Sabahın henüz altısıydı. Sokaktaki çöp kamyonunun o rahatsız edici gürültüsü bile henüz şehri uyandırmamışken, benim evimin dış kapısı sanki arkasından alacaklılar koşturuyormuş gibi, tüm mahalleyi ayağa kaldıracak bir hiddetle çalınmaya başladı.
Gözlerimi aralamaya çalışırken bilincim henüz tam olarak yerine gelmemişti. Yataktan doğruluşum, kırk yıllık romatizmalı bir yaşlının hamlelerini aratmıyordu. Salondan geçip koridora ulaştığımda aynadaki aksimle göz göze geldim. Karşımdaki manzara; kardeşini karanlık adamlardan kurtarmak için hayatını tehlikeye atan karizmatik bir başrol kadınından ziyade, yüksek voltajlı elektriğe maruz kalmış bir çim adama benziyordu. Saçlarım her bir tarafa bağımsızlığını ilan etmiş, gözlerimin altındaki morluklar "Biz buradayız!" diye bağırıyordu. Üzerimdeki solmuş, ayıcıklı piyanomla kapıya doğru ilerlerken kendi kendime mırıldandım.
Kapıyı açtığım an, karşımda duran adamın varlığı bir an için rüyada olup olmadığımı sorgulamama neden oldu.
Jilet gibi ütülenmiş, tek bir kırışığı bile bulunmayan lacivert bir takım elbise... Göğüs cebinden sarkan, muhtemelen köstekli bir saate bağlı gümüş zincir... Burnunun tam ucunda duran, zincirli oval gözlükler ve elinde kronometreyle bekleyen ellili yaşlarında bir adam. Adam öyle bir diklikle duruyordu ki, omurgasının yerine çelik bir cetvel monte edildiğine yemin edebilirdim.
"Maya Yıldızhan?" dedi, sesi bir operadaki bas koro sanatçısının yankısına benziyordu.
"Evet?" dedim esneyerek. Bir elimle kapı pervazına tutunurken diğer elimle gözlerimi ovuşturdum. "Siz kargoları bu saatte mi dağıtmaya başladınız artık? Ben internetten bir şey sipariş etmemiştim ama..."
Adam, tıp fakültelerinde kadavra inceleyen anatomist soğukkanlılığıyla beni baştan aşağı iki kez süzdü. Bakışları ayıcıklı piyanomun üzerinde bir saniye fazladan durduğunda, istemsizce kollarımı bağlayıp kendimi gizlemeye çalıştım.
"Ben Madam Binnaz'ın baş asistanı, Uluslararası Protokol, Adab-ı Muaşeret ve Zarafet Uzmanı Bedri." dedi. Cümlesini bitirir bitirmez beni hafifçe kenara iterek içeri bir fırtına gibi daldı. "Ve Tanrım... Tarafıma iletilen dosyandaki durumun bu kadar vahim ve acınası olduğunu söyleselerdi, sabahın bu kör saatinde bu adrese adımımı dahi atmazdım!"
"Afedersiniz?" dedim kapıyı kapatıp peşinden salona doğru ilerlerken. "Pardon da, evime pat diye girip bana laf çarpıtma yetkisini size kim verdi?"
Bedri Bey salonda durdu, arkasını dönüp işaret parmağını bir doğrultma çubuğu gibi bana doğru salladı. "O duruş ne öyle? Tanrı aşkına! Omurganı doğumda hastanede mi unuttun kızım sen? Timsah gibi bükülmüşsün! Yekta Gençaslan’ın karşısına bu kamburla, bu sünepe yürüyüşle çıkarsan adam seni bir kadın olarak değil, sırtında yük taşımaya yarayan bir çanta olarak görür!"
Gözlerimi tavana kadar devirdim. "Bedri Bey miydi neydi... Benim duruşum gayet iyi. Sadece saat sabahın altısı ve ben henüz biyolojik olarak insan formuma kavuşamadım. Kahve bile içmedim ben daha!"
"Bahane istemiyorum!" diye bağırdı Bedri Bey, elindeki kronometrenin düğmesine basarak. "Bir saatin var. Tam altmış dakikan! Git o yüzünü yıka, şu iğrenç üstünü değiştir, bana düzgün bir kıyafetle gel. Bugün Yekta Gençaslan’ın hayalindeki, rüyalarını süsleyecek o kusursuz kadını sıfırdan inşa edeceğiz. Ama görüyorum ki elimizdeki malzeme bildiğin ham hamur! Hatta hamur bile değil, maya tutmamış bir çamur!"
"Maya tutmamış derken? İsmimle kelime oyunu mu yapıyorsunuz şu an?"
"Süre başladı, Maya! Elli dokuz dakika elli iki saniye!"
İki saat sonra... Kendimi salondaki konsol aynasının önünde, başımın üzerinde tam üç adet kalın hukuk ve iktisat klasörüyle, iki büklüm bir halde buldum.
Bedri Bey, elinde tuttuğu uzun ve ince bir ahşap sopa -ki bu sopayı nereden bulduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu- ve kronometresiyle başımda bir gardiyan gibi dikiliyordu.
"Yürü!" dedi komut vererek. "Omuzlar geride, göğüs ilerde, çene yere tam doksan derece paralellikte! Bir düknes gibi yürü Maya! Pazar poşetleriyle evin yolunu tutmuş, son taksiti nasıl ödeyeceğini düşünen çaresiz ev hanımı gibi değil!"
"Bedri Bey," dedim kafamdaki Dünya Ticaret Hukuku Cilt 2 kitabını düşürmemek için boynumu milim kıpırdatmadan. "Yekta Bey kafamda üç ciltlik anayasa ve iktisat kitaplarıyla yürüdüğümü görse benden etkilenmez. Doğrudan şirketine değil, sirk kadrosuna girmem için ajansını arar."
"Soru sorma, sadece yürü! Yekta Gençaslan, kadınların topuklu ayakkabıyla çıkardığı o ucuz, ritimsiz tıkırtılardan nefret eder. Bir kedi gibi sessiz, bir leopar gibi asil ve tehlikeli adımlar atılacak! Topuk topuğa basmayacak, dikey süzülüş sağlanacak!"
"Süzülüş mü? Bende süzülecek yağ bile kalmadı çaresizlikten!"
Tam o sırada, Bedri Bey’in bana zorla giydirdiği on iki santimlik stilettoların azizliğine uğradım. Sol bileğim içe doğru burkuldu. Dengemi kaybetmemle birlikte kafamdaki üç kalın ciltlik devasa dosya, yerçekiminin dayanılmaz hafifliğiyle havalandı. Ve ne yazık ki, yerçekimi onları tam da Bedri Bey’in parıldayan kel kafasına doğru yönlendirdi.
GÜM!
"Aahh!" Bedri Bey’in gözlükleri burnundan düşüp halıya fırlarken çıkardığı o tiz, operatik çığlık, muhtemelen binanın alt katında oturan teyzenin avizesini yerinden oynatmıştı.
"Cinayet!" diye bağırdı Bedri Bey iki eliyle kelini tutup yere çökerken. "Bana suikast düzenlendi! Bu bir komplodur!"
"Çok özür dilerim! Valla bilerek olmadı!" diyerek panikle yanına koşmaya çalıştım. Ama ayağımdaki o lanet topuklularla ikinci adımı atamadan dengemi tamamen kaybettim. Bir çuval patates misali doğrudan Bedri Bey’in üzerine kapaklandım.
İki dakika boyunca salondaki el dokuması halının üzerinde, Bedri Bey’in peruk takıp takmadığını panikle kontrol etmeye çalışan ben ve "Gitti zarafetim! Bitti kırk yıllık itibarım! Mahvoldu omurgam!" diye feryat eden bir protokol uzmanı olarak pespaye bir şekilde debelendik.
Öğleden sonraki dersimiz ise tam anlamıyla bir felaket senaryosuydu: Burjuvazi Sofralarında Yemek Yeme Sanatı.
Bedri Bey, mutfaktan getirdiği masanın üzerine önüme en az yirmi çeşit çatal, bıçak, kaşık ve ne idüğü belirsiz metal gereçler dizmişti. Bazıları o kadar sivri ve garipti ki, yemek yemekten ziyade kulak burun boğaz ameliyatlarında kullanılan medikal neşterlere benziyorlardı.
"Şimdi," dedi Bedri Bey, ceketinin önünü ilikleyip profesyonel bir garson edasıyla başımda dikilerek. "Salyangoz servis edildiğinde hangi çatalı kullanırsın?"
Gözlerimi masadaki metal tarlasında gezdirdim. İçimden yükselen o isyan duygusuna engel olamayarak kafamı kaldırdım. "Salyangoz mu? Bedri Bey, ben Yekta’ya 'Gel seni bizim mahalledeki dürümcüye götüreyim, bir adana söyleyelim' desem olmaz mı? Hem adana dürüm yerken insan yalan söylemeye fırsat bulamaz, ağzı dolu olur, iletişim kolaylaşır. Çift lavaş çekeriz, mis gibi."
Bedri Bey derin, çok derin bir nefes aldı. Sakinleşmek ister gibi gözlerini kapattı ve işaret ile orta parmağıyla şakaklarını ovdu.
"Maya..." dedi, sesi adeta bir heykeltıraşın sabrını barındırıyordu. "Yekta Gençaslan bir burjuvazi prensidir. Dürüm dediğin şeyi hayatında sadece televizyondaki dökümantasyon belgesellerinde görmüştür."
"Hiç sanmıyorum," diye mırıldandım. "O adamın fotoğrafındaki yüz ifadesine bakılırsa, gece yarısı gizli gizli garajdan çıkıp şırdancıya gidecek bir tipi var. Tam bir 'gizli saklı sakatat sever' bakışı o."
"Konudan sapma! Salyangoz dedim! Cevap ver!"
"İyi be!" diyerek masadaki en küçük, çatalımsı şeyi gösterdim. "Şu en küçük olanı alırım."
"O istiridye çatalı gerzek şey!" diye bağırdı Bedri Bey, elindeki ahşap sopayla masaya vurarak. "Salyangoz için iki tırnaklı olan bunu kullanacaksın! Ve Tanrı aşkına, çorbayı höpürdeterek içme! Yekta Bey sesten, düzensizlikten, kontrolsüz hareketlerden ve kuralsızlıktan nefret eder!"
"Adam robot galiba?" dedim elime aldığım bıçağı tabağa hafifçe ritmik bir şekilde vurarak. "Dokunulmaktan hoşlanmaz, sesten hoşlanmaz, gösterişten hoşlanmaz, insani şeylerden hoşlanmaz... Peki bu adam neyden hoşlanır Bedri Bey? Sadece oksijen alıp vermekten mi?"
Bedri Bey masaya doğru hafifçe eğildi. Yüzündeki o tiyatral ifade bir anda kayboldu, sesi ciddileşti: "O adam sadece tek bir şeyden hoşlanır Maya... Gerçeklikten. Herkes onun karşısında yapmacık bir şekilde eğilip bükülürken, o kendi gibi duran, rol yapmayan insanları arar."
Bir an duraksadım. Masadaki o küçücük, komik salyangoz çatalına baktım. Yekta Gençaslan’ın buz mavisi gözleri ve soğuk duruşu geldi aklıma.
"Yani..." dedim bıyık altından hafifçe gülerek. "Bütün bu protokol saçmalıklarını, stiletto ile yürüme eziyetlerini bana boşuna mı yaptırıyorsunuz?"
Bedri Bey burnunun ucundaki gözlükleri başparmağıyla yukarı itti, hafifçe gülümsedi. "Hayır. Bunları Yekta için değil, o davetteki diğer yılanlara ve elit akbabalara yem olmaman için öğretiyorum. Şimdi o çatalı düzgün tut, yoksa akşama kadar sana istiridye soyma dersi veririm!"
Gün biterken, havanın kararmasıyla birlikte kapının önünde durmuş, günün getirdiği fiziksel hasarları ve incinmiş gururumu toparlamaya çalışıyordum. Bütün vücudum, özellikle de ayak bileklerim ve omurgam sızım sızım sızlıyordu.
Bedri Bey elindeki siyah kaplı dosyayı yavaşça kapattı, eldivenlerini düzeltip bana baktı.
"Yarın görgü kuralları ve sözel iletişim dersimiz var."
Derin bir rahatlama hissiyle gülümsedim. "Oh, sonunda kolay bir şey."
Bedri Bey soğukkanlılıkla dosyanın ilk sayfasını yeniden açtı. "İlk ders." dedi doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Sessiz kalmayı öğreneceğiz."
Gülümsemem daha da genişledi. "Kolay."
Bedri Bey kolundaki gümüş zincirli saate baktı. "Şimdi başla."
Salona ağır bir sessizlik çöktü.
Beş saniye...
On saniye...
Zaman akmıyor, adeta uzuyordu. İçimde bir şeylerin patlamak üzere olduğunu hissettim, çenemi tutmak imkânsız bir hal aldı.
"Ama ben bir şey soracağım..."
Bedri Bey gözlerini yavaşça kapattı, gökyüzüne bakarak sabır diler gibi derin bir nefes aldı.
"Sınıfta kaldın."