Cihan, şafak sökmeden uyandı. Gülperi hâlâ derin uykudaydı. Yavaşça yataktan kalktı, giyindi. Sessizce aşağı indi.
Mutfakta, annesi Gülistan'ı bulmayı umuyordu ama kimse yoktu. Bir parça ekmek ve peynir aldı, çaydanlığı ocağa koydu. Dışarıda, köy henüz uyanmamıştı. Sadece uzaktan bir horoz sesi duyuluyordu.
Çayını içerken, avlu kapısından gelen bir ses duydu. Baktı, Kadir içeri giriyordu. Birlikte köyün imamına gittiler.
Cihan, durumu anlattı. Aşiret içindeki bölünmeyi, Mazhar Amca'nın muhalefetini, Sibel ve Aziz'in evliliğini...
İmam zaten bunların tümünü biliyordu. Bu konuşmanın nereye gideceğini de biliyordu... Mazhar Amca anlatmış, imamı çoktan kendi yanına çekmişti bile. Yine de Aşiret Reisine hayır diyemezdi.
"Anlıyorum," dedi İsmail, Cihan bitirdiğinde. "Siz, gelenekle modernite arasında bir denge kurmaya çalışıyorsunuz."
"Evet. Ve bugün Cuma. Camide, hutbenizden sonra kısa bir konuşma için bana söz vermenizi istiyorum. İslam'ın hoşgörüsünden, farklılıklara saygıdan bahsedeceğim."
İsmail, bu teklifi bekliyordu, vereceği cevabı da planlamıştı. "Bu kolay bir iş değil. İnsanlar, dinin katı yorumlarına alışkınlar. Onlara, dinin aynı zamanda merhamet ve anlayış olduğunu anlatmak... dirençle karşılaşabilir."
"Biliyorum. Ama denemek zorundayım."
İsmail, Cihan'ın gözlerine baktı. "Siz, neden bu kadar kararlısınız? Kızınızı, geleneksel yollarla evlendirseniz, hayatınız çok daha kolay olurdu."
Cihan, derin bir nefes aldı. "Çünkü ben sadece bir reis değilim, aynı zamanda bir babayım. Reis olarak aşiretimi, baba olarak da kızımın mutluluğunu düşünmeliyim. Dengeyi korumalıyım. Ayrıca... aşiretler de değişmeli. Yoksa yok olurlar."
İsmail gülümsedi. İçten, sıcak görünen bir gülümsemeydi. "Peki. Hutbem bittikten sonra size söz vereceğim."
"Teşekkür ederim."
Çaylar geldi. İçerken, İsmail sordu: "Bu Aziz denen genç, dün cemaate katıldı değil mi? Sünni olmadığını duymuştum, gerçekte nasıl biri?"
"İyi biri. Saygılı. Evet Sünni değil. Anlamaya, saygı göstermeye, hatta öğrenmeye çalışıyor. Hem aşiret sistemimizi, kültürümüzü hem de inancımızı."
"Peki sizce... Uyum sağlayabilecek mi, aşireti sevebilecek mi? Sadece kızınıza sevgisinden, göstermelik bir sevgi mi, yoksa içten gelen bir sevgi mi?"
Cihan, bu soruyu daha önce düşünmemişti. "Sanırım... Sibel'i sevdiği için." dedi dürüstçe. "Ama... içinde bir kıvılcım var. Saf merak, iyilik, hatta kabûl. Bize, kültürümüze, insanımıza karşı. Sanki... Kendine bir yer arıyor. Bir yuva."
"Anladım," dedi İsmail. Kafasındaki sınırlar artık o kadar da keskin değildi.
Cuma namazına bir saat kalmıştı. Caminin avlusuna çıkarken, Kadir'e "Dışarıda bekleyelim," dedi Cihan. "Cemaat gelmeye başlayacak."
Gerçekten de, köylüler tek tek cami avlusuna dolmaya başladı.
Sela okundu. İsmail Hoca hutbesine başladı.
İsmail, minbere çıktı. Sessiz, sakin bir duruşu vardı. Cemaate baktı, sonra konuşmaya başladı.
"Esselamü aleyküm kardeşlerim."
Cemaat, "Aleyküm selam," diye karşılık verdi.
Aziz Müminler!
Yüce dinimiz İslam, bizi yalnızca birey olarak değil, birbirine kenetlenmiş bir toplumun parçası olarak da görür. Ailemiz, akrabamız, aşiretimiz ve içinde doğup büyüdüğümüz kültürümüz, bizim kimliğimizin ayrılmaz parçalarıdır. Bu bağlar, Yüce Allah’ın bizlere bahşettiği nimetlerdendir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de: "Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık" (Hucurât, 13) buyurarak bu çeşitliliğin hikmetini bizlere bildirmiştir.
Cihan az önceki konuşmanın sadece bir gösteri olduğunu, Mazhar'ın her şeyi çoktan planladığını anlamaya başlamıştı.
Değerli Kardeşlerim!
Aşiretimiz ve kültürümüz, bizim için ait olduğumuz bir yurt gibidir. Bize atalarımızdan miras kalan dil, örf, adet ve gelenekler, nesiller boyu süregelen bir emanettir. Ancak bu emanete sahip çıkarken en büyük ölçümüz, şüphesiz ki İslam’ın evrensel ilkeleri olmalıdır. İslam’a aykırı olmayan güzel örf ve adetlerimizi terk etmek doğru değildir. Asıl olan, kültürümüzün içindeki iyilik, yardımlaşma, büyüğe saygı, küçüğe sevgi gibi güzel hasletleri yaşatmak ve kötü olanları da İslam’ın güzellikleriyle arındırmaktır.
Muhterem Cemaat!
Sorumlulukların devamlılığı, imanımızın bir gereğidir. Anne-babamıza karşı vefa borcumuz, ailemize karşı merhametimiz, akrabamıza karşı sıla-i rahimimiz, komşumuza karşı iyi davranışımız, yetime ve yoksula karşı duyarlılığımız… Bunların hepsi bizden sonraki nesillere örnek olacak ve unutulmaması gereken büyük sorumluluklardır. Unutmayalım ki en güzel örnek, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. O, akrabalık bağlarına son derece önem vermiş, vefalı davranmış ve ümmetine de bunu emretmiştir.
Kıymetli Kardeşlerim!
Öyleyse gelin, aşiretimizi, kültürümüzü ve sorumluluklarımızı iman gözüyle görelim. Bizi birbirimize bağlayan bu değerleri, Allah rızası için ve O’nun koyduğu sınırlar içinde yaşatalım. Güzel örf ve adetlerimizi nesillerimize aktaralım. Taşıdığımız her sorumluluğun, Allah katında bizim için bir şeref vesilesi olduğunu bilelim.
"Bugün cemaatimizde yeni bir kardeşimiz var."
Mazhar, 'kardeş' kelimesini duyunca ön safta homurdandı. Yanındaki adam, onu sakinleştirmeye çalıştı.
İsmail devam etti: "Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Medine'ye hicret ettiğinde, orada sadece Müslümanlar yoktu. Yahudiler, Hristiyanlar, putperestler vardı. Ve Peygamberimiz, onlarla bir anlaşma yaptı. Medine Vesikası. Bu anlaşmada, herkesin inancını özgürce yaşayabileceği, birbirine saygı göstereceği yazılıydı."
Cemaat, dikkatle dinliyordu. Bazıları başlarını onaylayarak sallıyordu.
"İslam, farklılıkları yok etmeyi değil, onlarla bir arada yaşamayı öğretir," dedi İsmail, sesini biraz daha yükselterek. "Kur'an-ı Kerim'de Allah buyuruyor: 'Sizin dininiz size, benim dinim bana.'"
Mazhar, dayanamadı. Ayağa fırladı. "Bu yanlış! İslam, hak dinidir! Diğerleri batıl!"
İsmail, sakince Mazhar'a baktı. "Kardeşim, otur ve dinle. Sözümü bitirmemi bekle."
Mazhar, etrafına baktı. Herkes ona bakıyordu. Yerine oturdu, ama yüzü öfkeyle kızarmıştı.
İsmail, hutbeye devam etti: "Evet, İslam hak dindir. Ama bu, diğer inançlara saygısızlık yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Peygamberimiz, bir gün bir Yahudi cenazesine rastladı. Ayağa kalktı. Yanındakiler, 'Ya Resulallah, o bir Yahudi' dediler. Peygamberimiz, 'O da bir insan değil mi?' diye cevap verdi."
Cemaatte bir dalgalanma oldu. Bu hikayeyi birçoğu duymuştu, ama hiç üzerine düşünmemişlerdi.
"Şimdi," dedi İsmail. "Sizlere soruyorum. Eğer Peygamberimiz bir Yahudi'ye saygı gösterebiliyorsa, biz neden farklı inanca sahip bir Müslüman'a saygı göstermeyelim? Neden, biraz farklı düşünen bir kardeşimizi dışlayalım?"
Cihan, nefesini tuttu. İsmail, doğrudan onların durumuna gelmişti. Hutbe, Mazhar Amca'nın ağzı ile başlayıp Cihan'ın düşüncelerine evrilmişti. İsmail bunu planlamış mıydı?
"Namazımız başlamadan önce reisimiz konuşmak istiyor."
Yerini Cihan'a bıraktı. Cihan, sağlam adımlarla geldi ve konuşmaya başladı.
"Bir aşiret, bir aile gibidir. Ailede bazen anlaşmazlıklar olur. Bazen gençler, farklı yollar seçer. Ama aile, onları dışlamamalı. Onları kucaklamalı. Çünkü sevgi, nefretten daha güçlüdür."
Mazhar, tekrar ayağa kalktı. "Bu, geleneğe ihanettir! Aşiret kuralları bellidir!"
Cihan, ona döndü. "Ben, geleneğe her zaman saygı duydum. Geleneği reis sürdürür! Ama unutma, Gelenekler de değişir. Peygamberimiz çağ dışı, insanlık dışı Cahiliye geleneğini bizzat kendisi yıktı. Kız çocuklarını diri diri gömmeyi... Bazen, gelenekler değişmelidir. Çünkü insan, gelenekten üstündür."
Cemaat, bu sözler karşısında şaşkındı. Birbirini seven bu gençleri diri diri gömecek miyiz? Yoksa onlara yaşamaları için bir şans mı vereceğiz?
Cihan, konuşmasını bitirerek İsmail'e teşekkür etti ve yine aynı kararlı adımlarla yerine geçti.
"Kardeşlerim, bugün Cuma. Hepimiz burada, Allah'ın huzurundayız. O, bizi yargılayacak. Peki O, bizim, birbirimize nasıl davranmamızı istiyor? Merhametle mi, bağnazlıkla mı? Hoşgörüyle mi, nefretle mi?"
Hutbemi Yüce Rabbimizin şu ayetiyle bitiriyorum: "...
İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir." (Mâide, 2)
Minberden indi. Cami, derin bir sessizliğe gömüldü. Sonra, namazı kıldırmaya başladı.
Namaz bittiğinde, cemaat camiden çıkmaya başladı. İnsanlar, alçak sesle konuşuyorlardı. Bazıları İsmail'in sözlerini onaylıyor, bazıları ise eleştiriyordu.
Mazhar, doğrudan Cihan'ın yanına geldi. "Bu senin oyunundu! Bu... çılgınlık!"
"Söylediklerinde yanlış bir şey yoktu. Allahın sözlerine karşı mı çıkıyorsun?"
"Allah'ın sözlerini çarpıtmayın! Yaptıkların... Aşireti parçalamak mı istiyorsun!"
"Hayır. Ben, senin aksine aşireti kurtarmak istiyorum. Çünkü bağnazlık, eninde sonunda ölüme yol açar."
Mazhar, öfkeyle döndü, uzaklaştı. Yanında sadece oğlu Cemal ve dört adamı vardı. Diğerleri, onu takip etmedi.
İsmail, Cihan'ın yanına geldi. "Nasıldı?"
"Ne yalan söyleyim," dedi Cihan, içtenlikle. "Beni korkuttun. Mazhar Amca'nın senin aklına girdiğini sandım."
"Sadece doğru bildiğimi anlattım." dedi İsmail, ve devam etti "Aslında... Mazhar Amca'ya hak vermiştim." diye itiraf etti "Fakat ben doğruları anlatmalıyım. Senin ya da Mazhar Amca'nın doğrularını değil. Allah'ın doğrularını. Söylediklerim ne kadar etkili olur bilemem ama en azından insanların doğruları düşünmesini sağladığımı düşünüyorum."
"Bu bile yeterli."
Cemaat dağılırken, birkaç yaşlı Cihan'ın yanına geldi. Aralarında, divandakilerden Hasan Dede de vardı.
"Cihan," dedi Hasan Dede. "Vaaz... etkileyiciydi. Belki de, biraz daha hoşgörülü olmalıyız."
"Teşekkür ederim Hasan Dede. Ben de öyle düşünüyorum."
Yaşlılar, Camiden çıkarken tek tek Cihan'ın elini sıkarak ayrıldılar. Cihan, bir an için rahatladı. Belki de, İsmail'in vaazı işe yaramıştı.
Ama sonra, cami avlusunun köşesinde duran bir grubu gördü. Mazhar, onlara bir şeyler anlatıyordu. Grubun içinde, gençler de vardı. Cemal, onların arasındaydı.
Kadir, Cihan'ın yanına geldi. "Bak abi. Mazhar Amca, hâlâ direniyor."
"Bırak dirensin. Önemli olan, aşiretin çoğunluğu."
"Umarım haklısındır."
Eve dönerken, Kadir, "Şimdi ne yapacağız?" diye sordu.
"Normal hayatımıza döneceğiz. Aziz, aşiretin bir parçası olmayı öğrenecek. Ve biz, ona yardım edeceğiz."
Aziz, başıyla onayladı. "Elimden geleni yapacağım."
"Peki Mazhar Amca?"
"Onu izleyeceğiz. Ama provokasyona gelmeyeceğiz."
Eve vardıklarında, aile onları bekliyordu. Sibel, endişeyle babasına baktı.
"Nasıl geçti baba?"
"İyi geçti. İsmail Hoca'nın hutbesi harikaydı. Tarafsız ve harika."
"İnsanlar ne dedi?"
"Çoğunluk ikna oldu, bazıları olmadı. Ama bu bir başlangıç."
Gülperi, kocasının yüzündeki yorgunluğu görüyordu. "Gel, dinlen. Öğle yemeği hazır."
Yemekte, Cihan olanları anlattı. Mazhar'ın öfkesini, İsmail'in vaazını, cemaatin tepkisini.
Gülistan: "Mazhar, bu yenilgiyi hazmedemez. Daha sert saldıracak."
"Nasıl saldırabilir ki?"
"Bilmiyorum. Ama tanıdığım Mazhar, pes etmez. Senin reisliğini sorgular. Belki de... seni devirmeye çalışır."
Cihan, bu ihtimali düşünmüştü. "Beni devirmek kolay değil. Aşiret, bana güvenir."
"Şimdilik güvenir. Ama Mazhar, korku tohumları ekmeye başlarsa... güven, çabuk yıkılır."
Yemekten sonra Cihan, tek başına bahçeye çıktı. Öğle güneşi, taş duvarları ısıtıyordu. Bir banka oturdu, düşüncelere daldı.
Gülperi, yanına geldi. "Annen haklı olabilir. Mazhar, daha sert saldıracak."
"Biliyorum. Ama ne yapabilirim?"
"Belki de, onunla yüzleşmelisin. Doğrudan."
"Nasıl?"
"Onu eve davet et. Konuş. Belki bir ortak nokta bulursunuz."
Mazhar Amca, Aziz'in geldiğinin ertesi günü evi terk etmiş, geçici olarak oğlu Cemal'in evinde kalıyordu.
Cihan, bu fikri değerlendirdi. "Deneyeceğim. Yarın onu davet edeceğim."
"Akşam yemeğine. Hep birlikte."
O gece, Cihan uyuyamadı. Mazhar'la yüzleşme fikri, onu tedirgin ediyordu. Ama Gülperi haklıydı. Kaçmak çözüm değildi. Yüzleşmek zorundaydı.
Sabah erkenden kalktı. Cemal'in evine doğru yürüdü. Ev, köyün diğer ucundaydı. Büyük, taş bir yapıydı, avlusunda bir çeşme vardı.
Kapıyı çaldı. Cemal açtı. Cihan'ı görünce şaşırdı.
"Ne istiyorsun?" diye sordu düşmanca.
"Babanla konuşmak istiyorum."
Cemal, bir an tereddüt etti. "İçeri gel."
Mazhar, avluda kahvaltı yapıyordu. Cihan'ı görünce kaşları çatıldı.
"Ne işin var burada?"
"Seni akşam yemeğine davet etmeye geldim. Ailece..."
Mazhar, kahvesinden bir yudum aldı. "Neden? Hakaretlerine devam etmek için mi?"
"Hayır. Sadece konuşmak istiyorum. Hep birlikte."
Mazhar, Cihan'ın gözlerine baktı. "Peki. Gelirim. Ama fikrim değişmeyecek."
"Fikrinin değişmesini beklemiyorum. Sadece... birbirimizi anlamaya çalışalım."
"Anlamak için çok geç Cihan. Sen yolunu seçtin. Ben de benimkini."
"Yollarımız, aynı yere çıkabilir."
Mazhar, acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Hayır Cihan. Senin yolun batıya, benimki doğuya çıkıyor. Asla buluşmayacağız."
Cihan, daha fazla ısrar etmedi. "Akşam yedide bekliyoruz."
Döndü, evden çıktı. Cemal, kapıda onu bekliyordu.
"Babamı rahatsız etme," dedi sertçe.
"Sen de gel Cemal. Seni de davet ediyorum."
Cemal şaşırdı. "Ben mi? Neden?"
"Çünkü sen de bu ailenin bir parçasısın. Ve belki... sen de bizi anlamaya çalışırsın."
Cemal, cevap vermedi. Bahçe kapısını açtı. Cihan, oradan ayrıldı.
Eve dönerken, köyün normal hayatı devam ediyordu. Kadınlar çamaşır yıkıyor, çocuklar sokaklarda oynuyor, erkekler tarlalara gidiyordu. Her şey normal görünüyordu.
Ama Cihan biliyordu ki, yüzeyin altında, bir fırtına kopuyordu. Ve bu fırtına, yakında patlayacaktı.
Akşam yemeği için hazırlıklar başladı. Gülperi ve Hacer, mutfakta yemek pişiriyordu. Gülistan, masayı hazırlıyordu. Sibel ve Aziz, bahçeyi düzenliyordu.
Cihan, avluda oturmuş, onları izliyordu. Bir aileydiler. Ve aile, birlikte olmalıydı.
Akşam yediye beş kala, Mazhar ve Cemal geldi. Mazhar, en iyi giysilerini giymişti. Cemal ise, hâlâ düşmanca bir ifade taşıyordu.
"Hoş geldiniz," dedi Cihan. Misafirlerini... ailesini ayakta karşıladı.
"İnşallah."
İçeri girdiler. Masada herkes yerini aldı. Ortam gergindi. Kimse konuşmuyordu.
Gülperi, yemekleri getirdi. Kebap, lahmacun, içli köfte, patlıcan kebabı.
Yemek, sessizlik içinde başladı. Sadece tabak çatal sesleri duyuluyordu.
Sonunda Mazhar konuştu: "Elinize sağlık. Lezzetli olmuş."
"Teşekkür ederim," dedi Gülperi.
Mazhar, Aziz'e baktı. "Sence?"
Aziz, şaşırdı. "Çok lezzetli. İstanbul'da bu kadar lezzetli yapılmıyor."
"İstanbul..." diye mırıldandı Mazhar. "Orada ne yapıyorsunuz, nasıl yaşıyorsunuz?"
"Normal bir hayat. İkimiz de çalışıyoruz."
"Ne iş yapıyorsun?"
"Sosyologum. Üniversitede araştırma yapıyorum."
"Ve ne araştırıyorsun?"
Aziz, tereddüt etti. "Aşiretlerin ortaya çıkışı, tarihi. Geleneksel toplulukların modern dünyada nasıl var olduğunu."
Mazhar, kaşlarını kaldırdı. "Yani biz, bir araştırma konusu muyuz?"
"Hayır, o şekilde değil. Sizi anlamaya çalışıyorum. Tüm kalbimle."
"Bizi anlamak mı? Sen bizi asla anlayamazsın. Çünkü sen, bizim gibi düşünmüyorsun, bizim gibi inanmıyorsun."
Sibel, dayanamadı. "Büyük Amca, Aziz iyi bir insan. Onu yargılamadan önce, tanımalısın."
"Onu tanımak istemiyorum," dedi Mazhar. "Çünkü o, aşiretimize bir tehdit."
Cihan, araya girdi: "Amca, Aziz tehdit değil. O, sadece... Sibel'i, bizim Sibel'imizi seven bir genç. Böyle göremez misin?"
"Sevgi yetmez Cihan. Aşiret, sevgiden daha büyüktür."
"Hayır," dedi Cihan. "Aşiret, sevgidir. Eğer sevgi yoksa, aşiret de yoktur."
Mazhar, yemeğini bıraktı. "Benim için aşiret, kan bağıdır. Gelenektir. Sorumluluktur. Sen bunları unuttun Cihan. İstanbul'a giden kızın, seni de değiştirdi."
"Değiştim evet," diye kabul etti Cihan. "Ama daha iyiye doğru. Daha adil, daha hoşgörülü oldum."
"Hoşgörü..." diye tekrarladı Mazhar. "Hoşgörü, zayıfların sığınağıdır. Güçlü olan, hoşgörülü olmak zorunda değildir."
Cihan, Mazhar'ın gözlerine baktı. "Peygamberimiz güçlüydü. Ama hoşgörülüydü."
Mazhar, cevap vermedi. Yemeğine devam etti.
Yemek bitene kadar, kimse konuşmadı. Tatlılar geldiğınde, Mazhar ayağa kalktı.
"Teşekkür ederim. Ama gitmem gerekiyor."
"Henüz erken," dedi Cihan.
"Benim için geç. Yaşlandım. Erken yatmalıyım."
Cemal de ayağa kalktı. İkisi birlikte dışarı çıktılar.
Kapı kapandığında, Sibel konuştu: "Hiçbir şey değişmedi. Hâlâ aynı."
"Değişti," dedi Cihan. "En azından, bir araya geldik. Konuştuk."
"Konuşmak, anlaşmak değil ki baba."
"Belki değil. Ama bir başlangıç."
O gece, Cihan yine uyuyamadı. Mazhar'ın sözleri, aklında dönüp duruyordu. "Hoşgörü, zayıfların sığınağıdır."
Belki de Mazhar haklıydı. Belki de, güçlü olmak, katı olmak demekti.
Ama sonra, İsmail'in sözlerini hatırladı: "Sevgi, nefretten daha güçlüdür."
Hayır. Mazhar yanılıyordu. Gerçek güç, merhametti. Hoşgörüydü.
Pencereden dışarı baktı. Yıldızlar parlıyordu. Köy uyuyordu.
Cihan, kararını verdi. Mazhar'la mücadele ederken bile onun gibi olmayacaktı. Adil, merhametli, hoşgörülü olacaktı.
Çünkü o, sadece bir reis değildi. Aynı zamanda, bir insandı.
Ve insan olmak, sevmek demekti.