Jeep, tozlu yolda ilerlerken, içindeki sessizlik gittikçe ağırlaşıyordu. Gülperi, dikiz aynasından Aziz'e baktı. Adam, pencereden dışarıyı izliyordu. Yüzünde merakla birlikte bir tedirginlik vardı. Urfa'nın uçsuz bucaksız toprakları, İstanbul'da görmeye alışık olmadığı bir manzaraydı.
"Urfamızı nasıl buldun Aziz, hayal ettiğin gibi mi?" diye sordu Gülperi, sesini yumuşatarak.
Aziz, öne eğildi. "Hayır, tam olarak... sayılmaz. Manzara çok etkileyici. Burası tamamen farklı bir dünya."
Sibel, annesinin koluna dokundu. "Anne, Aziz aşiret yapıları üzerine doktora yapıyordu. Şimdi dışarıdan incelemek yerine içine girecek." dedi gülümseyerek.
Gülperi'nin kaşları hafifçe kalktı. "Bizi inceliyor yani?"
"İncelemek değil," diye düzeltti Aziz. "Anlamaya çalışıyorum. Aşiret yapıları, modern Türkiye'de varlığını hâlâ nasıl sürdürdüğünü, nasıl dönüştüğünü..."
"Biz dönüşmüyoruz," dedi Gülperi, keskin bir tonla. Sonra yumuşadı. "Yani, öyle kolay değil. Köklerimiz... çok derin."
Kadir'in kullandığı kamyonet, önlerinde gidiyordu. Toz bulutu, Jeep'in ön camına vuruyordu. Gülperi, biraz su sıkıp silecekleri çalıştırdı ve sonrasında öndeki kamyonetle aralarına biraz mesafe koydu.
"Anne," dedi Sibel, dikkatle. "Tren istasyonunda Mazhar Amca'nın oğlu Cemal'i gördük. Yanında adamları vardı. Düşündüğüm şey mi oldu?"
Gülperi, direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. "Merak etme sen Sibel. Önemli bir şey değil. Cemal, babasının mesajını getirmiş."
"Ne mesajı?"
"Senin eve Aziz'le dönmemen gerektiği mesajı."
Sibel'in yüzü gerildi. "Cidden mi? Orada... bizi tehdit mi etti?"
"Tehdit değil, uyarı," dedi Gülperi, kelimeleri özenle seçerek. "Ama Kadir yetişti. Baktılar pabuç pahalı, çekip gittiler."
Aziz, arka koltukta doğruldu. "Bu benim yüzümden oldu, değil mi? Sibel, belki de kabul edilene kadar benim burada, bir otelde kalmam daha iyi olur..."
"Hayır," dedi Gülperi ve Sibel aynı anda.
Gülperi devam etti: "Bizim evimiz, misafirlerimize açıktır. Ki sen misafir bile değilsin. Sen artık bizim ailemizden olacaksın."
"Anne..." diye fısıldadı Sibel, gözleri dolmuştu.
"Babanın kararı bu," diye tamamladı Gülperi. "Mazhar Amca ne derse desin, evimizde kimin kalacağına biz karar veririz."
Araba, bir tepeyi aştı. Aşağıda, aşiretin köyü göründü. Bahçeleri birbirine bitişik taş evler, dar sokakların içinde saklanmış gibiydi. Ortada, daha büyük bir yapı vardı - aşiretin toplanma yeri, divanhane. Onun yanında da, Cihan'ın büyük büyük babasından kendi elleriyle yaptığı, Bozatlı ailesinin evi... Gerçi bu eve de zaman içinde eklemeler yapılmıştı.
Aziz, manzaraya bakakaldı. "Bu... bu sanki zamanda yolculuk gibi."
"Hoşuna gitti mi?" diye sordu Sibel.
"Hayret verici," diye cevapladı Aziz. "Okuduklarımdan, vs hatta gördüklerimden çok daha etkileyici."
Gülperi, bir gülümseme yakalamaya çalıştı. "Okuduklarında ne yazıyordu?"
Aziz, tereddüt etti. "Aşiretlerin kapalı topluluklar olduğu, dışarıya karşı mesafeli..."
"Doğru," diye kesti Gülperi. "Ama mesafemiz, saygısızlığa karşı. Sen saygılı ol, biz de saygılı olalım."
"Ama ben Sünni değilim," diyebildi Aziz, sessizce.
Gülperi, arabayı yavaşlattı. Köyün girişine yaklaşıyorlardı. Birkaç çocuk, yolun kenarında top oynuyordu. Arabayı görünce, oyunlarını bırakıp baktılar.
"Din, kalpte olur," dedi Gülperi, yavaşça. "Allah, kalpleri bilir. Senin kalbini temiz tut, gerisini zamana bırak."
Sibel, annesine şaşkınlıkla baktı. Bu sözler, ondan duymaya alışık olmadığı türdendi.
Köyün girişindeki kahvede, birkaç yaşlı adam oturuyordu. Hepsi, Jeep'e bakıyordu. Gülperi, başıyla selam verdi. Adamların bazıları başlarını eğdi, bazıları ise bakışlarını kaçırdı.
"Hepsi biliyor," diye mırıldandı Gülperi.
"Ne biliyorlar?" diye sordu Sibel.
"Senin Aziz'le geldiğini. Ve onun aşiret dışından olduğunu."
Jeep, dar bir sokağa girdi. Taş evlerin arasından, nihayet Bozatlı evinin avlu kapısına vardılar. Kapı açıktı. İçeride, Cihan bekliyordu. Yanında, annesi Gülistan ve kardeşi Kadir'in eşi Hacer vardı.
Gülperi, arabayı durdurdu. Motor sesi kesildiğinde, bir anlık sessizlik oldu. Sonra Sibel, kapıyı açıp fırladı.
"Baba!"
Cihan, kızına açtığı kollarında, onu sıkıca sardı. Gözleri kapalıydı. Yüzündeki yorgunluk ve endişe anında silinip yerini özlem almıştı.
"Kızım," dedi, sesi boğuk. "Hoş geldin."
"Hoş bulduk baba."
Aziz, arabadan çıktı. Utangaç bir şekilde bekledi. Cihan, Sibel'den sonra ona baktı. Gözleri, Aziz'i baştan aşağı süzdü. Sonra adım attı, elini uzattı.
"Hoş geldin Aziz."
Aziz, elini sıktı. "Hoş bulduk efendim. Ben... size teşekkür ederim. Beni kabul ettiğiniz için."
"Kızımın seçtiği adamsın," dedi Cihan, kısa ve net. "O yeter."
Gülistan, yavaşça yaklaştı. Yetmiş beş yaşında olmasına rağmen, dik duruşunu koruyordu. Gözleri, Aziz'in yüzünde gezindi.
"Sen, torunumun sevdiği adamsın?" dedi, Urfa şivesi ağır basan bir Türkçeyle.
"Evet efendim."
Gülistan, başıyla onayladı. "Gel, içeri gir. Yol yorgunusundur."
Ev, taştan yapılmış, iki katlıydı. Avlu genişti, ortasında bir kuyu vardı. Bir köşede, asma altında oturma yeri bulunuyordu. Hemen girişte, ayakkabılar çıkarıldı.
İçeri girdiklerinde, mis gibi yemek kokusu geldi. Gülistan, sabahtan beri hazırlık yapmıştı. Masada, Urfa'nın meşhur çiğ köftesi, patlıcan közlemesi, biber dolmaları, ve taze lavaş ekmekleri vardı.
"Mazhar Amca nerede?" diye sordu Gülperi, alçak sesle.
"Odasında," dedi Cihan. "Gelmeyeceğini söyledi."
"Onun oğlu Cemal, istasyonda bizi karşıladı."
Cihan'ın yüzü gerildi. "Kadir tahmin etmişti. Yetişebildi mi? Bir sorun çıktı mı?"
"Babasının mesajını iletti. Başka bir şey olmadı."
Cihan, gözlerini kapattı. Bir an, çok yorgun göründü. Sonra tekrar açtı. "Önce yemek yiyelim. Sonra konuşuruz."
Masaya oturdular. Aziz, nasıl davranacağını bilemiyor gibiydi. Sibel, ona işaret etti. Yere bağdaş kurarak oturdu. Gülperi, önüne bir tabak koydu, üzerine yemeklerden birer parça servis etti.
"Afiyet olsun."
Yemek, sessizlik içinde başladı. Sadece tabak çatal sesleri duyuluyordu. Aziz, çiğ köfteyi dikkatle inceledi. Dışarıda yediği hazır çiğ köftetelerden biraz farklı gözüküyordu. Biraz daha... koyu... ve daha özenli.
"Acı olabilir," diye uyardı Sibel.
Aziz, bir parça aldı, ağzına attı. Yüzü bir an kızardı, ama yutmayı başardı. "Lezzetli," dedi, nefes nefese.
Gülistan, onu izliyordu. Hafif bir gülümseme belirdi dudaklarında. "İlk defa yiyorsun, değil mi?"
"Evet efendim."
"Bizim çiğ köfte, acıyla yapılır. Hayat gibi." dedi Gülistan. Acısını özellikle biraz daha fazla atmıştı. Bu seferlik...
Yemek devam ederken, kapıdan bir gölge düştü. Herkes başını çevirdi. Mazhar Amca, eşikte duruyordu. Tespihini çekiyor, gözleri masadakileri süzüyordu.
Cihan, ayağa kalktı. "Amca, buyur." dedi. "Yer açın."
Mazhar, içeri girdi. Yavaş adımlarla masaya yaklaştı. Gözleri, Aziz'e dikilmişti. "Bu... dışarıdan gelen misafirimiz mi?"
"Evet amca," dedi Cihan. "Sibel'in nişanlısı Aziz. Aziz, bu benim amcam Mazhar."
Aziz, ayağa kalkmaya çalıştı. Mazhar, eliyle işaret ederek oturmasını söyledi.
"Nişanlı mı?" diye sordu Mazhar, sesi buz gibi. "Aşiretin geleceği için aşiret büyüklerine danışılmıyor mu?"
"Sibel dört yılın ardından eve döndü." dedi Cihan. "Onu mutlu görmek istiyoruz."
Mazhar, yere oturdu. Hacer, önüne bir tabak koydu. Mazhar, yemeğe dokunmadı.
"Sibel, İstanbul'da okudun. Avukat oldun. Hepimiz senin adına mutlu olduk."
"Evet, Büyük Amca."
"Bu adamı orada tanıdın?"
"Evet."
Mazhar, tespihini çekmeye devam etti. "Ailen belli mi?"
Aziz, tereddüt etti. "Babam emekli öğretmen, annem ev hanımı. İzmirliyiz."
"İzmir," diye tekrarladı Mazhar, kelimeyi ağzında evirir çevirir gibi. "Uzak yer. Ve dinin?"
Aziz, yutkundu. "Ailem Müslüman ama... pek dindar değiliz. Ben... kültürel Müslümanım... diyebilirim sanırım."
Mazhar'ın yüzü hiç kıpırdamadı. "Kültürel Müslüman. İlginç bir tabir."
Odayı, gergin bir sessizlik kapladı. Gülperi, Cihan'a baktı. Cihan, derin bir nefes aldı.
"Amca, Aziz bizim misafirimiz. Ona hoşgörüyle yaklaşalım."
"Hoşgörü," diye tekrarladı Mazhar. "Hoşgörü, sınırı olan bir şeydir Cihan. Sınırları aştığında, zaaf olur."
Sibel, dayanamadı. "Büyük Amca, Aziz iyi bir insan. Beni seviyor, ben de onu seviyorum. Başka ne önemli olabilir ki?"
Mazhar, ilk kez Sibel'e baktı. Gözlerinde, bir üzüntü vardı. "Kızım, sen gençsin. Aşkı önemli sanıyorsun. Ama aşiret, aşktan daha büyüktür. Aşiret, yüzlerce yıllık bir gelenek. Kan bağı. Sorumluluktur."
"Ben sorumluluğumu biliyorum," dedi Sibel, sesi titreyerek. "Ama aynı zamanda kendi hayatımı yaşamak istiyorum."
Mazhar, başını sağa sola salladı. "İstanbul, senin kafanı karıştırmış. Orada unuttuğun şeyleri, burada hatırlayacaksın."
Cihan, masaya hafifçe vurdu. "Amca, bugün Sibel'in eve dönüş günü. Bu konuları sonra konuşuruz. Şimdi hep birlikte yemeğimizi yiyelim."
Mazhar, ayağa kalktı. "Ben yemeyeceğim." dedi. Döndü, odadan çıktı. Arkasında, ağır bir sessizlik bıraktı.
Gülistan, ilk konuşan oldu. "Mazhar'ın kalbi daralmış. Yaşlandıkça, dünya ona daha dar geliyor."
"Dar gelmek başka," dedi Cihan. "Aşireti bölmek başka."
Yemek, Mazhar'ın çıkışından sonra daha hızlı bitti. Kimse çok konuşmak istemiyordu. Aziz, kendini iyice küçülmüş hissediyordu. Sibel, onun elini tuttu, sıktı.
Yemekten sonra, Gülperi, Sibel ve Aziz'i misafir odasına götürdü. Oda, temiz ve basit döşenmişti. Yerde yataklar, duvarda bir kilim, küçük bir masa.
Aziz'e döndü, "Burada kalacaksın," dedi Gülperi. "Tuvalet ve banyo, koridorun sonunda."
"Teşekkür ederim efendim," dedi Aziz.
Gülperi, kapıya yöneldi. Durdu, geri döndü. "Aziz."
"Efendim?"
"Burada her söz, her bakış anlamlıdır. Dikkatli ol. Mazhar Amca'nın senin hakkında söyleyecekleri, bütün köye yayılacak."
"Anladım. Elimden geleni yapacağım."
"Yapman gereken tek şey, saygılı olmak. Gerisini Cihan halleder."
Gülperi çıktı. Sibel, kapıyı kapattı. Derin bir nefes aldı.
"Annem çok değişmiş," dedi. "Daha anlayışlı ve... güçlü."
"Etkileyici bir ailen var," dedi Aziz, yatağa oturdu. "Mazhar Amca... pek sıcak karşılamadı."
"Önemli değil. Babam reis. Onun sözü geçer."
Aziz, odada gezindi. Parmaklarıyla duvardaki kilime dokundu. "Burada her şey farklı. İstanbul'da anlattıkların, yeterli değilmiş. Burayı yeterince anlatamamışsın."
"Korkuyor musun?" diye sordu Sibel, yanına oturdu.
"Hayır... Biraz... Sadece... nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. Kültürüne saygısızlık etmek istemiyorum."
Sibel, onun yanağına dokundu. "Sadece kendin ol. Bu yeter."
Aşağıdan, erkek sesleri duyuldu. Cihan ve Kadir, avluda konuşuyorlardı. Sibel, pencereye yaklaştı, perdeyi araladı.
"Ne oluyor?" diye sordu Aziz.
"Bilmiyorum. Ama endişeli görünüyorlar."
"Beş aile, Mazhar Amca'nın yanında," diyordu Kadir. "Hepsi, Sibel'in evliliğine karşı."
"Beş aile değil, bütün aşiret benim arkamda," dedi Cihan. "Mazhar Amca, sadece kendi fikrinde ısrar eden birkaç kişiyi toplayabilir."
"Amcamız, aşiretin yaşlısı. Sözü dinlenir."
"Ben de reisim," diye vurguladı Cihan. "Ve reisin sözü, en son sözdür."
Kadir, başını salladı. "Peki ya düğün? Nasıl yapacağız? Mazhar Amca gelmezse, diğerleri de gelmez."
"Düğünü yaparız. Gelen gelir, gelmeyen kendi bilir."
"Bu, bölünme demek Cihan Abi."
Cihan, kuyunun kenarına oturdu. "Bölünmekten korkmuyorum Kadir. Adaletsizlikten korkuyorum. Kızım, sevdiği adamla evlenecek. Bu kadar basit."
Yukarıda, Sibel perdeyi bıraktı. Gözleri dolmuştu.
"Baba..." diye fısıldadı.
Aziz, onu kucakladı. "Ben buradayım. Seninleyim."
"Seni tanıdığıma pişman değilim. Ama... ailemi bölmek istemiyorum."
"Bölünmeyeceksiniz" diyebildi Aziz. Sadece... umut edebiliyordu. "Fakat değişecekler. Her gelenek, bir gün değişmek zorunda kalır."
Akşam yavaş yavaş çöküyordu. Güneş, taş evlerin üzerinde kızıl bir ışık yayıyordu. Köyden, akşam ezanı sesi duyuldu.
Cihan, ayağa kalktı. "Namaza gidiyorum. Sen de geliyor musun?"
Kadir başını salladı. "Geliyorum."
Cami, köyün merkezindeydi. İçeri girdiklerinde, cemaat toplanmaya başlamıştı. Mazhar Amca, ön saflarda duruyordu. Cihan'ı görünce, başını çevirdi.
Namaz başladı. Cihan, duaları okurken, aklı kızındaydı. Sibel'in küçüklüğünü düşündü. Onu ilk kez ata bindirdiği günü. Korkmuştu, ama arkasında babasının olduğunu bilmek, ona güven vermişti.
"Sen hep arkamda ol baba," demişti küçük Sibel.
"Her zaman," diye cevaplamıştı Cihan.
Namaz bitti. Cemaat dağılırken, Mazhar Amca, Cihan'ın yanına geldi.
"Yarın divan toplanıyor," dedi, doğrudan konuya girerek.
Cihan, şaşırdı. "Neden? Ben toplanmasını söylemedim."
"Aşiretin ileri gelenleri toplantı istedi. Senin kızının evliliğini görüşmek için."
"Kim bu ileri gelenler?"
"On iki kişi. Hepsi de aşiretin yaşlıları."
Cihan, yutkundu. Mazhar Amca, onu köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Divan toplantısı, aşiretin en önemli karar mekanizmasıydı. Ve yaşlıların çoğu, Mazhar ile aynı fikirdeymiş gibi gözüküyordu.
"Peki," dedi Cihan, sakince. "Toplansın. Ama kararı ben veririm."
"Divanda, reisin sözü de dinlenir," dedi Mazhar. "Ama biliyorsun, yaşlıların görüşü... önemlidir."
Cihan, camiden çıktı. Hava serinlemeye başlamıştı. Sokaklarda, birkaç kişi dolaşıyordu. Hepsi ona saygıyla selam verdi, ama bazılarının gözlerinde sorular vardı.
Eve dönerken, bir ses duydu. "Reis!"
Döndü. aşiretin yaşlılarından Zülfü, eskici dükkanının önünde duruyordu. Yetmişine merdiven dayamıştı, ama gözleri hâlä keskindi.
"Zülfü Amca. Hayırdır?"
Zülfü, yanına geldi. "Duyduğuma göre, yarın divan toplanıyormuş."
"Haber hızlı yayılmış."
"Köyde, gizli hiçbir şey olmaz Cihan. Söyle bana, ne yapacaksın?"
Cihan, Zülfü'ye baktı. Bu adam, babasının da danışmanıydı. Bilgeliğiyle, birçok krizi çözmüştü.
"Ne yapmam gerekiyor Zülfü Amca? Kızım mutlu. Ama aşiret, bölünmenin eşiğinde."
Zülfü, sakalını sıvazladı. "Cihan, sen genç bir reissin. Ama baban gibi değilsin. Onun gibi sert değilsin. Bu iyi bir şey.
Ama bazen... sertlik gerekir."
"Şiddet mi?"
"Hayır. Kararlılık. Divana git, Ne düşündüğünü anlat. Ama dinle de. Yaşlıların sözünü dinle. Bir orta yol bulabilirsin."
"Orta yol ne olabilir? Sibel ya evlenecek, ya da evlenemeyecek."
Zülfü gülümsedi. Bu gülümseme, yüzündeki bütün kırışıklıkları hareket ettirdi. "Hayat, siyah beyaz değildir Cihan. Gri tonları da var, çeşit çeşit renkleri de... Belki, bir süre bekletebilirsin. Belki, Aziz'i aşirete kabul ettirebilirsin. Zamanla... Yollar vardır. Bulmalısın."
"Aziz, korkuyor... Mezhebinin engel olacağından korkuyor. Duymuşsundur. Sünni değil."
"O aşiretin misafiri. Zamanla, insanımız onu tanır. Tanındıkça, belki... Korkuları azalır."
Cihan, bu fikri düşündü. "Mazhar Amca kabul etmez."
"Mazhar, şuan tek başına değil. Diğerlerini ikna edebilirsen...."
Cihan, Zülfü'nün elini tuttu. "Teşekkür ederim amca. Çok teşekkür ederim."
"Ben sadece eskiciyim Reis. Eski şeyleri tamir etmekten anlarım. Ama bazen, insanlar da eski şeyler gibidir. Tamir edilebilirler."
Cihan, eve doğru yürüdü. Zülfü'nün sözleri, aklında dönüp duruyordu. Belki de haklıydı. Belki, acele etmemeliydi.
Eve vardığında, Gülperi onu bekliyordu. Avluda, asma altında oturuyordu. Elinde, bir fincan kahve vardı.
"Namaz kılındı mı?" diye sordu.
"Kıldım. Ve yarın divan toplanacakmış."
Gülperi'nin yüzü asıldı. "Mazhar mı toplattı?"
"Evet. Yaşlılar, Sibel'in evliliğini görüşecekmiş."
"Ne yapacaksın?"
Cihan, karısının yanına oturdu. "Zülfü Amca'yla konuştum. Orta yol bulmamızı önerdi."
"Orta yol nedir?"
"Aziz'i, aşiretin misafiri olarak kabul etmek. Evliliği hemen yapmamak. Zaman tanımak."
Gülperi, kahvesinden bir yudum aldı. "Bu mantıklı. Ama Sibel kabul eder mi? Dört yıl bekledi zaten."
"Beklemek zorunda. Aşiret için... Ben ona açıklarım."
Gülperi, başını salladı. "Sen bilirsin. Ama dikkatli ol. Mazhar, bu fırsatı kaçırmaz. Divanda, seni zor durumda bırakmak isteyecektir."
"Biliyorum."
İçeri girdiler. Ev sessizdi. Misafir odasından ışık sızıyordu. Cihan, kapıya yaklaştı. Dinlemek için değil, sadece orada olduklarını bilmek için.
"Baba, sen misin?" diye seslendi Sibel, içeriden.
Cihan, kapıyı açtı. Sibel ve Aziz ve Gülistan, yerde oturmuş, konuşuyorlardı.
"Rahatsız etmiyorum ya?" diye sordu Cihan.
"Hayır baba, gel."
Aziz, toparlanıp ayağa kalktı. Cihan, içeri girdi.
"Otur otur," dedi Cihan. Yere, karşılarına oturdu. "Bir şey konuşmak istiyorum sizinle."
Sibel'in yüzü endişeyle doldu. "Ne oldu baba?"
"Yarın, aşiret divanı toplanıyor. Senin ve Aziz'in evliliğini konuşacaklar."
"Ne? Neden?"
"Çünkü Mazhar Amca, bazı yaşlıları ikna etmiş. Onlar, bu evliliğin aşiret için iyi olmadığını düşünüyor."
Aziz, başını öne eğdi. "Bu benim suçum. Belki ben..."
"Senin suçun değil," diye kesti Cihan. "Dinle beni. Yarın divana gideceğim. Onlara, Aziz'in aşiretin misafiri olduğunu söyleyeceğim. Evlilikten önce biraz zaman isteyeceğim. Belki altı ay, belki bir yıl. Bu sürede, Aziz'i tanısınlar. Korkuları azalsın."
Sibel'in gözleri doldu. "Baba, ben beklemek istemiyorum. Aziz'i size üniversitenin ilk yılında anlattım, İlk yaz evlenmek için sizden izin istedim. Dört yıl bitti. Yeterince beklemedim mi?"
"Sibel, kızım. Aşiretin huzuru önemli. Eğer acele edersek, bölünürüz. Bu senin istediğin bir şey mi?"
Sibel, cevap vermedi. Aziz'e baktı. Aziz onaylayan bir ifadeyle bakıyordu.
"Sibel," dedi yumuşakça. "Baban haklı. Ben de beklemek istemiyorum ama zaman bizim yanımızda olacaktır."
"Gerçekten mi? Beklemeyi kabul ediyor musun?"
Aziz gülümsedi. "Senin için, her şeyi yaparım. Ve babanın dediği gibi, belki zaman her şeyin ilacı olur."
Cihan, rahat bir nefes aldı. "Tamam o zaman. Yarın divanda, bu planı açıklayacağım."
"Peki ya Mazhar Büyük Amca?" diye sordu Sibel. "O ne diyecek?"
"O ne derse desin," dedi Cihan. "Önemli olan, diğer yaşlıları ikna etmek."
Cihan, odadan çıktı. Koridorda, Gülperi onu bekliyordu.
"Kabul ettiler mi?"
"Ettiler. Şimdi, yarınki divana hazırlanmalıyım."
Gece iyice çökmüştü. Köyde, ışıklar birer birer sönüyordu. Ama Bozatlı evinde, uykusuzluk vardı.
Cihan, yatak odasında, pencereden dışarı bakıyordu. Yıldızlar, Urfa'nın gökyüzünde parlıyordu. Babası, ona reisliği verirken ne demişti?
"Oğlum, reis olmak kolay değil. Bazen sevdiğin şeyi, aşiret için feda etmek zorunda kalacaksın."
Ama o, kızını feda etmek istemiyordu. Orta yolu bulacaktı. Hem aşireti koruyacak, hem kızının mutluluğunu.
Yatağa girdi. Gülperi, yanındaydı.
"Uyuyabilecek misin?" diye sordu.
"Belki. Ya sen?"
"Uyku? Zor... Ama yarın için dinlenmemiz lazım."
Cihan, karısına sarıldı. "Bugün Sibel'i gördüğümde, küçük kızım gibi değildi. Büyümüş. Kadın olmuş."
"Zaman hızlı geçiyor. Ve biz, onunla birlikte değişiyoruz."
"Değişmek kötü mü?"
Gülperi, kocasının göğsüne başını dayadı. "Değişmemek ölüm demek. Ama değişirken, köklerimizi unutmamamız lazım."
Dışarıdan, bir köpek sesi duyuldu. Sonra sustu. Köy, uykuya dalmıştı.
Ama yarın, yeni bir gün olacaktı. Ve divan toplantısı, aşiretin geleceğini şekillendirecekti.
Cihan, gözlerini kapattı. Dualar mırıldandı. Sonra, uykuya daldı.
Rüyasında, babasını gördü. Ona gülümsüyordu.
"Sen doğru yoldasın oğlum," diyordu babası. "Ama yol, dikenli."
Cihan, dikenlere hazırdı. Uykusunda bile...