördüm. Üzerimi değiştiriyordum ki bakışlarına yakalanmıştım. "Eyvah," dedim askılıyı çıkarıp sadece sutyen ile kalırken. "Radara yakalandık!" Ellerini cebine sokarak bana doğru yaklaştı, gülümsedi. "Çok güzel bir radar ama bu."
Arkama geçip ellerini çıplak omuzlarıma yerleştirdiğinde burnunu, başını boynuma gömdü. Beni koklayarak öptüğünü hissettiğimde kıkırdayarak geriye kaçmaya çalıştım ama elleri hızla belime karnıma sarılarak beni kendine hapsetti, kaçmamı önledi. Karşımızda da boy aynası vardı. "Kokunu öyle özlüyorum ki bir gün bile duyamazsam ölecek gibiyim."
Omzuna vurdum. "Hadi oradan!"
"Yalan söyleyeni siksinler!" dediğinde ona doğru döndüm gülerek. Kollarımı boynuna sarıp ensesine yerleştirdiğim parmaklarımla saçlarıyla oynamaya başladım. Elleri belime baskı yapıp beni sımsıkı kavradı. "Buna inanmamı beklemiyorsun değil mi?"
"Yo gayet de bekliyorum, kokun yoksa Erez de yok."
"Abart istersen. "Dediğinde gülerek burnunu burnuma sürttü, "Demek hala inanamıyorsun bana ha?!" diyerek beni gıdıklamaya başladığında ondan kaçtım. "Her yerde var bu kokudan! Sana nasıl inanabilirim ki?!"
"Ama senin öz kokunla harmanlanmış kiraz çiçeği kokusu yok!" dediğinde hala ondan kaçamaya çalışıyordum. Beni yakaladığında çığlık attım ve koltuğa devrildik. Ben altta o üstte kaldığımda bakışlarının değişmesiyle yutkundum. "Kokun bir kenara, bir gün bedenin olmazsa sen olmazsan ne yaparım hiç bilmiyorum..."
"Öyle bir şey olmayacak çünkü," dedim kollarımı yeniden ona sararken, "Ben senden asla vazgeçmem." O an alevlenen bakışları ile boynuma gömülürken yeniden boynumu öpmeye emmeye başladı. Bir elim yanağında sakallarını kavrarken diğer elim başında siyah dağınık saçlarını kavrıyordu. Gözlerimi yumdum. Boynumu öpe öpe bitirdikten sonra omzuna kaydı ve oradan göğüslerime doğru indiğinde sutyenimden taşan göğüslerimi öptü, "Ah..." inleyerek kafamı kolçağa bastırırken eliyle askıları indirdi ve eli sırtıma giderek tenimi okşadı ve kopçamı çözdü. Sutyen özgürlüğüne kavuşurken onu tenimden söküp almasıyla yere fırlatması bir oldu. Tulumun askıları karnıma kadar açılmış, karnımdan yukarısı çırılçıplaktı. Parmak uçları göğüslerimde daireler şekiller çizerken baş ve işaret parmağı ile göğüs uçlarımı kıstırdı ve oynadı. İnleyerek nefes nefese kalırken elimi ağzıma bastırdım. "Erez..."
Boğuk sesim atölyenin içinde yankılanırken Erez göğüslerimde uzunca oyalandı ve ardından geri çekilerek elleriyle yanaklarımı kavradığında gözlerime baktı. Dudaklarını dudaklarıma yumduğundan gözlerimi kapatarak onun dudaklarını kabul ettim. Ağzımı aralayarak onu öpmeye çalıştığımda inlemeyle karışık hırlamasıyla ellerimi saçlarında gezindirildim. Onu daha çok kendime çekerken başını sağa eğerek beni daha derinden öpmeye başladı. Öpüşmemizin boyutu giderek artarken inleyerek ağzımı araladım. "Göğsümdeki körüğü ateşliyorsun, yangınsın, harsın Ladin. Mahvediyorsun beni." Anlık dudaklarının geri çekilmesiyle soluk soluğa yüzüme gözlerime baktı. Elleri kaşıma gözümün altına giderken sevdi ve "Sen benden farklı olduğunu düşünme Erez. Ben mahvediyorsam sen katbekat yapıyorsun bunu."
"Haklısın," dedi başparmağı dudaklarımı ezerken. "Biz birbirimizin aynısıyız Ladin, ama ayrısıyız da." Dudaklarımızı yeniden birleştirdiğinde saçlarıma gitti elleri bu kez. "Ben sana ölürüm Ladin..."
"Erez..." Göğsüm düzensiz soluklarımla kalkıp inerken onun bir eli vücudumda kayarak tulumumun içine girdi ve fermuarı açarak tulumu bacaklarıma dizlerime kadar indirdim. Sadece külotumla dururken Erez bakışlarını oraya dikti. Avucunun içi karnımda kayarken külotumu buldu ve külotumun içine yavaşça kayarken karnım içeriye göçtü. Avucu vulvama baskı yaparken daha da altlara indi ve iki parmağı ile baskı yaptı şişen kabaran etimin üzerine. "Siktir... Nasıl da büyümüş bebeğin... Nasıl da hazırsın benim için," Sesi nefesi kulağımı yakarken yutkundum. "Ahh... Erez..." İki parmağını bastırarak beni kıvrandırırken kendimi ona itmek istiyordum, bu isteğime engel olamıyordum. "Erez... Ah... Lütfen... Ah..."
"Dizlerini kır, bacaklarını arasına gireceğim."
Ne ara dizlerimi kırdım ve külotumun ayak bileklerime indi de o arama girdi anlayamamışken dilini iki parmağıyla ezdiği baskı yaptığı etimde gezinirken inleyerek saçlarını çekiştirdim. Kafamı geriye atarak sertçe kolçağa vurdum, belim havalandığında dili daha sert vuruşlar yapıyordu. "Oh... Ah... Dayanamıyorum. Daha... fazlasını..."
"Söyle... Söyle duymak istiyorum!"
"Daha fazlasını istiyorum!"
Gülümsediğini hissettiğimde diliyle darbelerine devam etti ama çok geçmeden geri çekildi. Dizlerinin üzerinde dikilip kemerini çözmeye başladığında saniyeler içinde pantolon da baksır da dizlerine kadar düşmüştü. Tüm çıplaklığıyla gözümün önündeyken oraya, erkekliğine bakamadan edemedim.
Karnım kasıldı.
Benden farksız olmayan aleti büyümüş, kalkmış, hazır hale gelmişti.
"Birazdan içinde olacağım, kiraz çiçeğim," dediğinde ona çevrildi gözlerim. Yanaklarımı kavrayıp gözlerimin içine bakarken, "Daha önce de yaptık ama üzerinden uzun zaman geçti. Canın acıyabilir. Engel olamam. Eğer dayanamayacaksan-"
Yanağımı kavrayan kolunu tuttum. "Sert olmanı seviyorum. Yap şunu." Dememle gülümseyerek dudaklarımızı buluşturdu ve kalçasını sertçe iterek içime girdiğinde iniltilerim ağzımın ağzının içinde kayboldu. Bedenlerimiz birbirine yapışırken giderek hızlandı hareketlerimiz. Uzun gelgitler sonucunda doruğa ulaştığımda kendini son kez ittirdi ve öylece dururken kafamı geriye attım. Omuzlarında ve sırtında olan ellerim tenini çizerken aynı anda boşalarak birbirimizin bedeninde soluklandık. Kafasını iman tahtama koyarak nefesi sağ göğsüme vuruyordu. Hızla kalkıp inen göğsümle beraber onun da kafasını inip kalkarken saçlarını sevmeye başladım. "Her anda, her yerde, her saniyede... Seninleyken iyi hissediyorum. Sen yokken her şey cansız ruhsuz sanki." Gülümsedim. Eğilip saçımı öperken bir elimi kavradı ve bileğimin için öptü ardından parmaklarını parmaklarımdan geçirdi.
"Sen yokken her şey tatsız Ladin. Lütfen..." dedi mırıltısıyla. "Hiçbir zaman beni bırakma."
"Hey, dünyadan Ladin'e dünyadan Ladin'e!"
İrkilerek ikinci kez kendime geldiğimde son kez aynada kendimi süzdüm ve Gediz'e döndüm gülümseyerek. "Hadi gidip çiçeklere bakalım." Önünden geçerken kolumdan tutup beni kendine çevirdi. Normal yavaş bir tutuştu bu. Canımı acıtmamıştı. "Bugün dalgınsın tuhaf bir şekilde. Bak mesele hala dedense..."
O benim dedem olamazdı.
O benim hiçbir şeyim olamazdı.
Kendimi gülümsemeye zorladım. "İyiyim unuttun mu rüzgarlar dedin gelip geçicidir." Bunu dememle gülümserken beraber atölyeden çıktık. Hava parçalı bulutluydu, bir güneş açarken bir anda bulutlar kaplıyordu gökyüzünü. Kafamı kaldırdım göğe bakarken. "Yağmur yağacak gibi."
"Hava durumuna baktım bugün, akşam yedide başlayıp sabah üçe kadar sürecekmiş."
"Hmm," dedim dudaklarımı büzerken. "Çok kalmayız biz de zaten. Yağmur başlamadan dönsek iyi olur. Daha sen konağa döneceksin."
"Aslında bu gecelik sizde kalsam sorun olur mu?" Duraksadım, şaşkın bakışlarımla Gediz'e döndüm. "Yani... Uygun kaçar mı bilmiyorum ama yarın Edirne'ye gideceğim günübirlik. Malkara'dan gitmek daha kısa. Git gel yapmayayım diyorum."
"Ha tabii, ben şaşırdım sadece. Babaanneme söyleriz sorun olacağını sanmıyorum." Gülümsedi. "Sağ ol Ladin.
Gülümserken kiraz çiçeklerin olduğu ağaçların yerine geldik. İlerde ufak bir kız çocuğu ağaca tırmanmaya çalışıyordu. Durdum, gülümseyerek kollarımı bağladım küçük kızı seyretmeye başlarken. "O ne yapıyor orada?"
"Kim?" İşaret ettiğim yere bakınca, "Ha," dedi Gediz. "Ayşegül o, Seyfi Bey'in kızı."
Saçlarını iki yana ayırıp örgü yapmıştı Ayşegül. Taş çatlasın sekiz dokuz yaşlarında olmalıydı. Amacı neydi bilmiyorum ama ağaca tırmanması çok tatlıydı. "Tatlı bir çocuğa benziyor."
"Öyledir Ayşegül." Bana döndü. "Tanışmak ister misin?"
"Olur." Deyip beraber yürümeye başladığımızda asarı dizime kadar gelen botlarım çamurda kayacak gibi olduğunda birden belimde ve karnımda Gediz'in kollarını hissetmemle ona tutundum. Her şey saniyeler içinde gelişmişti ve ben ne ara ona sarılır halde bulmuştum kendimi bilmiyordum. Birbirimizin gözlerine bakakalırken yutkundum, kendimi düzleterek ayaklarımın üstüne bastığımda, "Ha şey..." dedim üstüme başıma ve botlarıma bakarken. "Çamurun kaydıracağını düşünmedim."
"O botlar kaydırıyor keşke kırmızıları giyseydin."
"Atölyede yoktu." Dedim ona kaçak bakışlar atarken. "Sorun yok Ladin," dedi gülümserken. "Bana sarılabilirsin."
"Ya dalga geçme."
"Etmiyorum... ne olacak ki?" Dudaklarımı ısırıp başımı çevirirken gözlerimi kıstım. "Gediz..."
"Hm?"
Yüzümdeki ifadenin rengi attı. "Ayşegül... GEDİZ! AYŞEGÜL!"
Bakışlarımı hızla Gediz'e çevirip kolunu sarstım ve ona ileriyi gösterdim. Biz birbirimize bakarken tırmanmış olmalıydı Ayşegül yoksa kaşla göz arasında o kadar yükseğe tırmanması ve düşecek olması... Gediz durumu anladığında hızla koşmaya başladı bense çamurda dikkatli hareket ederek koşmaya çalıştığımda Gediz kendini yere atarak üstüne Ayşegül'ün düşmesine izin verdi ve küçücük kız çocuğunu kollarıyla sararak onu tuttuğunda elimi bağrıma koyarak derin bir nefes koyuverdim. Çok şükür ona bir şey olmamıştı. Allah korusun! Kırığı olabilirdi!
Sonunda ben de yanlarına geldiğimde Ayşegül, Gediz'in, üstünden kalkmış ona yardım ederken ben de sağ tarafa geçip Gediz'in elinden tuttum. Endişeyle baktım ona. "İyi misin? Sana bir şey oldu mu?" Gediz üstünü silkerlerken başını iki yana salladı. "Hayır ben iyiyim..." O an bakışlarım küçük kız çocuğuna döndü.
"Sen iyi misin?"
Başını salladı sakince. Ama gözlerinde hala korku vardı. Korkmuş olmalıydı.
Gediz de önünde çömelerek gülümsediğinde yumruklarını tokuşturdular. "İyisin değil mi ufaklık?!"
"İyiyim Gediz abi," Ayşegül birden kollarını sardı. "Ama sana bir şey oldu sandım. Canını yaktım sandım." Gediz gülümseyerek ona sarıldığında gözlerini yumdu. Sanki karşımda baba kız portresi görüyordum. Başımı omzuma doğru büküp ben de gülümserken o an telefonumun çalmasıyla elim tulumumun cebine gitti ve ekranı çevirip kim olduğuna baktım.
Dolun.
Amerika'da okuyan kardeşim.
Hızla çağrıyı yanıtlayıp telefonu kulağıma yaklaştırdım. "Dolun? Ablam?"
"Abla!" Sesini duyunca onu ne kadar özlediğimi fark etmiştim. "Nerelerdesin abla? Bir gittin Türkiye'ye senden ne ses var ne de nefes."
"Haklısın, buraya gelince öyle günler geçirdim ki anlatamam," dedim alnımı kaşırken. Bir kolumu diğer dirseğimin altına alarak onlara sırtımı döndüm ve yavaş adımlarla yürümeye başladım. "Özür dilerim"
"Saçmalama. Özür dilemen için demedim... Sadece insan merak ediyor ve... Özlüyor işte..." Duraksadı. O an ben de duraksadığımda, "Hem o da seni özlüyor..." dediğinde yutkundum.
"Nasıl iyi mi Dolun?"
"İyi iyi ama bazı geceler sakinleştirmek zor oluyor abla. Buraya gelmen onu görmen gerekiyor. Az da olsa..."
"Keşke gelebilsem." İçim sıkışıyordu. "Ben bilmiyor muyum sanıyorsun? Hep aklımda, hep aklımdasınız. Ama..."
"Suat amca ne diyor?"
"Bırakmıyor beni. Sözde kısa bir süreliğine gelmiştim annem için ama..."
"Ama bu süre uzayacak gibi." Başımı salladım istemsizce. "Aynen öyle."
İç çekti. "Keşke ben de gelebilsem..."
"Sakın," dedim etrafa temkinli bakışlar atarken. "Sen gelirsen işler sara sarpar."
"Abla ama sana demem gereken şeyler var. Nereye kadar böyle kaçak göçek?!"
"Biliyorum Dolun ama biraz daha zaman. Lütfen..." yutkundum. Kısa süren bir sessizlikten sonra, "Ona versene telefonu?! Sesini duyayım azıcık!"
"Tamam bir saniye," dedi ve içeriye doğru seslendi. "Ahu!" Kalbim küt küt atıyordu. .sanki görecekmişim gibi oysa sesini duyacaktım sadece. "Ahu gel! Annen telefonda!"
"Ane ane..." kızımın sesini duymamla dudaklarımda tebessüm büyürken, "Annem..." dedim. "Kızım, Ahu'm..."
"Ane... ne zayman geyeceksin?!"
"En kısa zamanda annem. Sen teyzenle güzel güzel vakit geçir. Ben de size katılacağım, beraber oyunlar oynayacağız, gezeceğiz, tatillere gideceğiz yine."
"Ama ben seni öşledim..." Gözlerim dolarken kızıma ben de seni özledim diyecektim birden kolumda dokunuş hissetmemle bedenim gerildi ve kolun sahibine doğru dönmemle yüzüm donakaldı.
"Senin... Bir kızın mı var?!"