Kaosun Perdesi

1015 Words
Saat tam on birde, Asaf sahneden indiğinde salonu bir uğultu kapladı. İnsanlar masalarına dönmüş, yemekler servis edilmeye başlamıştı. Kemanların melodisi havayı dolduruyordu. Her şey kusursuz görünüyordu. Sonra… bir anlığına tüm ışıklar söndü. Salon karanlığa gömüldü. İnsanlar önce şaşkınlıkla fısıldaştı, ardından çığlıklar yükselmeye başladı. Tabaklar yere düştü, bardaklar devrildi. Birkaç saniye sonra silah sesleri karanlığı yırttı. Panik bir sel gibi yayıldı. İnsanlar kapılara koştu, birbirini ezdi. Kadınların çığlıkları, erkeklerin bağırışları salonu doldurdu. Özgür anında harekete geçti. — “Tim! Siper alın! Sivilleri koruyun!” Selim, balkon korkuluğundan ateş açan bir gölgeyi gördü. Tek kurşunla gölgeyi yere indirdi. — “Birini aldım! Daha fazlası var!” İlhan, arka kapıdan içeri sızmaya çalışan iki adamı gördü. Çevik bir hamleyle yere yuvarlandı, seri atışlarla ikisini de etkisiz hale getirdi. — “Komutanım, arka kapıdan giriyorlar!” Yusuf, panikle koşuşturan kalabalığı yatıştırmaya çalışıyordu. Bir yandan da gizlice kurulan patlayıcı düzenekleri fark etti. — “Burası sadece suikast değil, bomba tuzağı! Dikkat edin!” Özgür kalabalığı yönlendiriyor, sivilleri güvenli alanlara çekmeye çalışıyordu. Ama kalabalık korkunun esiri olmuştu. İnsanlar çığlık çığlığa koşuyor, birbirini eziyordu. O sırada, Asaf sahnenin kenarında görünüyordu. Korumaları onu çember içine almış, güvenli çıkışa yönlendiriyordu. Ama yüzünde bir panik yoktu. Tam tersine, gözlerinde ince bir memnuniyet vardı. Özgür bu bakışı gördü. İçinde bir şimşek çaktı: “Bu bir tiyatro.” Karanlığın içinde Alex’in sesi kulaklıklardan yankılandı. Onun soğuk kahkahası, saldırganların kulaklık sistemine sızmıştı. — “İyi misiniz kahramanlar? Halkınız çığlık çığlığa kaçıyor, ama siz kimin düşman, kimin sivil olduğunu bile ayırt edemiyorsunuz. İşte kaos bu. İşte benim sahnem.” Selim öfkeyle küfretti. — “Seni bulduğumda parçalayacağım Alex!” Ama Alex çoktan uzaklardaydı, sadece sesi kalmıştı. Çatışma dakikalarca sürdü. Tim, saldırganların çoğunu etkisiz hale getirdi. Yusuf bombayı saniyeler kala imha etti. İnsanlar tahliye edildi. Polis sirenleri uzaktan yaklaşırken salon savaş alanına dönmüştü. Özgür, ağır nefeslerle etrafına baktı. Yerde yatan saldırganların yüzlerini inceledi. Çoğu uyuşturulmuş, parayla satın alınmış zavallılardı. Gerçek beyin ortada yoktu. Ve o an fark etti: Bu saldırı, sadece bir perdeydi. Gerçek oyun başka yerde oynanıyordu. Selim yanına geldi, kanlı gömleğini silerken sırıttı. — “Komutanım, güzel bir geceydi ha? Ama bir şey eksik… Alex’in kafası.” Özgür başını salladı, gözlerinde öfke parladı. — “Bu sadece bir aldatmacaydı. Alex bizi buraya hapsetti, ama başka bir yerde hamlesini yaptı. Biz bu tiyatroyla uğraşırken o gerçek planını uyguladı.” İçinde buz gibi bir his yayıldı. Hemen aklına Sıla geldi. O sırada, laboratuvarında çalışan Sıla, geceyi bitirmek üzereydi. Pencereden dışarı baktığında şehrin ışıkları parlıyordu. Ama hiç farkında değildi ki, o ışıkların ardında gölgeler dolaşıyordu. İstanbul’un gecesi ağır bir yorgunluğu şehre örtü gibi sererken, sabahın ilk ışıkları Boğaz’ın üzerinde titrek bir gümüş şeridi andırıyordu. Şehir uyumuyor, yalnızca nefesini tutmuş gibi sessizce bekliyordu. Ama o sessizlik, fırtına öncesinin sessizliğiydi. Bir gece önce yaşanan olay hâlâ bütün ülkede konuşuluyordu. Televizyonlar Asaf’ın yardım gecesinde yaşanan saldırıyı canlı canlı vermiş, gazeteler “Büyük Kahramanlık” manşetleri atmıştı. Saldırının ardından Asaf, her zamanki sakin, ağırbaşlı ve vatansever tavrıyla kameraların karşısına çıkmış, gözyaşlarını zor tutar bir ifadeyle halka seslenmişti: — “Terör, bir kez daha masumların arasına sızdı. Ama biz yılmayacağız. Birliğimiz, beraberliğimiz her türlü oyunu bozar.” Bu sözler, milyonlarca insanın yüreğini kabartmıştı. Asaf, bir kez daha “milletin adamı” ilan edilmişti. Fakat perde arkasında, gerçeği bilen çok az kişi vardı. Özgür ve timi, saldırının bir tiyatro olduğunu, Alex’in yalnızca onları oyalamak için bu planı kurduğunu çok iyi anlamışlardı. Ama en büyük soru hâlâ cevapsızdı: Alex, gerçek hamlesini nerede ve nasıl yapmıştı? O sırada, başka bir yerde, bambaşka bir oyun sahneleniyordu. Sıla, laboratuvarında hâlâ gece yarısından kalma yorgunlukla masasına kapanmıştı. Kitaplar, tüpler, not defterleri darmadağın haldeydi. Camdan içeri sızan solgun sabah ışığı, yüzünü sararmış bir tablo gibi gösteriyordu. Kapının hafifçe aralanmasıyla irkildi. O an kalbinin çarpışını bastırmaya çalıştı. Gece gelen o kadın… O anı rüya mıydı, yoksa gerçekten yaşanmış mıydı? Ama evet, o kadın hâlâ oradaydı. Kapının eşiğinde duruyordu. Uzun boylu, zarif bir siluet, karanlık saçlarını omuzlarına bırakmış, dudaklarında soğuk bir tebessümle ona bakıyordu. Diana. — “Kusura bakmayın Profesör,” dedi kadının sesi, bir melodi kadar yumuşak, ama derinlerinde buz gibi bir sertlik taşıyordu. “Size gece vakti böyle ansızın uğradım. Ama sizi uzun zamandır tanımak istiyordum.” Sıla, şaşkınlıkla ayağa kalktı. — “Siz kimsiniz? Buraya nasıl girdiniz? Burası özel bir alan.” Diana bir adım daha attı. Yavaş, dikkatli, ama hakimiyet kuran bir tavırla yaklaştı. — “Ben sadece bilime hayran biriyim. Sizin çalışmalarınızı yakından takip ediyorum. Aşılarınız, kimya alanındaki katkılarınız… İnanın bana, dünya için çok değerli şeyler yapıyorsunuz.” Sıla bir an tereddüt etti. Kadının sözlerinde övgü, merak, hayranlık vardı. Ama aynı zamanda bir gölge gibi sinmiş gizem. — “Sizi tanımıyorum,” dedi Sıla, kendini toparlamaya çalışarak. “Lütfen kim olduğunuzu açıklayın.” Diana gülümsedi. Çantasından küçük bir şişe çıkardı. İçinde renksiz bir sıvı vardı. — “Bazen insan, açıklamadan da tanışır. Benim işim, sizin işinize benziyor aslında. Kimya, ilaçlar, insan zihni… Siz hastalıklarla savaşıyorsunuz. Ben de korkularla savaşıyorum.” Sıla’nın gözleri büyüdü. Kadının sözleri, bilim ile oyun arasındaki o tehlikeli sınırı işaret ediyordu. Bir an için kendini büyülenmiş gibi hissetti. Ama içinden bir ses ona bağırıyordu: “Dikkat et! Bu kadın sıradan biri değil.” Aynı saatlerde, tim karargâhta toplandı. Masanın üzerinde otelin krokileri, saldırganların fotoğrafları, imha edilmiş bombaların parçaları vardı. İlhan öfkeyle masaya yumruğunu vurdu. — “Hepsi sahteydi! Hiçbirinin gerçek kimliği yok. Üzerlerinde sahte belgeler, uyuşturucu iğneleri… Bunlar sadece piyondan ibaret!” Selim sinirle sigarasını yaktı. — “Alex, bizi yine oyuna getirdi. Biz orada sivilleri kurtarmakla uğraşırken o başka bir yere saldırdı. Ama nereye?” Yusuf, sessizce raporları karıştırıyordu. Sonunda başını kaldırdı. — “Bir ipucu var. O gece otelin elektrik sistemine sızmak için kullanılan düzenek, bizim daha önce gördüğümüz hiçbir cihaza benzemiyor. Çok sofistike, özel yapım… Muhtemelen bir kadın eli değmiş. Zehirler, gazlar, biyokimyasal izler…” Özgür’ün kalbi hızla çarpmaya başladı. — “Diana…” diye fısıldadı. Selim kaşlarını kaldırdı. — “Kim bu?” Özgür, Sıla’ya dair korkusunu gizlemeye çalışsa da sesi titredi. — “Alex’in yardımcısı. İkna ustası, kimyasallarla oynayan biri… Eğer o devreye girdiyse, hedefimiz artık sadece askeri değil. O kadın Sıla’ya yaklaşırsa, işte o zaman savaş başka bir boyuta taşınır.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD