BÖLÜM 1- 42. KAT
İstanbul, Levent’in kalbinde yükselen Arslan Holding’in cam kulesi, akşam güneşinin son ışıklarını bıçak sırtı gibi yansıtarak şehrin üzerine gölgesini düşürüyordu. 42. kat, Mine Arslan’ın krallığıydı ve bu krallığın mermer zemininde yankılanan topuk sesleri her zamanki gibi ölçülü, her zamanki gibi kendinden emindi.
Siyah Stiletto’larının gri halıya basmamaya özen gösteren adımlarıyla ilerlerken, babasının çocukluğundan beri kulağına küpe ettiği o cümleyi hatırladı: _Prensesler koşmaz kızım, onlar hükmeder._ Kapısı ceviz ağacından yapılmış, üzerinde isimlik taşıma gereği duymayan makam odasına vardığında, içerideki buz gibi havayı hissetti. Klima her zamanki gibi on sekiz dereceye ayarlanmıştı çünkü Cemal Arslan sıcağı sevmez, kararlarını da sıcakkanlılıkla almazdı.
Cemal Bey, koltuğunda Boğaz’a dönük bir şekilde oturuyor, yeni yanmaya başlayan köprü ışıklarının lacivert sulara düşen yansımasını izliyordu. Kızının geldiğini anlamasına rağmen arkasını dönmedi, sadece kalın ve yılların yorgunluğunu taşıyan sesiyle “Gel otur” demekle yetindi.
Mine, babasının karşısındaki deri koltuğa yerleşirken çantasını yanına bıraktı. Milano’dan aldığı Prada çantası bugün nedense bileklerine her zamankinden daha ağır geliyordu. Cemal Bey ağır bir hareketle kızına döndüğünde, yetmişine merdiven dayamış olmasına rağmen bakışlarındaki şahini andıran keskinlikten hiçbir şey kaybetmediği anlaşılıyordu. Kızını tepeden tırnağa, lacivert kalem eteğinden ipek krem gömleğine, kusursuz toplanmış saçlarına kadar süzdü. Tıpkı rahmetli eşi gibi, kusursuz.
Lafı hiç uzatmadan masasının üzerindeki dosyayı Mine’ye doğru itti. Vasiyetname.
Mine’nin midesine o anda bir taş oturmuştu çünkü son üç aydır babasının hastane kontrolleri sıklaşmış, doktorlar kalbi için “artık yormayın” demeye başlamıştı. Dosyaya elini sürmeden, “Baba, daha vakit var. Kontrollerin iyi çıkıyor,” diyerek onu teselli etmeye çalıştıysa da Cemal Bey’in cevabı acı bir gerçeklik taşıyordu.
“Ölümü kandıramazsın kızım,” dedi kuru bir gülüşle. “Geliyor mu, geliyor.”
Odadaki hava, klimanın yaydığı soğukla birlikte daha da ağırlaşmıştı. Cemal Bey, parmaklarıyla masaya vurarak konuşmaya devam etti. “Arslan Holding… Dedenden bana, benden de sana kalacaktı. Tek yasal varisim sensin, bunu biliyorsun.”
Mine tam teşekkür etmek için başını öne eğmişti ki babası elini kaldırarak onu durdurdu. “Fakat bir şartım var.”
_Şart_ kelimesi, 42. katın cam duvarlarında yankılandı ve Mine’nin tırnaklarının deri koltuğun kolçağını istemsizce sıkmasına neden oldu.
Cemal Bey, her hecenin altını çizer gibi konuşuyordu. “Bu şirket, bu kule, bu soyadı… Sadece evlenen çocuğuma kalacak. Hisselerin yüzde elli biri, kim önce nikah masasına oturursa onun olacak.”
Mine’nin aklına hemen abisi Emre geldi. İki yaş büyük abisi, şirketin finans departmanının başındaki adam ve çocukluğundan beri babalarının takdirini kazanmak için yarıştığı en büyük rakibi.
“Bu adil değil,” dedi Mine, yıllardır yönetim kurulu toplantılarında öğrendiği o donuk ifadeyle. Sesi titrememişti.
“Hayatın kendisi adil değil kızım ve bunu en iyi sen bilmelisin,” diye yanıtladı babası ayağa kalkarak. Cüssesiyle odayı dolduruyordu. “Bana bir varis, bu şirkete de bir devamlılık lazım. Arslan soyadı benimle birlikte toprağa girmeyecek. Anladın mı?”
Anlamıştı. Bu bir pazarlık payı olan teklif değil, yerine getirilmesi gereken bir emirdi.
“Bir yıl süren var,” diye ekledi Cemal Bey, son noktayı koyarken. “Bir yıl içinde evlenmeyen taraf her şeyini kaybedecek. Hisseler, şirket, her şey vakfa bağışlanacak. Ne sen, ne de Emre bir kuruş alamayacaksınız.”
Bir yıl. Üç yüz altmış beş gün. Hayatını tamamen değiştirmesi için ona verilen süre buydu.
Mine de ayağa kalktı. Bir seksen üçlük boyuyla babasıyla göz hizasına geldi ve sadece “Peki,” dedi. Başka tek bir kelime etmeden çantasını aldı ve arkasına bakmadan kapıya yöneldi. Tam çıkacakken babasının sesi onu durdurdu. “Mine, Berk iyi çocuk. Ailesini de tanıyoruz…”
Fakat Mine durmadı ve kapıyı ardından sertçe çekerek koridora adım attı. Asansöre bindi, 42. kattan zemine inerken midesine oturan o taş da onunla birlikte aşağı iniyordu sanki.
Plazadan dışarı adımını attığında saat sekiz on beşi gösteriyordu ve İstanbul’un nemli havası yüzüne çarptı. Berk’le randevusu vardı, Nişantaşı’ndaki o meşhur İtalyan restoranında. Beş yıldır birlikte olduğu, üç yıldır aynı evi paylaştığı adam. Belki de babasının bu şartı bir işaretti. Belki de kader, yollarını evliliğe doğru keskin bir virajla yönlendiriyordu.
Telefonunu çantasından çıkarıp Berk’i aramaya niyetlendiği sırada ekranında bir bildirim belirdi. _En yakın arkadaşın Selin bir fotoğraf paylaştı._ Merakına yenik düşerek bildirime dokundu.
Ve o an, dünyası başına yıkıldı.
Fotoğrafta Selin ve Berk vardı. Nişantaşı’ndaki o İtalyan restoranında, az önce kendisinin gitmeyi planladığı masada oturuyorlardı. Berk’in elinde bir şarap kadehi, Selin’in dudaklarında ise Berk’in dudakları… Fotoğraf on dakika önce paylaşılmış, konum açıkça belirtilmiş ve altına _Bazı tesadüfler kaderdir_ yazılmıştı.
Mine’nin parmaklarının arasından kayan telefon kaldırıma düştü ve ekranı çatırdayarak kırıldı. Fakat o, kırılan telefonun sesini duymadı bile çünkü kulaklarında sadece kanının beynine hücum eden uğultusu vardı. Beş yıllık emek, üç yıllık birliktelik ve en güvendiği arkadaşı… Hepsi tek bir fotoğrafta yok olmuştu.
Gözleri yanmaya başlamıştı ama ağlamayacaktı. Çünkü prensesler ağlamaz, onlar hükmederdi. Babasının sözü kulaklarında çınladı. Topuklularının kaldırımda çıkardığı sinirli takırtılar eşliğinde, nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı. Nişantaşı’nın ışıltılı vitrinlerini öfkeyle geçti, Maçka Parkı’nın loş ve ıssız yollarından Beşiktaş’a doğru indi. Tam o sırada yağmur da başlamıştı. Önce ince ince çiseleyen damlalar, o sahile vardığında bardaktan boşalırcasına bir sağanağa dönüşmüştü.
Lacivert kalem eteği dizlerine yapışmış, ipek gömleği teninde sırılsıklam olmuştu. Özenle topladığı saçları çözülmüş, ıslak siyah tutamlar yüzüne yapışıyordu. Suya dayanıklı rimeli sayesinde makyajı akmamıştı, hâlâ kusursuzdu. Babası onu hep böyle isterdi: _Her koşulda kusursuz._
Saat on buçuğa geldiğinde Beşiktaş sahilindeydi ve iliklerine kadar ıslanmıştı. Titriyordu ama bunun soğuktan mı yoksa içini kaplayan öfkeden mi olduğunu ayırt edemiyordu. Çantasını açtığında cüzdanının ve içindeki kartların sırılsıklam olduğunu gördü. Telefonu ise çoktan kırık bir halde Nişantaşı’nın bir kaldırımında kalmıştı.
Tam o sırada önünde sarı bir taksi yavaşladı. Mine, düşünmeden elini kaldırdı. Taksi önünde durduğunda, buğulanmış ön camın arkasında çalışan sileceklerin tembel ritmini duydu. Arka kapıyı açıp kendini içeri attığı anda yüzüne çarpan kalorifer sıcaklığıyla irkildi. İçeride tuhaf bir koku hakimdi; sigara değil, limon kolonyası ve hafifçe motor yağı karışımı bir koku.
Nefes nefese “Şişli” dedi, sesi boğuk ve yabancı çıkıyordu.
Şoför, dikiz aynasından ona doğru baktı. İşte o an, Mine’nin hayatında bir dönüm noktası olacak o ilk bakışma gerçekleşti. Adam otuzlu yaşlarının başında gösteriyordu. Kirli sakalları, çatık kaşları ve yorgunluktan bitap düşmüş gibi duran, gecenin kendisi kadar siyah gözleri vardı. Üzerindeki lacivert sweatshirt’ün kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı ve bileğinde ucuz ama sağlam duran deri bir bileklik takılıydı.
Adam tek kelime etmeden önüne döndü ve arabayı çalıştırıp yola koyuldu. Yağmurun cama vuruşu ve sileceklerin _tak-tak_ sesleri, taksinin içindeki tek sesti. Bir süre sonra şoför, torpido gözünü açarak tertemiz, beyaz bir havlu uzattı. Üzerinde _Yıldız Taksi_ yazıyordu. Mine gururundan dolayı havluyu almayınca, adam ısrar etmeden onu koltuğun üzerine bırakıp geri çekildi.
Beşiktaş’tan Barbaros Bulvarı’na çıkmışlardı. Gece yarısına yaklaşıyordu ve trafik yoktu. Mine’nin ne gidecek bir yeri ne de arayacak bir telefonu vardı. Şişli’deki eve mi gidecekti? Berk’in eşyalarının olduğu o eve asla.
Boğaz Köprüsü’ne girdiklerinde, Mine’nin dudaklarından dökülen ilk cümle “Durur musun?” oldu.
Şoför, dikiz aynasından ona anlamsız bir ifadeyle baktı.
“Köprüde dur. Lütfen,” diye yineledi Mine, bu sefer sesinde yalvaran bir tını vardı.
Adam hiç itiraz etmeden sinyal verip emniyet şeridine yanaştı ve dörtlülerini yaktı. Yağmur, köprünün metal aksamını dövüyor, aşağıdaki sular ise korkutucu bir siyahlıkla akıyordu. Mine elini kapı koluna attığı anda, şoför ani bir hareketle merkezi kilit düğmesine bastı. _Çıt_ sesiyle birlikte bütün kapılar kilitlendi.
Mine donakalmış bir halde şoföre döndü. Adam, dikiz aynasından gözlerini bir an bile ayırmadan, paslı ve az kullanılmış gibi duran kalın sesiyle ilk kez konuştu. “Atlayacak mısın?”
Mine cevap veremedi.
“Atlayacaksan,” diye devam etti adam, sesinde hiçbir acıma ya da endişe kırıntısı olmadan. “Önce taksi parasını ver. Anam hasta, borcum çok.”
Mine’nin dudakları şaşkınlıktan aralandı. Bu adam ona acımıyordu, onu kurtarmaya çalışmıyordu. Sadece alacağını istiyordu ve bu durum, tuhaf bir şekilde Mine’yi rahatlatmıştı.
“Borcun ne kadar?” diye sordu Mine, artık sesi titremiyordu.
Adam omuz silkti. “Saymadım. Çok.”
“Saysan?”
“Yedi yüz bin. Tefeci faiziyle bir milyonu geçer herhalde.”
Bir milyon. Mine için babasının bir saatte kazandığı para. Fakat bu yorgun gözlü adam için tüm bir hayat demekti.
Mine, koltuğun üzerindeki havluyu alıp ıslak saçlarını kurulamaya başladı. Makyajı hâlâ kusursuzdu. Hâlâ bir prensesti. Sonra çantasını açtı ve ıslak cüzdanından siyah, limitsiz kredi kartını çıkarıp adama uzattı.
Adam kartı almadı. Dikiz aynasından ona bakıp “Ne bu?” diye sordu.
“Kurtuluşun,” dedi Mine, tam o sırada babasının verdiği bir yıllık süreyi, Berk’in ihanetini ve Selin’in zafer dolu kahkahasını hatırlayarak. Önündeki adama baktı. Yorgun, mağrur, borç batağında ama satılık durmayan bir adama.
Derin bir nefes aldı ve yağmur altında ışıl ışıl parlayan İstanbul’a baktı. Ardından, hayatını sonsuza dek değiştirecek o cümleyi söyledi:
“Benimle evlenir misin?”
Taksinin içi bir anda bıçak gibi kesilen bir sessizliğe gömüldü. Sadece sileceklerin camda çıkardığı _tak-tak_ sesi duyuluyordu. Şoförün direksiyonu tutan parmak eklemleri bembeyaz olana kadar sıkılmıştı. Dikiz aynasından Mine’ye uzun, çok uzun bir süre baktı.
Dışarıda yağmur, gece ve köprü. İçeride ise emniyet şeridinde, dörtlüleri yanık halde duran sarı bir taksi ve birbirinin hayatına hiç beklenmedik bir anda giren iki yabancı vardı.