DOKUZUNCU BÖLÜM

1719 Words
"Burası nereye yakın?" Belki bunu sormamam gerekiyordu, neticede beni ilgilendirmezdi. Ama benim hakkımda konuşup, bana iyi şeyler söylerken ona da değinmek istemiştim. Sıra bende olmalı diye düşündüm. Elini masanın üzerine çıkararak parmaklarıyla bir ritim tutturdu. Gözleri elini takip ederken bana cevap vermeyeceğini düşündüm. Belki özel bir meseleydi, sormamam gerekirdi. Gerginlikle spor ayakkabımın içindeki ayak parmaklarımı sertçe büzdüm. Artık cevap vermeyeceğini düşünürken, "Burası..." dedi kederli bir gülüş dudaklarını tırmalarken. "Hastaneye yakın." "Geçmiş olsun." dedim yavaşça. Bakışlarını, sararmış yaprakların hüznü sarmıştı. Dudaklarını yavaşça aralayarak mırıldandı. "Sağ ol." Omuzlarının düşüşünü izlerken ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Konuşmaya devam mı etmeli, yoksa susmalı mıydım? Belki susmam en doğrusuydu ama anlatmanın, kalpte is tutmuş kötü duyguları sis bulutuna çevirip hafifleteceğini bildiğimden susmadım. Belki de hayatımda ilk kez bir işe yarar ve merhem olurdum yabancısı olduğum yaralara. Başımı ona çevirdiğimde kumral saçlarım omuzlarıma döküldü ve o kişinin gözleri bir saniyeliğine usulca saçlarıma dokundu. "Hastanedeki kişi... O, badem gözlü kız mı?" İlk tanıştığımız gün, amfide o kızdan bahsetmişti. "Gözlerin çok güzel, şekli badem gibi... Gözlerin... O'nun gözlerine çok benziyor." Benim gözlerim badem şeklinde miydi? Badem göz nasıl olurdu ki... Kaşları hafifçe çatıldı hatırlamaya çalışır gibi. "Badem gözlü mü?" Başımı salladım. "Benim gözlerimi... Benzettiğin kız." Gülümsedi. "Doğru... Sana ondan bahsetmiştim, değil mi?" Bakışları dikkatle gözlerime takıldı. "Gözleriniz benziyor ama... Onun gözleri badem şeklinde değil." Bakışları uzunca gözlerimde durdu. Normalde korkar ve sakınarak ilk çeken olurdum yabancı gözlerden kendimi. Ama o an bakışlarına sinen kırıklığı gördüm, eski bir vazo kırılmış ve parçaları irislerinin her bir noktasına saçılmıştı. "O değil," dedi. "Babannem hasta." Başımı salladım usulca. Babannemi çok küçükken kaybetmiştim ama birlikte geçirdiğimiz anları kesik kesik de olsa hatırlıyordum. Hayatımda büyük bir yeri olmuştu, annemden daha fazla. Bu yüzden ölümü de sarsıcı olmuştu. "Tekrar geçmiş olsun, umarım bir an önce iyileşir." "İnşallah." Gözleri çoktan odağını başka noktaya çevirmişti. "Hadi," dedi dudaklarını çevreleyen sahte bir gülümsemeyle. "Daha fazla burada kalırsak zatürre olacağız. Sen kütüphaneye geç." "Sen?" diye sordum istemsizce. "Bu soğuk sınıfta mı kalacaksın?" Kimsenin benim için hasta olmasını istemezdim, daha doğrusu kimsenin beni düşünmesini istemiyordum. Yerinden kalktı ve omuzları ağrımış olmalı ki kollarını esnetti. "Ben de hastaneye geçeceğim zaten." Bakışları usulca tarafıma çevrildi ve alayvari bir tonlamayla konuştu. "Bu soğukta kalacacak kadar aklımı kaybetmedim." Gözlerimi kaçırdım. Üzerime örttüğü ceketimi üstümden aldı ve elime tutuşturdu. Sonra masanın hemen yanına bıraktığım valizimi eline alarak bana döndü. "Nedense seni burada bırakıp gitsem, kütüphaneye dönmeyecekmişsin gibi hissediyorum, hadi." Önden bir kaç adım attığında ayaklandım ve sesimle onu durdurdum. "Valizi ben taşırım," dedim, eline uzanıp valizi almaya çalışarak. "Giderim yani." Valizi benden uzaklaştırarak diğer eline doğru sürdü. "Ben daha hızlı sürerim, soğukla da daha az temas etmiş oluruz." Cevabımı duymadan uzun bacaklarını hareket ettirdi ve hızlı adımlarla sınıftan çıktı. Arkasından bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım ve gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapayarak kendimi telkin ettim. Sadece yardım etmeye çalışıyor, bu normal bir durum. Kötü bir niyeti yok. Yabancı insanlar da yardım edebilir. Derin bir nefesi aralık alan dudaklarımın arasına sığdırdım ve hızlıca sınıftan çıkarak onu takip ettim. Dışarı çıktığımızda aceleci adımlarım, uzun bacaklarına yetişmek üzereydi ama bilinçli ya da bilinçsiz bir adım gerisindeydim hep. "Neden arkama gizleniyorsun?" Aynı hızla yürüyor, valizimi sürüklemeye devam ediyor ve bakışlarını önünden ayırmıyordu. "Gizlenmiyorum," dedim. "Çok hızlı olduğun için yetişemedim." Aniden durdu, omzuna çarpmaya ramak kalan ben de. Başını omzunun üzerinden arkasına çevirip gözlerini kısarak yüzüme baktı ve tek kaşı sorgulayıcı bir ifadeyle havalandı. Şüpheli bakışları üzerimde gezinirken gözlerimi kaçırdım. Ne düşündüğünü merak ediyordum ama aklından geçirdiklerini katiyen yüzüne yansıtmadı. "Şimdi yetiştin." dedi başı hafifçe yana doğru eğim kazanırken. "Ama hala arkama gizleniyorsun." Boğazım kururken aramızdaki bir adımlık mesafeye baktım. Dediği gibi arkasındaydım ve o arkasında değil yanında yürümemi istiyor, gizliden talep ediyordu. Buna neden bu kadar takılmıştı bilmiyorum ama bu durum onu rahatsız etmiş gibiydi. Bir şey söylemeden başımı yavaşça eğdim ve beni yanına taşıyacak olan o adımı attım. Tek bir adım. Vücudumun ona yakın olan sol kısmı karıncalanmış, kalbim gergince kasılmış ve hızla kan pompalamaya başlamıştı. Usulca bir nefesi dudaklarıma sığdırdım ve göz ucuyla ona baktım. Yüzünde neredeyse rahatlamış, memnun bir ifade oluştu ve başını belli belirsiz sallayarak yürümeye devam etti. Hemen yanında olan ben de. Ilık koridora girip, vücudumuz sıcak kütüphaneyle buluşuncaya değin adım, adımlarına uyum sağlamış ve gerginliğim bir nebze de olsa azalmıştı. İşte, demek ki ölmüyormuşum. Valizimi, duvarın kenarına yavaşça bıraktığında, "Teşekkür ederim," dedim mahcup bir sesle. "Zahmet oldu." Yerinde doğrulduktan sonra gözlerini yüzüme dikti. "Taşımak isteyen bendim, teşekkür etmene gerek yok." Yine de teşekkür ederim. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve gözlerim pencereden içeriye sızan alacakaranlık gökyüzüne çevrildi. Montumun cebindeki telefonu çıkarıp ekranı aydınlattığımda saatin henüz beş olduğunu gördüm. "Otobüsle mi gideceksin hastaneye?" Başını salladı. "Ama otobüsler saat altıdan önce hareket etmiyor, biliyorsundur... Daha bir saat var." Gözlerini bu bilgiyi yeni hatırlamış gibi kırpıştırdı. Sonra ne yapacağını bilemeyerek sağa sola bakındı. "İstersen burada bekle," dedi dilim. Zihnim bu cümleyi kurmak için benden izin almamış ve birden dudaklarımdan atıvermişti dışarı. O da benim gibi, benden bu cümleyi beklemiyor olsa gerek kaşları havalandı. Kendimi tahlil ettim bir kaç saniye. Bir saat bekleyecektik ve onunla daha önce fazlaca geçirdiğim vakitler olduğu için bu bir saatin benim için sorun olacağını hissetmiyordum. Benim için kibarlık yapmıştı, ben de onun için yapmak istemiştim. Sanki kütüphane senindi, özel mülkünmüş gibi istersen kalabilirsin diye izin veriyorsun bir de! "Teşekkür ederim," dedi. Dudağının kenarında hoş bir kıvrım bırakarak gülümsemişti. Üşümüş olmalı ki hemen ısıtıcının yanına ilerlemiş ve bağdaş kurarak oturup, sırtını beyaz peteğe yaslamıştı. "Sen de yapsana, üşümüş olmalısın." dedi hemen yanındaki diğer peteği gözleriyle işaret ederek. O söyleyene kadar yerimde dikilip öylece durduğumun farkında bile değildim. Petekler fazla da yakın sayılmazdı, aralarında bir buçuk metre mesafe vardı. Yine de bu mesafe bana yetmemiş olacak ki, kendimi bir sonraki peteğin önünde buldum ve aramıza üç metre eklemiş oldum. Onun gibi sırtımı hafifçe peteğe yaslayıp bacaklarımı göğsüme çektim ve kollarımla etrafını sardım. Aramızda belirgin bir sessizlik yaşandığında dizime yasladığım başımı hafifçe çevirdim ve göz ucuyla ona baktım. Başını geriye yaslamış, yüzünde huzursuz bir ifadeyle gözlerini kapatmıştı. Uyumadığını nefes seslerinden anlayabiliyordum. Gözlerini açtı ve ona olan bakışlarımı yakaladı. Gözlerim anında kahverengi parkelere inerken yanaklarım, yakalanmanın getirmiş olduğu mahcubiyetle hafiften kızarmıştı. Oturuşunu düzeltip, "Gazetecilik okuyordun, değil mi?" diye sordu. Meraktan değil de, ortamdaki belirgin, ikimizi de rahatsız eden boşluğu doldurmak için sorduğu alelade bir soruydu. "Evet." "Kaçıncı sınıfsın?" "İkinci senem." Aslında birinci sınıftım ama hazırlığı da okuduğum için birinci sınıfım demek gücüme gidiyordu, bu yüzden soran olursa böyle cevaplıyor ve bundan da zerre gocunmuyordum. "Güzel." dedi ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi. "Sen?" diye sordum konuşmayı devralarak. Öyle ya da böyle bir saati doldurmak zorundaydık ve ikimizde odadaki ağır sessizlikten rahatsızdık. "Sen hangi bölümü okuyorsun?" Ona daha önce bu soruyu sorduğumu ve cevapsız kaldığımı o an hatırladım. Gözleri sabitçe karşısındaki duvarda asılı kalmıştı. Dudaklarını belli belirsiz oynattı. "Psikoloji." Psikoloji ilgimi çeken bir bölümdü. En çok da insan davranışlarının ardındaki sebepleri çok merak ediyordum. Neyi neden yaptıkları, kötü olma sebeplerini... Kendimde de çözmek istediğim çok şey vardı ama psikoloji seansları sadece KYK bursuyla geçinen benim için çok pahalıydı. Bu yüzden istesem de bir terapiste gidemiyordum. "Bir soru sorabilir miyim?" diye sordum ince bir sesle. Sonra tereddüde düştüm. Kaşları havalandı ve yüzünde beliren merakla başını salladı. "Bir insan..." Belki de söylememeliydim. Zaten onu doğru dürüst de tanımıyordum, içimde tereddüt büyürken, dudaklarımı araladım sonra vazgeçerek, "Boş ver." dedim mahcubiyetle. Önce bir şey söyleyecekti sonra sessiz kalarak fazla üzerinde durmadı. Bir saatlik boşluk, içine attığımız kısa sohbetlerle çabuk dolmuştu. İkimiz de aynı anda kütüphaneden ayrılıp durağa yürürken, valizimi taşımayı teklif etse de reddetmiş ve ben taşımıştım. Durağa vardığımızda iki otobüs arka arkaya bekliyordu. O öndekine hareket ederken duraksadım, o otobüs erkek yurdunun önünden geçtiği için tıklım tıklım erkekle doluyordu, biliyordum. "Gelmiyor musun?" diye sordu, otobüse binmek üzereyken. Başımı olumsuzca salladım. "Arkadakine bineceğim, iyi yolculuklar." Kaşları hafif çatılırken başını belli belirsiz salladı ve otobüse bindi. Ben de geri geri yürüyerek arkadaki araca bindim ve ücreti ödeyerek cam kenarı bir koltuğa geçtim. Böyle olmayı... İstemiyordum. Otobüs hareketlendiğinde, öndeki aracın yanından geçtik ve tam o sırada benim aksime oturan Onat'la göz göze geldik. Böyle olmayı... Gerçekten istemiyordum. Bulunduğum otobüs, Onat'ın bindiği aracı geçti. Başımı yasladığım cam, kaldırım taşlarını yansıtıyordu gözlerime. Gözlerim ise camdan yansıyan kaldırım taşlarına değil, zihnime bakıyordu. Biri izinsizce, uğursuz anıları kilitlediğim çekmeceleri açmıştı yine. Çekmecedeki acıtan anılar yere saçıldı ve bir türlü kabuk bağlamayan yaralar, varlıklarını ispatlarcasına tekrar kanadı. Böyle olmayı, bu korkuyu istemedim. İki sene önceydi. Mezuna bıraktığım için bir sene kaybım, bir de saydam hayallerim vardı. Üniversite sınavına hazırlanıyordum ve durmadan ders çalışıyordum. Zaten dışarı pek çıkan biri değildim ve o zamanlar kendimi tamamen eve kapatmıştım. Sonra, masanın başında oturur test çözerken, hemen yan komşunun evinden bangır bangır müzik sesi yükselmeye başladı. Zaten arada hep olurdu, kimi rahatsız ettiklerini umursamadan hoparlörden son ses kulak tırmalayıcı bir şarkı açar, bütün evlere dinletirlerdi. Elbette bunu benim dışımda umursayan yoktu, çünkü odam müziğin açıldığı odaya çok yakındı ve en fazla ben maruz kalıyordum bu gürültü kirliliğine. Önce biraz beklediğimi hatırlıyorum, bir süre sonra kapatırlar diye düşünmüştüm ama kapatmamışlardı. Yan komşumuzun iki erkek çocuğu vardı ve biri benden iki, diğeri bir yaş küçüktü. Yan odada babam ve o zamanlar on yedi yaşında ama cüssesi iri olan erkek kardeşim vardı. Babam ve kardeşime söylemek ve müziği kapattırmak istedim. Daha önce de yapmışlardı, evlerimiz çok yakın olduğu için balkondan seslenmek yeterliydi birbirimizi duymak için. Tam salona doğru ilerliyordum ki, balkonun önünde duraksadım. Neden kendi işimi kendim halletmiyordum? Erkeklerle diyalogtan kaçınmaya daha ne kadar devam edebilirdim ki, hem bu sene üniversiteye başlarsam bu benim için daha büyük bir sorun olacaktı. Kararımı verdim ve balkona ilerledim. Sadece onlara seslenecek ve müziğin sesini kısmalarını rica edecektim. Başımı balkondan hafifçe eğerek öne eğildim ve, "Bakar mısınız?" diye seslendim. Beni duyan olmamıştı. Sesimi çok az daha yükselterek, "Bakar mısınız? Müziğin sesini kısar mısınız?" dedim. Aradan bir kaç saniye geçmişti ki, dirseğimden geriye doğru çekilmem ve yüzüme inen yumruk aynı saniyelerde gerçekleşmişti. Erkek kardeşimdi bunu yapan. Yumrukları ardı ardına inerken bırak karşılık vermeyi, kendimi zar zor savunuyordum. "Sana mı kaldı komşuya seslenmek? Erkekler var lan orada!" İşte bu yüzdendi, bu tepkisi... Onlar benimle aynı yaşta bile değildi ve olsa da sorun olmamalıydı onlara bir şey söylemem. Çok şaşkındım, bir süre sonra kendime gelip bağırdım. Bir kaç saniyenin ardından babam sesimi duyup gelmiş ve bizi ayırmıştı. Sonrasını pek hatırlamıyordum, kendimi savunmaya çalışmalarım... Gürültülü nefeslerim, yüzümde, vücudumda hissettiğim acılar... Kalbimde hissettiğim katran acı... Ve babamın sözleri; "Böyle tepki vermesi abartılı ama taktir ettim oğlumu... Senin yaptığın yanlıştı." Benim hayatımdaki erkekler hep siyahtı. Bu yüzden siyah rengini hiç sevemedim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD