Cemal Arslan’ın Tarabya’daki yalısının kapısı ceviz ağacındandı. Tok, ağır, servet kokan bir kapı. Kerem taksiyi valeye teslim ederken elinin titrememesine dikkat etti. Üstünde lacivert takım vardı. Mine almıştı. “Baban eski kafalı. Ceket şart,” demişti sabah.
Mine de siyahtı. Diz hizasında elbise, tek parça inci kolye. Stilettoları çakıl taşlı yolda bile ses çıkarmıyordu. Kapıda Kerem’in elini tuttu. Soğuktu. Sözleşme gereği değil, mecburiyetten.
“Hatırla,” diye fısıldadı. “Ben soru sorulmadıkça konuşma. Baban finans sorarsa biliyorum de. Gerisini ben hallederim.”
Kerem başını salladı. “Emre saldıracak. Hazır ol.”
Kapı açıldı. Hizmetli kadın gülümsedi. “Hoş geldiniz Mine Hanım. Damat Bey.”
Damat Bey. Kerem’in midesine yumruk gibi oturdu kelime.
Salon büyük bir meydan gibiydi. Avize kristal, koltuklar deri, Boğaz camdan içeri doluyordu. Cemal Arslan pencerenin önünde ayakta duruyordu. 65 yaşında, ama dimdikti. Saçları bembeyaz, bakışları keskindi. Yanında Emre ve Pınar vardı. Pınar’ın elinde şampanya kadehi, dudağında yapışık bir gülümseme.
“Baba,” dedi Mine. Sesini yumuşatmıştı. Kerem ilk defa duyuyordu o tonu.
Cemal Arslan döndü. Kızına baktı, sonra Kerem’e. Baştan aşağı süzdü. Terzi işi takımı, nasırlı elleri, dik duruşu. Bir saniye. Sadece bir saniye sürdü.
“Gelmişsiniz,” dedi. Ne hoş geldin vardı, ne merhaba.
Kerem bir adım attı. Elini uzattı. “Cemal Bey. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Cemal Arslan elini sıktı. Güçlüydü. Yaşına rağmen madenci eli gibiydi. “Ben de Kerem Bey. Kızımı mutlu etmen dileğiyle.”
İma açıktı. Mutlu etmezsen görürsün.
Yemeğe geçtiler. Uzun masa, sadece beş kişi. Zeynep Hanım yoktu. “Annem yorgun, evde kaldı,” demişti Kerem. Yalan. Mine istememişti. “Baban sorguya çeker, kalbi kaldırmaz,” demişti. Doğruydu.
Çorba geldi. Sessizlik. Çatal bıçak sesi. Emre ilk bombayı attı.
“Kerem Bey, taksi durakları nasıl? Hareketli mi sezon?”
Pınar kıkırdadı. Peçeteyle ağzını kapattı.
Kerem çorbasından bir kaşık aldı. Yavaş. “Hareketli. Özellikle köprü trafiği. İnsanlar bazen durmak istiyor, biz durdurmuyoruz.”
Mine’nin çatalı tabağa değdi. Hafif. Uyarı.
Cemal Arslan kaşını kaldırdı. “Ne demek bu?”
Kerem, Cemal Arslan’a baktı. “Geçen hafta bir yolcu kurtardım, efendim. Köprüde. Atlayacaktı. Tuttum.”
Masa buz kesti. Emre’nin yüzü düştü. Bu bilgiyi bilmiyordu. Pınar’ın kadehi elinde kaldı.
Mine, Kerem’e baktı. Gözlerinde ‘neden anlattın’ vardı. Kerem omuz silkti. Gizli saklı yoktu.
Cemal Arslan çorbasını bıraktı. “Kimdi?”
“İsim vermem doğru olmaz,” dedi Kerem. “Ama şunu öğrendim. İnsan çaresiz kalınca köprüye çıkar. Bazen bir el uzanır, bazen uzanmaz. Ben uzanan taraftayım.”
Cemal Arslan uzun uzun baktı. Sonra başını salladı. “İyi yapmışsın.”
Emre konuyu değiştirdi. Hemen. “Baba, vasiyet meselesi. Avukat Uğur Bey aradı. Maddeleri netleştirmek lazım. Malum, Mine evlendi. Şirket hissesi…”
“Yemekte iş konuşulmaz,” dedi Cemal Arslan. Sert. “Önce yemek.”
Ana yemek geldi. Antrikot. Kerem bıçağı eline aldı. Alışkın değildi. Evde tavuk kanat yerdi, elle. Burada görgü vardı. Mine fark etti. Ayağıyla Kerem’in ayağına dokundu. Hafif. ‘Yavaş kes’ demekti.
Kerem anladı. Küçük parçalar kesti. Ağzına attı. Yuttu. Tadı yoktu. Boğazından geçmedi.
Pınar dayanamadı. “Kerem Bey, alıştınız mı buralara? Nişantaşı, plazalar… Taksiden sonra zor olmuyor mu?”
Kerem peçeteyi bıraktı. “Pınar Hanım, ben alışmam. Uyum sağlarım. Taksiciyken de insandım, şimdi de insanım. Fark görmüyorum.”
“Fark var,” dedi Emre. “Mesela senin mahallende antrikot kaç para?”
Mine’nin bıçağı tabağa sert indi. “Yeter Emre.”
Cemal Arslan elini kaldırdı. Herkes sustu. “Emre. Misafire böyle davranılmaz. Kerem Bey bu evin damadı. Nokta.”
Emre kızardı. “Baba, ama…”
“Ama yok.” Cemal Arslan, Kerem’e döndü. “Kerem Bey, kızım bana dedi ki finans öğreniyorsun. Doğru mu?”
Kerem’in boğazı düğümlendi. Dün gece Mine üç saat anlatmıştı. Bilanço, gelir tablosu, nakit akışı. Kafası kazan gibiydi.
“Doğru efendim,” dedi. “Mine Hanım öğretiyor. Çabuk öğrenirim. Şoförlükte de güzergahı bir kere gören unutmaz.”
Cemal Arslan hafif gülümsedi. İlk defa. “Peki. Arslan Holding’in geçen çeyrekteki en büyük gider kalemi neydi?”
Mine’nin yüzü kireç gibi oldu. Bunu anlatmamıştı. Lanet. Kerem yutkundu. Sallasa batardı. Dürüst olsa…
“Bilmiyorum efendim,” dedi. Net. “Ama tahmin yürütmek istemem. Yarın Mine’den öğrenir, size rapor veririm.”
Emre atıldı. “Bak baba, cahil işte. Senin şirketini…”
“Emre!” Cemal Arslan’ın sesi şimşek gibiydi. “Bilmiyorum diyen adam, yalan söyleyen adamdan iyidir. Otur.”
Emre oturdu. Yumruklarını sıktı.
Cemal Arslan, Kerem’e baktı. “Aferin. Dürüstlük pahalı. Herkes ödeyemez.”
Yemek bitti. Tatlı faslına geçmediler. Cemal Arslan ayağa kalktı. “Kerem, benimle bahçeye gel. Sigara içeriz. Mine, sen Emre’yle kal. Konuşacaklarınız vardır.”
Mine itiraz edecek oldu. Kerem göz kırptı. ‘Sorun yok’ dedi bakışıyla.
Bahçeye çıktılar. Boğaz serindi. Cemal Arslan cebinden tabaka çıkardı. Uzattı. Kerem almadı. “Kullanmıyorum efendim.”
“İyi.” Cemal Arslan yaktı. Dumanı Boğaz’a üfledi. “Kızımı seviyor musun?”
Direkt. Hazırlıksız. Kerem’in kalbi durdu. Yalan söylese anlaşılırdı. Doğruyu söylese… Doğru neydi?
“Tanımaya çalışıyorum efendim,” dedi. “Sevmek büyük kelime. Ama saygı duyuyorum. Korumak istiyorum.”
Cemal Arslan sigarasından derin bir nefes çekti. “Köprüdeki kız o muydu?”
Kerem’in kanı çekildi. Biliyordu. Nasıl?
“Evet,” dedi. Saklamadı.
Cemal Arslan denize baktı. “Bana rapor geldi. Özel dedektif. Nikah günü. Kızımın intihara meyilli olduğunu, bir taksicinin kurtardığını yazdı. Sonra aynı taksiciyle evlendiğini.”
Durdu. Kerem’e döndü. “Sence neden evlendi seninle?”
Kerem’in cevabı hazırdı. “Şirket için. Vasiyet için. Bir yıl sonra boşanacağız.”
Cemal Arslan güldü. Acı. “Bunu bana değil, kendine söyle. Bir yıl çok uzun Kerem Bey. İnsan bir yılda evine de alışır, koynundaki yılana da.”
Kerem sustu. Yılan kimdi? Kendisi mi, Mine mi?
“Emre’ye dikkat et,” dedi Cemal Arslan. “Oğlum hırslı. Kaybetmeyi sevmez. Kızımı da seni de harcar.”
“Biliyorum.”
“Bildiğini biliyorum.” Cemal Arslan sigarayı söndürdü. “Son bir soru. Kızım ağlarsa, tutar mısın yine?”
Kerem Boğaz’a baktı. Köprü ışıklıydı. O gece gibi.
“Tutarım efendim,” dedi. “Sözleşmede yazmasa da tutarım.”
Cemal Arslan başını salladı. “Git o zaman. Kızıma iyi bak. Gerisi teferruat.”
İçeri girdiler. Emre’nin yüzü sirke satıyordu. Pınar telefonuyla oynuyordu. Mine ayakta, gergin.
“Gidiyoruz,” dedi Kerem. Mine’nin elini tuttu. Bu sefer kendisi. Sözleşme demedi.
Arabaya bindiler. Mine konuşmadı. Kerem de. Köprüyü geçerken Mine camı açtı. Rüzgar saçlarını dağıttı.
“Teşekkür ederim,” dedi sonunda. Sesi rüzgara karıştı. “Babama ‘bilmiyorum’ dediğin için.”
Kerem dikiz aynasından baktı. “Yalan söylemem. Sana da, babana da.”
Mine gözlerini kapattı. “Keşke herkes senin gibi olsa.”
Kerem cevap vermedi. Gaz bastı. Sarı taksi, Boğaz’ın karanlığında ilerledi. Arkalarında yalı, önlerinde bir yıl vardı.
Ve bir yıl, gerçekten çok uzundu.