BÖLÜM 3: DİVAN

2101 Words
Sabah, Cihan gözlerini açtığında odanın içi hâlâ loştu. Pencereden, şafağın ilk ışıkları sızıyordu. Yanında Gülperi derin nefes alıyordu, hâlâ uykudaydı. Yavaşça yataktan kalktı. Ayaklarının altındaki kilim serindi. Pencerenin yanına gitti, perdeyi araladı. Köy, sabah sisinin içinde uzanıyordu. Divanhane'nin önünde, birkaç kişi hareketleniyordu. Mazhar Amca'nın adamları, toplantı için hazırlık yapıyor olmalıydı. "Erken kalktın." Cihan döndü. Gülperi, yatakta doğrulmuş, onu izliyordu. "Uyuyamadım," dedi Cihan. "Ben de." Gülperi yataktan kalktı, yanına geldi. Pencereye baktı. "Bugün önemli bir gün." "Biliyorum." Gülperi, kocasının koluna dokundu. "Sana güveniyorum. Aşiret de güveniyor." "Umarım haklısındır." Birlikte aşağı indiler. Mutfakta, Gülistan ateşi yakmış, çaydanlığı ocağa koymuştu. Yaşı yetmiş beşi geçmişti ama hâlâ ailenin kalbi oydu. "Günaydın anne," dedi Cihan. Gülistan, başını çevirmeden cevap verdi. "Çay hazır. Kahvaltı da..." "Sibel uyandı mı? Ve Aziz?" "Uyandılar. Bahçede yürüyorlar." Cihan, avlu kapısına yöneldi. Bahçede, Sibel ve Aziz, el ele dolaşıyorlardı. Sibel, bir şeyler anlatıyor, Aziz de dikkatle dinliyordu. Cihan, bir an için rahatladı. Kızı mutluydu. Bu, her şeye değerdi. "Sibel," diye seslendi. Sibel döndü, gülümsedi. "Baba, günaydın." "Günaydın. İyi uyudun mu?" "İyi sayılır." "Aziz, sen?" "Biraz tedirginim ama... Yapabileceğim bir şey var mı?" Cihan, onlara yaklaştı. "Bugün divan toplantısı var. Siz ikiniz evde kalacaksınız." Sibel'in yüzü asıldı. "Neden? Ben de gelmek istiyordum. Benim geleceğim konuşulacak." "Tam da bu yüzden gelmeyeceksin. Divan, sadece aşiretin erkeklerinin katıldığı bir toplantı. Ve senin orada bulunman, durumu daha da gerginleştirir." "Bu haksızlık baba! Bizim geleceğimize köyün erkekleri mi karar verecek?" Cihan, derin bir nefes aldı. "Gelenek böyle Sibel. Değiştirmek için uğraşıyorum ama... bugün değil. Bugün, geleneklere saygı göstermemiz lazım." Sibel direnmek istedi, ama sonra pes etti. "Tamam. Ama bana her şeyi anlatacaksın, değil mi?" "Her şeyi," diye söz verdi Cihan. Kahvaltı sessiz geçti. Herkes kendi düşüncelerine dalmıştı. Yemeğin ardından Cihan, üstünü değiştirmek için yukarı çıktı. En iyi giysilerini giydi: siyah şalvar, beyaz gömlek, üstüne koyu renk bir yelek. Başına da aşiret reisine özgü puşiyi özenle sardı. Aynanın karşısında durdu. Babasını andıran yüzüne baktı. Aynı sert çene hattı, aynı kararlı bakışlar. Ama babası kadar katı mıydı? Hayır, değildi. Belki bu, bir zayıflık değil, güçtü. "Gitme vakti," dedi Gülperi, kapıda belirerek. Ona bakarken gözleri gururla parladı. "Reis gibi görünüyorsun." "Sadece görünmek yetmez. Reis gibi davranmak lazım." "Sen zaten öylesin." Cihan, karısının yanağına bir öpücük kondurdu. "Dua et." "Her zaman." Aşağı indi. Kadir, avluda onu bekliyordu. "Hazırım abi." "Haydi gidelim." Divanhane, köyün tam ortasındaydı. Büyük, taş bir yapıydı. Kapısının üstünde, Bozatlı aşiretinin simgesi olan bir at başı kabartması vardı. İçeri girdiklerinde, hava serin ve loştu. Yerler halılarla kaplıydı. Duvarlarda, eski reislerin fotoğrafları asılıydı. İçeride, on iki yaşlı oturuyordu. En genci altmış yaşının üstündeydi. Ortada, en yaşlı olan Mehmet Ali Dede vardı. Seksenini geçmişti, ama zihni hâlâ berraktı. Yanında Mazhar Amca oturuyordu, yüzü asıktı. Cihan, odanın başındaki mindere oturdu. Bu, reisin yerliydi. Kadir, arkasında durdu. Mehmet Ali Dede, öksürdü. "Hepiniz hoş geldiniz. Divan toplandı." Herkes sessizleşti. Tüm gözler Cihan'daydı. Mehmet Ali devam etti: "Bugünkü konumuz, reisimizin kızı Sibel'in evliliği. Mazhar, söz istedi." Mazhar Amca, ayağa kalktı. Tespihini çekmeyi bırakmadan konuşmaya başladı: "Hepiniz biliyorsunuz, Sibel İstanbul'dan döndü. Yanında, aşiret dışından bir adam getirdi. Bu adam, bizim geleneklerimizi bilmiyor, dinimizi tam yaşamıyor. Sibel, onunla evlenmek istiyor." Oda, homurdanmalarla doldu. Bazı yaşlılar başlarını sallıyordu. Mazhar devam etti: "Aşiret, yüz yıllardır aynı kurallarla yaşadı. Dışarıdan evlilik yapılmaz. Bunu bilmeyen yok. Reisimiz Cihan, kendi kızına ayrıcalık yapmak istiyor. Ama aşirette ayrıcalık olmaz. Hepimiz aynı kurallara uyarız." Bir yaşlı, Ali Hoca, söz istedi. "Mazhar haklı. Benim torunum da dışarıdan biriyle evlenmek istedi. İzin vermedik. Neden reisin kızına izin verelim?" Cihan, sakince konuşmaya başladı: "Ali Hoca, senin torunun on sekiz yaşındaydı. Sibel yirmi sekizinde. Üniversite bitirdi, avukat oldu. Kendi kararlarını verebilecek yaşta." "Yaş önemli değil," diye itiraz etti Ali Hoca. "Kural kuraldır." Başka bir yaşlı, Hasan Dede, söz aldı. "Ben Sibel'i küçüklüğünden bilirim. Akıllı kızdı. Ama aşiretin kurallarını o da biliyor." Mazhar, zafer kazanmış gibi gülümsedi. "Gördünüz mü Cihan? Aşiret seninle aynı fikirde değil." Cihan, derin bir nefes aldı. "Henüz bitirmedim. Sözümü dinleyin." Oda tekrar sessizleşti. "Ben reisim," diye başladı Cihan. "Ama reis, zorbalık yapmak demek değil. Reis, adalet demek. Kızım Sibel, dört yıl İstanbul'da okudu. Orada Aziz'le tanıştı. Aziz iyi bir insan. Onu inceledim. Ailesi düzgün insanlar." "Bizim için önemli olan ailesi değil, kendisi," diye kesti Mazhar. "Doğru," diye kabul etti Cihan. "Ve kendisi de düzgün bir insan. Okulda aşiretlerin tarihlerini, aşiretlerin yapılarını araştırmış. Aşiret yapılarına aşina. Belki de ondan öğreneceğimiz şeyler vardır." Oda, şaşkın bir sessizliğe büründü. Yaşlılar birbirlerine baktılar. Mehmet Ali Dede, gözlerini açtı. "Ne demek istiyorsun Cihan?" "Demek istiyorum ki, belki de değişme zamanı geldi. Dünya değişiyor. Urfa değişiyor. Biz de değişmeliyiz, yoksa yok oluruz." Mazhar, ayağa fırladı. "Bu ihanet! Atalarımızın yolundan sapmak!" "Atalarımız da değişti!" diye yükseldi Cihan'in sesi. "Bu köye göçen atalarımız çadırlarda yaşıyorlardı. Aranızda, çadırda yaşayan var mı?" Oda, ikiye bölünmüştü. Bazı yaşlılar Cihan'ı onaylıyor gibi baş sallıyor, bazıları ise Mazhar'ın yanında yer alıyordu. Mehmet Ali Dede, elini kaldırdı. "Sakin olun. Divan, kavga yeri değildir." Mazhar, yerine oturdu ama gözleri öfkeyle parlıyordu. Cihan, konuşmasına devam etti: "Ben tek bir şey istiyorum: zaman. Aziz'i aşiretin misafiri olarak kabul edin. Altı ay, bir yıl zaman verin. Bu sürede onu tanıyın. Eğer hâlâ karşı çıkıyorsanız, o zaman... o zaman başka çözüm buluruz." "Nasıl bir çözüm?" diye sordu Ali Hoca. "O zaman Sibel ve Aziz, ya birbirinden, ya da Urfa'dan ayrılır. Ama ben bu iki gence inanıyorum." Yaşlılar arasında fısıltılar yayıldı. Cihan, onları ikna etmek için doğru noktaya basmıştı. Sibel, aşiretin sevilen bir üyesiydi. Onun gitmesi, kimsenin istemediği bir şeydi. Mehmet Ali Dede, diğer yaşlılarla fısıldaştı. Sonra konuştu: "Cihan'ın teklifi makul görünüyor. Zaman vermek, aşirete zarar vermez." Mazhar, itiraz etmek için ayağa kalktı ama Mehmet Ali onu durdurdu. "Mazhar, sen de biliyorsun ki, acele karar iyi değildir. Zaman, her şeyin ilacıdır." "Zaman, ahlaksızlığa izin vermek demektir!" diye bağırdı Mazhar. "Bu adam, burada kaldığı sürece, gençlerimizin aklını çelecek! Onlara yanlış yolu gösterecek!" Cihan, sakince cevap verdi: "Eğer inancımız, bir adamın birkaç ay içinde gençlerimizi yoldan çıkaracağı kadar zayıfsa, o zaman inancımızda sorun var demektir." Oda sessizleşti. Cihan'ın sözleri, herkesi şoke etmişti. Mehmet Ali Dede, yavaşça başını salladı. "Cihan haklı. İnancımız güçlüdür. Bir yabancı onu sarsamaz." Mazhar, yenildiğini anlamıştı. Yüzü bembeyaz olmuştu. "O zaman divan, bu yabancıya izin mi veriyor?" "Misafir olarak evet," dedi Mehmet Ali. "Altı ay süre veriyoruz. Bu sürenin sonunda, tekrar toplanıp karar vereceğiz." Diğer yaşlılar başlarını salladılar. Mazhar dışında hepsi, bu kararı onaylıyor gibiydi. Mazhar, ayağa kalktı. "Ben bu karara katılmıyorum. Ve katılmayacağımı da bildiriyorum." Döndü, kapıya yöneldi. "Ama bu sözümü unutmayın: Bu, aşiretin başına gelecek belanın başlangıcıdır." Kapıyı sertçe kapattı. Ardında, ağır bir sessizlik bıraktı. Mehmet Ali Dede, derin bir nefes aldı. "Mazhar'ın kalbi kırık. Zamanla yumuşar." "Umarım," dedi Cihan. Ama içinde bir şüphe vardı. Mazhar, kolay vazgeçecek biri değildi. Divan dağıldı. Yaşlılar, tek tek Cihan'ın elini sıkarak ayrıldılar. Bazıları onaylayarak, bazıları hâlâ tereddütle. Kadir, Cihan'ın yanına geldi. "İyi geçti abi. Onları ikna ettin." "Sadece zaman kazandık Kadir. Asıl sınav şimdi başlıyor. Altı ay içinde Aziz'i aşirete kabul ettirmeliyiz." "Zor olacak. Mazhar Amca, elinden geleni yapacaktır." "Biliyorum. Ama hazırlıklı olmalıyız." Eve dönerken, köyün sokakları normal görünüyordu. Ama Cihan, farkı hissediyordu. Pencerelerden ona bakan gözler vardı. Kapı aralıklarından izleyen insanlar. "Herkes biliyor," diye mırıldandı Kadir. "Elbette. Köyde sır saklanmaz." Eve vardıklarında, aile avluda onları bekliyordu. Sibel, endişeyle babasına baktı. "Ne oldu baba?" Cihan, gülümsemeye çalıştı. "Altı ayımız var. Aziz, aşiretin misafiri olarak kalacak. Bu süre sonunda, evliliğiniz konusunda karar verilecek." Sibel'in gözleri parladı. "Yani izin verdiler mi?" "Şartlı olarak evet. Ama Mazhar Amca yine de karşı çıktı. Ve onun peşinden gidenler olacak." Gülperi, kocasının yanına yanaştı. "Zaman kazandın. Bu iyi." "Evet. Ama şimdi asıl iş başlıyor. Aziz, bu altı ay içinde aşireti kendine inandırmalı." Aziz, öne çıktı. "Ne yapmamı istersiniz?" "Sen sadece kendin ol. Ama... biraz daha dikkatli. Dini konularda saygılı ol. Geleneklere uymaya çalış. İnsanlarla konuş, onları dinle." "Yapabilirim." Gülistan, mutfaktan seslendi: "Yemek hazır! Gelin yiyin, konuşmayı sonra yaparsınız." Masaya oturdular. Havadaki gerginlik biraz olsun dağılmıştı. Ama Cihan biliyordu ki, bu sadece bir molaydı. Savaş bitmemişti, sadece ertelenmişti. Yemekten sonra Cihan, tek başına bahçeye çıktı. Akşam üstüydü. Güneş, taş evlerin üzerinde turuncu bir ışık yayıyordu. Gülperi, yanına geldi. "Düşüncelere daldın." "Evet. Mazhar'ın ne yapabileceğini kestirmeye çalışıyorum." "Belki de hiçbir şey yapmaz. Belki zamanla kabullenir." Cihan, karısına baktı. "Sence gerçekten bir şey yapmadan kabullenme ihtimali var mı?" Gülperi sustu. Sonra, "Hayır," dedi. "Mazhar, kaybetmeyi kabullenmez. İntikamını almak ister." "Peki sence ne yapabilir?" "Gençleri etkilemeye çalışabilir. Özellikle Cemal'i kullanır. Ya da... dini kullanır. Seni dinsizlikle suçlayabilir." "Ben dindar bir adamım." "Ama kızının Sünni olmayan biriyle evlenmesine izin veriyorsun. Mazhar, bunu kullanabilir." Cihan, bu ihtimali zaten düşünmüştü. Evet, Mazhar bunu yapabilirdi. Dini, kendi amaçları için kullanmak, onun için yeni bir şey değildi. "O zaman hazırlıklı olmalıyız," dedi Cihan. "Yarın, aşiretin gençleriyle konuşacağım. Onlara durumu anlatacağım." "İyi fikir. Ama dikkatli ol. Gençler, Mazhar'ın, dinin etkisine daha açık." İkisi de sustu. Akşam serinliği, üzerlerine çöküyordu. Köyden, akşam ezanı sesi duyuldu. "Namaza gitmeyecek misin?" diye sordu Gülperi. "Gideceğim. Ama önce Sibel ve Aziz'le konuşmalıyım." İçeri girdi. Sibel ve Aziz, misafir odasında oturuyorlardı. Aziz, bir kitap okuyordu. Sibel ise pencereden dışarı bakıyordu. Cihan, kızından müsaade istedi ve onların karşısına oturdu. Aziz kaldığı yeri işaretleyip kitabını kapattı. "Bugünkü toplantıdan sonra, bazı şeylerin değişeceğini bilmelisiniz. Mazhar Amca, sizin evliliğinize karşı çıkmaya devam edecek." "Ne yapabilir ki?" diye sordu Sibel. "Çok şey. Aşiret içinde huzursuzluk çıkarabilir. Sizin hakkınızda dedikodu yayabilir. Hatta... daha kötüsünü yapabilir." "Size sorun çıkarmak istemezdim. İsterseniz gidebiliriz. Başka yerde yaşarız." "Hayır," dedi Cihan. "Gitmenize gerek yok. Sadece... dikkatli olmanızı istiyorum. Özellikle de senin. Köyde yalnız dolaşma. Her zaman biriyle birlikte ol." Aziz, Cihan'ın niyetini anlayamamıştı. "Hareketlerimi izleyebilmeniz için mi?" "Hayır. Sadece... tedbir. Mazhar'ın oğlu Cemal, ve yandaşları... Sana zarar vermeyeceğinden emin olamayız." Sibel'in yüzü korkuyla doldu. "Cemal mi? O delinin teki! Geçen yaz, bir adamı bıçaklamıştı!" "O olay farklıydı," dedi Cihan. "Ama evet, Cemal, fazlasıyla babasının etkisine girip tehlikeli olabilir. Bu yüzden dikkatli olacağız." Aziz, Sibel'in elini tuttu. "Merak etme. Ben dikkatli olurum." Cihan ayağa kalktı. "Şimdi namaza gidiyorum." "Ben de geleyim mi?" dedi Aziz. Sibel şaşırdı. "Sen, namaza mı?" "Niye olmasın? Saygı göstermek istiyorum. Ve belki... bir şeyler öğrenirim." Cihan, içten bir gülümsemeyle başını salladı. "Gel o zaman." Cami, akşam namazı için doluydu. Cihan içeri girdiğinde, herkes ona baktı. Divan toplantısının sonucu çoktan tüm köyde duyulmuştu. Cihan, ön saflarda yerini aldı. Aziz, arka saflarda durdu. Namaz başladığında, Aziz hareketleri izleyerek yapmaya çalıştı. Biraz beceriksizdi ama samimiydi. Namaz bittiğinde, cemaat dağılırken birkaç kişi Cihan'ın yanına geldi. "Reis, divan nasıl geçti?" diye sordu Hüseyin, aşiretin tüccarlarından biri. "İyi geçti Hüseyin. Altı ay süre verdiler." "Altı ay sonra?" "Altı ay sonra, Aziz'i daha iyi tanımış olacaksınız. Ve kararınızı ona göre vereceksiniz." Diğerleri fısıldaştı. Cihan, onların yüzlerindeki tereddüdü görebiliyordu. "Dua edin," diye ekledi Cihan. "Allah, doğru yolu gösterir." Dışarı çıktılar. Hava kararmıştı. Sokak lambaları, taş evlerin arasında sönük bir ışık yayıyordu. Eve dönerlerken, bir gölge yolun kenarından çıktı. Cihan, durdu. Elini beline götürdü, bıçağının olduğu yere. "Ağır ol Cihan. Benim." Sesi tanıdı. Zülfü'ydü. "Zülfü Amca. Ben, sandım ki..." "İçeri gel, bir çay içelim." Cihan, Aziz'e döndü. "Sen eve git. Ben birazdan gelirim." Ev, bulundukları yerden gözüküyordu. Aziz başını salladı, eve doğru yürüdü. Zülfü'nün dükkanı küçük ve dar'dı. İçerisi, eski eşyalarla doluydu. Ortada küçük bir soba vardı, üzerinde çaydanlık kaynıyordu. Zülfü, iki fincan getirdi. "Otur." Cihan oturdu. "Ne oldu?" "Divandan sonra Mazhar, buraya geldi. Çok öfkeliydi." "Ne dedi?" "Seni devirmek istediğini söyledi. Aşiretin, senin gibi zayıf bir reise ihtiyacı olmadığını." Cihan'ın yüreği sıkıştı. "Ciddi mi?" "Çok ciddi. Ve planı var. Gençleri toplayacak. Onlara, senin dini unuttuğunu, aşireti batırdığını söyleyecek." "Gençler ona inanmaz." "İnanırlar. Çünkü Mazhar, onlara basit cevaplar veriyor. Senin cevapların ise karmaşık. Gençler, basit olanı tercih eder." Cihan, çayından bir yudum aldı. Sıcaktı, boğazını yaktı. "Ne yapmalıyım?" "Onunla aynı dili konuş. Dini kullan. Ama gerçek anlamda. Mazhar, dini gerici düşünceleriyle kullanıyor. Sen ise, yeni bir yol olarak kullan." "Nasıl?" "Yarın Cuma. Cuma namazında vaaz ver. İnsanlara, İslam'ın hoşgörüsünden bahset. Peygamberimizin farklı inançlara saygısından." Cihan, bu fikri düşündü. "İyi bir fikir." Cihan, Zülfü'ye baktı. Bu yaşlı adam, her zaman çözüm üretiyordu. "Teşekkür ederim Zülfü Amca. Yine doğru yolu gösterdin." "Ben sadece eskiciyim Cihan. Eski şeyleri tamir etmekten anlarım. Ama bazen, insanlar da eski şeyler gibidir. Kırılırlar, tamir edilirler." Dışarı çıktı. Hava iyice soğumuştu. Yıldızlar, Urfa'nın gökyüzünde parlıyordu. Cihan, eve doğru yürürken, bir kararlılık hissetti. Mazhar'la mücadele etmek zor olacaktı, ama pes etmeyecekti. Eve vardığında, herkes uyumuştu. Sadece Gülperi, onu bekliyordu. "Neredeydin?" diye sordu uykulu bir sesle. "Zülfü Amca'yla konuştum." Yatak odasına çıktılar. Cihan, yatağa uzandı. Yorgundu, ama zihni hâlâ hızlı çalışıyordu. Gülperi, lambayı söndürdü. Oda karanlığa gömüldü. Ama Cihan'ın gözleri, hâlâ açıktı. Dışarıdan, bir köpek uluması duyuldu. Sonra birkaç köpeğin havlaması. Bir insanın bağrışları. Ve sonra... Hepsi sustu. Cihan, gözlerini kapattı. Yarın yeni bir gün olacaktı. Ve yeni bir savaş başlayacaktı. Ama o hazırdı. Reis olmak, savaşmaktı. Ve o, reisliğini koruyacaktı. Aşiretin bekası için...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD