Asaf, bir an sustu. Özgür ismi dudaklarında yankılandığında, zihninde farklı bir imge canlandı. Aslında onu tanıyordu. Ailesinin zenginliğini, geçmişte uğradıkları saldırıyı, ardından Özgür’ün nasıl Bordo bereli olduğunu hatırlıyordu. Gözlerinde ince bir parıltı belirdi.
— “Onunla ilgileneceğim. İnsanları en zayıf noktalarından vurmayı bilirim. Özgür’ün kalbine giden yol, nişanlısı Sıla’dan geçiyor. Zeki bir kadın… Ama zeki kadınlar bile doğru hamleyle manipüle edilebilir.”
Alex’in gözleri parladı.
— “Kadınlar… Doğru ellerde, en etkili silah. Bu işte Diana’yı devreye sokabilirim. O, insan aklıyla oynamayı iyi bilir. Birkaç damla zehirli söz, bir dokunuş… Koca dağları yıkabilir.”
İkisi de sustu. Odanın içindeki sessizlikte, Boğaz’dan yükselen sisin uğultusu duyuluyordu. Ve o sisin içinde, Türkiye’nin geleceğini değiştirecek planlar olgunlaşıyordu.
Şehrin diğer ucunda, karanlık bir karargâhta, Özgür ve timi masanın etrafına toplanmıştı. O geceki operasyonun ardından herkesin üzerinde bir yorgunluk vardı, ama gözlerdeki öfke, uykusuzluğun tüm izlerini siliyordu.
Selim ellerini masaya vurdu.
— “Ulan resmen şehrin göbeğinde tuzağa düşürdüler! Adamların cesareti varmış. Asıl mesele… Bu kadar büyük bir patlayıcıyı şehre kim sokar? Kim göz yumar?”
İlhan, bilgisayarın başına geçmişti. Sokaktaki kameraları, otel kayıtlarını, tüm verileri tarıyordu. Gözleri ekranda hızlıca gezinirken fısıldadı:
— “Böylesine geniş bir sevkiyat, sıradan bir örgütün işi olamaz. Arkalarında ciddi bir güç var. Benim tahminim, içeriden destekli.”
Yusuf, bir dosya açtı. İçinde patlayıcıların seri numaraları vardı. Yorgun ama titiz bir sesle konuştu:
— “Bu malzeme, sıradan kaçak silah pazarından değil. Seri numaraları silinmiş, ama bazı parçalar hâlâ iz bırakıyor. Görünüşe göre uluslararası bir ağ işin içinde.”
Özgür, hepsini dikkatle dinledi. Sonra gözlerini karartarak konuştu:
— “Benim hissettiğim şu: Bu işin arkasında sadece bir terör örgütü yok. Daha büyük, daha organize bir akıl var. Ve biz bu aklı ortaya çıkarmadan bu şehir huzur bulamayacak.”
Masadakiler sessizleşti. Çünkü hepsi, Özgür’ün haklı olduğunu hissediyordu.
Sıla, ertesi gün üniversitedeki laboratuvarında çalışıyordu. Kimyasalların, deney tüplerinin arasında ince ince yazılar alıyordu. Yorgun görünse de yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı; çünkü Özgür’ün evlilik teklifinden sonra içi umutla dolmuştu. Fakat kalbinin derinlerinde, bir gölge dolaşıyordu. O gece yaşanan çatışmadan haberdardı. Ve Özgür’ün hayatının her an tehlike altında olduğunu bilmek, yüreğine ağır bir yük gibi çökmüştü.
Kapı açıldığında içeri giren Merve oldu. Elinde kitaplar, gözlerinde hayranlıkla hocasına baktı.
— “Hocam, sabaha kadar çalışmışsınız belli ki. Ama yine de ışığınız hiç sönmüyor.”
Sıla hafifçe gülümsedi.
— “Hayat kısa Merve. Bir şeyleri başarmak için gece gündüz çalışmak zorundayız.”
Ama Merve, hocasının gözlerindeki gölgeyi fark etmişti. Konuyu açmadı, ama kalbinin bir köşesinde, Sıla’nın sırlarını öğrenme arzusu büyüyordu.
Aynı saatlerde, şehrin bir başka köşesinde Gamze, siyah bir otomobilin arka koltuğunda oturuyordu. Yanında Aslı vardı.
Gamze derin bir sesle konuştu:
— “Alex, yeni planı devreye sokmak istiyor. Ama ben daha büyük bir adım atmanın zamanı geldiğini düşünüyorum. Asaf’a güveniyorum, ama onun hırsı bazen kör edici.”
Aslı, patroniçesinin yüzüne baktı.
— “Sizin için kimseye güvenmek gerekmez. Siz zaten tek başınıza yeterince güçlüsünüz. Alex ve Asaf size ihtiyaç duyuyor, siz onlara değil.”
Gamze sustu. İçinde bir çatışma kıvılcımı vardı. Çünkü bir yandan Alex’in zekâsına, Asaf’ın ağına güveniyor; diğer yandan kendi kaderinin iplerini başkalarının eline vermekten nefret ediyordu.
Gece yarısı tim, yeni bir istihbarat aldı. Bir depoda şüpheli hareketlilik vardı. Özgür, emir verdi:
— “Herkes hazır olsun. Belki de ipucunu burada bulacağız.”
Depoya girdiklerinde onları yine bir tuzak bekliyordu. Yer yer yanıp sönen ışıklar, duvarlara kazınmış semboller, boş sandıklar… Ve tam ortada bir ekran.
Ekranda Alex’in yüzü belirdi. Soğuk, alaycı bir gülümsemeyle konuştu:
— “Hoş geldiniz kahramanlar. Size söylemiştim, bu sadece başlangıç. Bir sonraki adımda, sadece şehri değil, kalplerinizi de yakacağım. Bakalım, en sevdiğiniz şeyleri koruyabilecek misiniz?”
Ekran karardı. Depo bomboştu. Ama o an, timin içinde buz gibi bir sessizlik yayıldı. Çünkü hepimiz biliyorduk: Bu sadece bir tehdit değil, çoktan başlamış bir oyunun ilk perdesiydi.
Özgür, yumruğunu sıktı.
— “Alex… Nerede olursan ol, seni bulacağım. Ve bu topraklarda nefes alacak son günün olacak.”
Ama kalbinin bir köşesinde, Alex’in sözleri yankılanıyordu: “Kalplerinizi de yakacağım…”
Ve Özgür, Sıla’nın yüzünü düşündü.
İstanbul’un gecesi, şehrin göğsüne inci taneleri gibi serpilmiş binlerce ışıkla parlıyordu. Boğaz’ın üzerinde süzülen teknelerin ışıkları, karanlık suyun üstünde yıldızların yansımasını andırıyordu. O gece, şehrin en ihtişamlı otellerinden birinde büyük bir yardım gecesi düzenleniyordu. Ev sahipliğini, ülkenin en zengin ve en “hayırsever” isimlerinden biri olan Asaf yapıyordu.
Salon kristal avizelerle donatılmış, altın yaldızlı süslemelerle göz kamaştırıyordu. İçeride iş dünyasının, siyasetin ve sanatın önde gelen yüzleri toplanmıştı. Kimi kahkahalar atıyor, kimi kadehini kaldırıyordu. Basın kameraları dışarıda bekliyor, sabah gazetelerinin manşetleri için kareler yakalıyordu.
Ama kimse bilmiyordu ki bu gecenin perde arkasında fırtına kopacaktı.
Asaf, siyah smokiniyle sahneye çıktı. Kalabalık onu ayakta alkışladı. Sahnedeki duruşu, sesi, tebessümü öylesine güven vericiydi ki herkes karşısında gerçek bir vatansever, gerçek bir hayırsever görüyordu.
— “Değerli dostlarım,” diye söze başladı. “Bizler, bu ülkenin geleceğini birlikte inşa ediyoruz. Çocuklarımız için daha iyi bir yarın kurmak adına, omuz omuza veriyoruz. Burada toplanan her bağış, geleceğe bırakacağımız en değerli miras olacak.”
Salondan alkış koptu. İnsanlar gözyaşlarını siliyor, cömertliklerini göstermek için yarışıyordu.
Fakat Özgür, kalabalığın arasından onu izlerken içindeki sıkıntıyı bastıramıyordu. Asaf’ın sözleri ne kadar samimi görünürse görünsün, gözlerinin derinliklerinde gizlenen bir şey vardı. Bir asker, bir lider olarak o gözleri okumuştu. Ve orada ne şefkat ne de sevgi vardı; yalnızca hırs ve kontrol arzusu.
Tim, salona gizlice yerleştirilmişti. Selim balkon kısmında, İlhan arka kapıya yakın, Yusuf ise teknik ekipmanlarla sahnenin yakınında sivil görünümdeydi. Hepsi birbirine gizli işaretlerle bağlanıyordu.
Selim kulaklığından fısıldadı:
— “Komutanım, kalabalık fazla. Bu kadar insan arasında olası bir saldırıyı fark etmek zor olacak.”
Özgür’ün sesi sakindi:
— “Gözlerinizi dört açın. Bu gece Alex boş durmaz. Asaf sahnede olduğuna göre, gösteri sadece burada değil. Her an, her şey olabilir.”
Ve gerçekten de, gecenin ihtişamı içinde görünmeyen bir el hareket ediyordu. Otelin birkaç sokak ötesinde, siyah bir minibüsün içinde Alex oturuyordu. Yanında Diana vardı. Kadın, siyah elbisesiyle gölgeler gibi karanlığa karışmıştı. Dudaklarında soğuk bir gülümseme vardı.
Alex saate baktı.
— “Dakikalar işliyor. Bu gece kan dökülecek. Ama asıl mesele, kan değil. Kargaşa. Panik. Güvensizlik.”
Diana, elindeki küçük bir cihazı okşadı. Bu, otelin elektrik sistemine bağlı bir karartma düzeniydi.
— “Işıklar söndüğünde herkesin gözünde korku parlayacak. Kaos başladığında, senin askerlerin de kime ateş edeceğini şaşıracak.”
Alex başını salladı.
— “Ve biz o sırada istediğimizi alacağız.”