bc

ASFALTIN Prensesi +21 (ücretsiz)

book_age18+
191
FOLLOW
2.2K
READ
dark
contract marriage
family
HE
age gap
opposites attract
friends to lovers
arranged marriage
badboy
heir/heiress
sweet
city
disappearance
actor
like
intro-logo
Blurb

Hoş geldin cehennemime prenses. Kemerini bağla, çünkü bu yollarda merhamet yok.

🔞UYARI (+18): Bu hikaye yoğun fantezi, yüksek tutku ve ileri düzeyde yetişkin/cinsel sahneler içermektedir. Sınırları zorlamaya hazırsan okumaya devam et; sadece yetişkin okuyucular içindir.🔞

chap-preview
Free preview
1. Bölüm BUZ VE ASFALT
1. BÖLÜM: BUZ VE ASFALT (Karina'nın Anlatımıyla) Akşam yemeği, malikanenin o sağır edici, boğucu sessizliğiyle başlamıştı. Salonun tavanından sarkan devasa kristal avizenin ışığı, babamın sert hatlı yüzünde buzdan bir maske gibi parlıyordu. Elindeki gümüş çatalın porselen tabağa her çarpışında çıkan o tiz ses, zihnimde cam kırıkları geziniyormuş hissi uyandırıyordu. Babama bakmadan önce derin bir nefes aldım; bu masada nefes almak bile onun onayına tabi olan sessiz bir lütuftu. "Baba" dedim, sesimdeki titremeyi bastırmak için parmaklarımı masanın altındaki saten elbiseme gömerek. "Yarın için uçak bileti ayarlar mısın? Amerika'daki arkadaşımın partisi var, aylardır planlıyoruz. Gitmek istiyorum." Aslında partiye neredeyse dört ay vardı. Ama bu evdeki her saniye, üzerime devrilmeye hazırlanan devasa bir mermer duvar gibiydi. Erken gitmek, okyanusun ötesinde özgürlüğü solumak ve belki de bu ağır parfümlü, sahte gülüşlü sahtekarlık dünyasına bir daha hiç dönmemek istiyordum. Babam elindeki şarap kadehini masaya öyle bir sertlikle bıraktı ki, kan kırmızısı sıvı bembeyaz masa örtüsüne sıçrayacakmış gibi çalkalandı. Bakışları ağır ağır bana döndü. O buz mavisi gözlerinde babalık şefkatine dair tek bir kırıntı yoktu; sadece bir imparatorun, mülküne bakan o buz gibi soğukluğu vardı. "Hayır " dedi, sesi bir giyotin kadar keskindi. 'Hiçbir yere gidemezsin." "Ama neden? Derslerimi aksatmıyorum, her şeyi planladım!" Zaten dışarıdaki hayata dair bildiğim her şeyi evdeki özel derslerden öğrenmiştim; babam için dışarısı sadece bir pazar yeri, bense o pazarın en kıymetli parçasıydım. Babam arkasına yaslandı, dudaklarında mide bulandırıcı derecede soğuk bir gülümseme belirdi. "Çünkü birkaç gün sonra bu kapıdan Ivan ve Amanda girecek. Onların oğlu Boris ile tanışacaksın. Bu basit bir tanışma değil; bu iki imparatorluğun birleşme senedidir. İster beğen, ister beğenme; o masaya oturacaksın ve o yüzüğü parmağına takacaksın." Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Sinirle yerimden sıçradım, sandalyem gürültüyle geriye kaydı. "Hayır! Ben senin şirketlerindeki bir hisse senedi değilim! Kendi hayatım üzerinde söz hakkım var!" Sesim geniş yemek salonunun yüksek tavanında, atalarımızın portreleri arasında yankılandı. Babam ayağa kalktı, gölgesi üzerime çöktü. "Ben ne dersem o! Bunca sene senin nazını, lüks merakını çektim. Sen parasız bir hiçsin! Benim imzam, benim kredi kartlarım olmadan bu kapının önündeki sokağa bile adım atamazsın. Sen sadece bir piyonsun; gücüme güç katacak bir piyon! Bu evlilik olacak!" Çaresizce anneme baktım. Başını önüne eğmiş, tabağındaki yemeği sanki dünyanın en önemli işiymiş gibi deşiyordu. "Anne? Bir şey söylesene! Beni satmasına izin mi vereceksin?" Annem bakışlarını kaldırdı, gözlerinde derin bir hüzün vardı ama dudakları görünmez zincirlerle kilitliydi. "Baban senin iyiliğini istiyor... Düzenin bozulmaması lazım." İşte bu, kalbime saplanan son darbeydi. 'O yüzüğü takmaktansa ölmeyi tercih ederim! " diye tısladım babamın yüzüne karşı. "Git o zaman " dedi babam, kahkahası kış rüzgarı kadar tekinsizdi. " Ama tek bir kuruş nakit almadan, sadece o limitleri benim elimde olan kartlarla git bakalım kaç saat hayatta kalabileceksin. Sen dışarıyı toz pembe sanıyorsun, ama o sis dağıldığında dizlerinin üstüne çöküp bana yalvaracaksın." Asla yalvarmayacağım! Hızla odama çıktım. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyordu. Kapıyı kilitledim. En değerli takılarımı aldım, parti için hazırladığım elbisemi dikkatle paketleyip çantama koydum; pasaportumu ve birkaç parça kıyafeti içine tıkıştırdım. Sabaha karşı saat dört sularında, dünya zifiri karanlığa bürünmüşken bavullarımı gizlice garajdaki spor arabama taşıdım. Korumaları atlatmam gerekiyordu. Tam vardiya değişim saatinde, bahçe duvarının dibine pembe sis bombalarını fırlattım. Ortalık bir anda şeker pembe bir bulutla kaplanırken gaza bastım. Demir kapı kapanmadan hemen önce, özgürlüğe doğru fırladım. Kaç saattir yoldaydım bilmiyorum. Bu soğuk imparatorluğun pırıltılı ışıkları çok geride kalmış, manzara yerini uçsuz bucaksız çam ormanlarına bırakmıştı. Birden arabam öksürmeye başladı ve metalik bir gıcırtıyla durdu. "Hayır, hayır! Şimdi olmaz! "diye inledim. Kışlık örgü elbisem ve ince montumla karların içine indim. Telefonumu çıkardım; tek bir diş bile çekmiyordu. Burası ıssızlığın tam kalbiydi. Tam o sırada, karanlığın içinden devasa iki ışık belirdi. Yeri sarsan bir gürültüyle devasa bir tır yanımda durdu. İçinden bir adam indiğinde nefesimin kesildiğini hissettim. Uzun boylu, geniş omuzlu, üzerinde yağ lekeleri olan kirli bir kot ceket ve darmadağınık koyu renk saçları vardı. Hani tırcılar göbekli ve yaşlı olurdu? Bu adam kesinlikle onlardan değildi. "Bir sorun mu var? "dedi kaba bir sesle. "Bilmiyorum, aniden durdu, "dedim kendimi toparlamaya çalışarak. Hızla kaputu inceledi, motorun yanındaki dumanlara bakıp alaycı bir nefes verdi. Birden bana doğru dönünce korkuyla geriye çekildim ama topuklu ayakkabım buzda kaydı. Daha önce hiçbir erkeğin elini bile tutmamıştım, kalbim ağzımda atıyordu. Tam düşecekken güçlü bir kol beni belimden yakaladı. O an, daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık bedenime yayıldı. "Teşekkürler," diye mırıldandım. Bana sertçe baktı. "Dikkat et. Zaten boyun kadar topuklu giymişsin, prenses," dedi alaycı bir sesle. Sesi gecenin ayazından daha sertti. " Hız yaparken motoru yakmışsın. Bu hurda artık bir santim bile gitmez. Birini ara da seni alsınlar." "Telefon çekmiyor!" diye çıkıştım. Soğuk, kemiklerime işliyordu. " Nereye gidiyorsan beni de götür. Amerika'ya, New York'a gitmem lazım lütfen." Adam kahkahayı bastı. "Uzaklara mı? Ben nakliye yapıyorum, bebek bakıcılığı değil. O topuklu ayakkabılarınla bu yollarda bir gün bile dayanamazsın." "Lütfen... " dedim, gururumun son kırıntılarını ayaklar altına alarak." Yanımda nakit yok ama sana her şeyi öderim, ne istersen veririm. Sadece beni bu ıssızlıktan kurtar." Beni tepeden tırnağa süzdü. Bakışlarında vahşi bir kurdun açlığı vardı. "Para istemiyorum. Ben de o tarafa gideceğim. Ama kurallarım var: Şikayet yok, prenseslik yok. Yol boyunca yardımcım olacaksın. Var mısın?" "Evet," dedim çaresizce. "Hadi, bavullarımı yükleyelim." "Bavullar mı?" diye sırıttı tırın kabinini işaret ederek. "Ya sadece bir küçük çanta alırsın ya da burada kurtlarla dans edersin. Beş saniyen var. Beş... Dört..." En küçük iki valizimi hırsla yere fırlatıp açtım. Pasaportumu, birkaç kıyafet, parti için elbisemi ve birkaç makyaj malzemesi tıkıştırdım. Ben dizlerimin üzerinde çantamı hazırlarken, adamın bakışlarının üzerimde bir ağırlık gibi asılı kaldığını hissettim. "Bitti mi?" diye gürledi sesi. "Bitti! " dedim nefretle. Tırın devasa kapısına asıldım. Kapı o kadar ağırdı ki bileklerim sızladı. Kışlık örgü elbisem o kadar dardı ki bacaklarımı hareket ettiremiyordum. "Yapamıyorum! Bu bir araba değil, bir kale!" diye bağırdım. Yabancı yukarıdan bana doğru eğildi. "Elbisenin yırtılmasından korkuyorsan burada kal, prenses. Ya o çok sevdiğin kumaş parçası ya da hayatın... Tutun ve kendini yukarı çek!" Dişlerimi birbirine geçirdim. Topuklu ayakkabılarımı ayağımdan çıkarıp tırın içine fırlattım. Buz gibi metale çıplak ayaklarımla bastığımda acıdan dudaklarımı ısırdım. Elbisemi kalçalarıma kadar yukarı sıyırıp tüm gücümle asıldım. Nihayet koltuğa kendimi attığımda nefes nefeseydim. "Hoş geldin cehennemime", dedi adam, motoru bir canavar gibi kükreterek. Göz ucuyla çıplak, kirli ve kızarmış ayaklarıma baktı. Önüne döndü, vitesi sertçe ileri itti. "Kemerini bağla, küçük kız . Bu yollarda prensesleri koruyacak yumuşak yastıklar yok. Sadece buz, asfalt ve benim kurallarım var." Artık bir mirasçı değil, bir kaçaktım. Yanımdaki bu devasa adam ise ya kurtarıcım olacaktı ya da en büyük felaketim.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

AKIL ve TUTKU

read
12.6K
bc

AĞA'NIN GÜNÂHSIZ GELİNİ (+21)

read
204.2K
bc

Pars

read
473.1K
bc

SESSİZ YANGIN

read
1.9K
bc

ÇAKIRBEY

read
46.3K
bc

Ay Işığının Gölgelerinde

read
1.7K
bc

SENİNLE BİR ÖMÜR

read
5.2K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook