SAVAŞMA SEVİŞ (2/2)

4838 Words
Şarkı: Gökçe Kılınçer - Karakolda Ayna Var Not: Şarkıyı burada çalarsanız tadından yenmez ;) Keyifli okumalarr (♫) "Oğlum siz akıllanmayacak mısınız lan?! Ha?! Derdiniz ne evladım sizin? Bu sefer neyi paylaşamadınız? İt gibi dalaşmışsınız gene. Şu hâle bak! Kan revan içinde kalmışsınız. Ayıp be ayıp... Kocaman adam oldunuz, hâlâ aynısınız. Ulan sizin peşinizde koşarken emekliliğim geldi be! Saçım sakalım ağardı. Siz hâlâ dövüşüyorsunuz. " Artık ikinci evleri gibi olan karakol nezarethanesinde, her kavgalarında -babalarının özel isteği üzerine- onları enselerinden tutup buraya tıkmakla görevli Komiser Behçet; ikisine de fırça kaya kaya parmaklıkların önünde volta atarken koca bir OF çekti Azer. Her şeye dayanıyordu da şu adamın kafa ütüleme seansına dayanamıyordu. "Hadi Fikret'i anladım, o iflah olmayacak serserinin teki. Dövsen de sövsen de aynı!" Komiser tek kaşını kaldırıp sert bakışlarını Fikret'e dikerek "...Bir türlü adam olamadı gitti." diye devam ettiğinde Fikret de ona aynı sertlikte ve düşmanca baktı. Dişlerini sıkmaktan çenesi kaskatı kesilmişti. Bu Behçet denen rüşvetçiden zerre hoşlanmıyordu ama Azer sağ olsun (!) mutlaka belli aralıklarla yüz göz ediyordu onu bu yavşakla. "Sana n'oluyor Azer?!" Behçet bakışlarını Azer'e yöneltmişti bu sefer. "Askerden yeni gelmişsin diye duydum. Akıllanmıştır, dedim ama... görüyorum ki değişen bir şey olmamış. Nato kafa nato mermer! Fikret'le düşe kalka ona benzemişsin sen de. Yazık..." Komiser Behçet, nezaret nöbetçisinden aldığı buz torbalarını onlara fırlattığında ikisi de havada yakalamıştı kendilerine atılan torbaları. Suratları çarşamba çanağından halliceydi. "İkiniz de sabaha kadar burada misafirsiniz. Birazdan ailelerinize haber gönderirim." Komiser demir parmaklıkları üzerlerine kapatırken, Azer elindeki buz torbasını patlayan alt dudağına dayamıştı çoktan. Kavga anında adrenalin patlaması yaşadığı için mi hissetmemişti bilmiyordu ama şimdi sızım sızım sızlıyordu sol omzu. Bir insan fırın küreğiyle dövülür müydü ya? Azer bazen hayret ediyordu Fikret'e. Bir gün olsun şefkat görememişti şu çocuktan. Bir güzel söz, bir gülen yüz... "Hır gür istemiyorum. Uslu uslu oturun. Hoş... Akıllanmadıktan sonra istediğiniz kadar gelin oturun nezarette, ne fayda. Biz size bedava pansiyon hizmeti vermek için buradayız zaten (!)" Sırtını dönüp gittiğinde arkasından bir küfür savurdu Fiko. "... siktiğimin maymunu." Ayak sürümelerin, gürültülü soluk alıp verişlerin ve karşılıklı çırpınıp duran iki deli yüreğin uğultulu sesleri hücre duvarlarına çarpıp kaybolurken uzunca bir süre kimse konuşmadı. Hatta bakışmadı bile. Daha doğrusu, ikisi de birbirlerinin yere ya da demir parmaklıklara baktıkları anları kollayıp (Sanki bu aralarında gizli bir anlaşmaydı.) kaçamak kaçamak bakıyorlardı birbirlerine. Fakat konuşmak için herhangi bir hamlede bulunan yoktu. İkisi de yara bere içinde, suçlu birer çocuk gibi ellerindeki buz torbalarıyla oyalanıyorlardı. Sessizlikle geçen on dakikanın ardından Fikret'in saman alevine benzeyen siniri çoktan sönmüş, delikanlı sakin sakin kolundaki saate bakmaya başlamıştı şimdi. Akrep ve yelkovanın aheste aheste birbirini kovalayıp saati 16.00 yapışını seyrediyordu. Sibel... Göz ucuyla buz torbasını bu kez pembe-mor tonlarındaki sol gözüne dayayan Azer'e baktı Fiko. Eğer kardeşiyle çamlıkta buluşacak olan o ise, buluşamayacaktı. Bu iyi bir şeydi. Ama ya mektubu yazan şüphelendiği gibi Azer değil de bir başkasıysa? O zaman Fikret götüm götüm nezarette yatarken, o şerefsiz dışarıda kız kardeşiyle rahat rahat gezecekti. Bunun düşüncesi bile Fiko'yu yeniden öfkelendirmeye yetmişti. Dayanamayıp sordu: "Sibel'e o mektubu sen mi yazdın?" Buz torbasını gözünden çekip bu soruya anlam veremeyen bakışlarını ona dikti Azer. "Ne mektubu?" Mektubu yazan o değildi ama yazanı da ifşa edecek değildi. Fikret'in şüpheli bakışlarına karşılık ciddiyetle cevap verdi: "...Neden bahsettiğini bilmiyorum. Ben kimseye bir şey yazmadım." "Ulan..." Fikret sinirle güldü kafasını geriye atıp hücrenin duvarına yaslarken. "Yazdıysan 'Yazdım.' de lan işte! Salağa yatma böyle, komik oluyorsun." Azer onun bu kadar kendinden emin konuşmasına gıcık olarak "Salağa yattığım falan yok! Tamam mı? Mektup yazmadım ben senin kardeşine." diye karşılık verdi gür kaşlarını çatarak. Buz torbası elini üşütünce diğer eline alıp kaşına tuttu bu sefer. Şerefsiz Fiko polis gelip onları ayırana kadar yüzünün her yerine imzasını bırakmıştı. "Yeme beni Azer. Mektubu sen yazmadıysan... Ne diye lokantada tatlı siparişi veriyorum ayağına ima yaptın lan o zaman bana? Boşu boşuna dayak yedin bir de. Yeminimi bozdum lan ben senin yüzünden puşt!" Öne doğru eğilip başını ellerinin arasına aldı kesik kesik solurken. Sevdiği kızın düğün gününde bi' hırsla gidip sıfıra vurduğu -şimdilerde ufaktan uzamaya başlayan- kısacık saçlarını ovaladı hırsla. Gözlerine yaşlar yürüyordu kızın düğün davetiyesini posta kutusunda gördüğü günü hatırladıkça. Ölüm gibi bir şeydi ama kimse ölmemişti. Aksine... Tefeciye borç yapmanın sinirinden stresinden, sike sike unutmuştu aşk acısını. "Azer bak... Eğer kız kardeşime karşı hislerin varsa, yekten söyle. Hiç kıvırma." Nezaretin penceresinden süzülen gün ışığıyla aydınlanan cam gibi keskin gözlerini bir an olsun onun gözlerinden ayırmıyordu Fikret. Öyle ki, Azer bir an o gözlerin derininde boğulacağını sandı. Nefes alamadı. Oysa zerre yalan yoktu sözlerinde. Ne diye çekiniyorsa ona bakarken? Sanki gözünden anlayacak mıydı onu sevdiğini? Yıllardır görmemişti, şimdi mi görecekti? "Yazık lan... Ayağına taş değse benden bileceksin." Fikret boynunu kütletti ona bakarken. Sabrının kıyısında dolanıyordu artık: "Başlatma lan taşından toprağından... Sibel'le aranda ne var? Konuş! Konuş yoksa bir posta da burada döverim seni." Azer elinde olmadan sırıttı. Herifi yıllardır gizli kapaklı seviyordu da ruhu duymamıştı; şimdi bir mektup yüzünden zorla eniştesi olacaktı iyi mi? Seven gönüle yapılır mı bu be? Yazık... "Senin ben gelişmeyen hayal gücünü sikeyim!" diye patladı elinde olmadan. "...Her şeyi kafanda kurmuşsun. Yetmemiş, bir de inanmışsın. Ama ben yine de son kez itiraz edeyim de günah benden çıksın: Kardeşinle aramızda hiçbir şey yok." İhtimallerin kökünü kurutmak için -onun anlayacağı dilden- "Sibel benim dünya ahiret bacım." diye eklediğinde Fikret derin bir nefes aldı. Azer çok şey olabilirdi ama yalancı değildi. Bunu biliyordu. Üzerine daha fazla gitmekten vazgeçti bu yüzden. "Ben orada sana gıcıklık olsun diye öyle sipariş verdim. Tabi ki sonrasında kalkıp benimle kavga edeceğini biliyordum." Fikret şokla iri iri açılan gözleriyle Azer'e baktı bir süre. Anlayamıyordu. "Seninle kavga edeceğimi biliyordun madem... Ne diye böyle bir şey yaptın lan o zaman? Deli mi sikti seni?! Mazoşist!" Azer eriyen buzların hışırtısıyla beraber poşeti yeniden gözüne dayayıp başını geriye, hücrenin duvarına yasladı usulca. Yüzünde rahatlamış bir ifade vardı. Bir de onunla başbaşa kalmanın verdiği mutluluk... "Ya işte... Canım sıkıldı kaç gündür. Baktım öyle uzaktan laf sokmakla, soğuk yapmakla olmuyor. Elim de kaşınıyor. Bahaneyle iki yumruklaşırız, hayat normale döner dedim. Bizim normalimiz buydu. Hatırlarsan..." Fikret onu bölmeden, hak verircesine dinledi ağır ağır başını sallayarak. Eninde sonunda kavga edeceklerdi zaten de niye özellikle Sibel yüzünden kavga etmişlerdi? Onu pek anlayamamıştı. Gerçi... Şimdiye kadar ettikleri kavgaların hangisi mantıklı bir sebeptendi ki? Bu kadar makul açıklamadan sonra ondan şüphelenmesini gerektirecek bir durum olmadığına kanaat getirip; tatlı siparişini tamamen Azer'in puştluğuna ve mazoşistliğine bağladı. Sonra da konuyu kendi içinde kapattı. Uzatmanın alemi yoktu. Kardeşine yanlayan eceline susamış gizli romantik o değildi belli ki. "...Tamam, ben o siparişi verirken senin kuduracağını biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim. Köpek gibi kolumu ısırmışsın lan! İnsanlıktan çıkmışsın amınakoyim!" Dirseğine kadar sıvadığı gömleğinin altından kolundaki diş izlerini gösterdi ona. Daha sonra bu izlere bakıp bakıp 'insanlar aşk için nelere katlanıyor' diye uzun uzun düşünecekti. Ama şimdilik sadece acı çekiyordu. Hani sevgilinin vurduğu yerde gül biterdi? "Bana bak... Aşıların tam mıydı senin?" diye sorarken ağlanacak hâline gülüyordu Azer. Çocukla vakit geçirebilmek için ödediği bedelin bu kadar ağır olması canını sıkıyordu. Ama şu anlık yapabileceği bir şey yoktu. Yıllar var ki, onunla daha doğru dürüst arkadaş bile olamamışlardı. Arkadaş olmak demişken... "Hassiktir oradan!" Fikret göz ucuyla Azer'in kolundaki kızarık diş izlerine baktı ama pek siklemedi. Kavga ederken hep kendinden geçerdi zaten, bu normaldi. Komalık olmadığına şükretsin pezevenk, diye geçirdi içinden. "Az bile yapmışım. Kaşınmasaydın." Bu cevap kalbini kırmadı. Zira alışmıştı Azer. Burukça gülümseyerek sordu aklındakini: "Hippiler'in bi' sloganı vardı, neydi o?" Fikret boş boş baktı bu soruya karşılık. Ne alakaydı şimdi Hippiler? "Ya sabıır..." Onun bildiği sloganlar "Abilere selam çatışmaya devam." ya da "Herkese mermi sana gül." tarzında keko dili ve edebiyatına mensup bol argolu sözcük gruplarıydı. Ki onlara da slogan denir miydi bilmiyordu. "Ne sloganı lan, ne diyorsun be?" Azer onun bu sabırsız ve atarlı hâllerine karşılık "Hani Amerika'nın Vietnam'a savaş açmasını protesto ederken bir slogan kullanmışlardı..." diye sabırla hatırlatmayı denedi ama Fikret, Milyoner'e çıkmaya bile yeltenemeyeceği, yerlerde sürünen genel kültür bilgisiyle düşünmeye bile zahmet etmedi. Çünkü biliyordu ki, beynine böyle bir bilgi girmemişti bu yaşına kadar. Lisedeyken de tarih derslerinde hep uyurdu zaten. Amerika'ymış, Vietnam'mış... İlgi alanına girmiyordu hiçbiri. "Bilemedik işte! Ne kafa açıyorsun? Söyle de bilelim." Azer tamamen eriyen buz poşetini hücrenin bir köşesine fırlattı ve oturduğu banka başı Fikret'ten tarafa gelecek şekilde sırt üstü uzanırken "Savaşma seviş." diye cevapladı sakince. "Slogan yani... Savaşma seviş." Hücrede kısa bir sessizlik oldu. Sloganın yankısı duvarlara çarpıp sönerken, eş zamanlı olarak Fikret'in kafasında deli deli sorular uçuşmaya başladı. 404 Not Found uyarısı veren zihninin içinde bir anda şimşekler çaktı, yıldızlar kaydı, yanardağlar patladı... Ve Fikret kendine gelerek gözlerini ardına kadar açtı: "Ne diyorsun lan sen?!" Fikret bu slogana da konuyla olan ilgisine de anlam verememişti. "Ne demek savaşma seviş? Bana mı diyorsun sen onu?" Bir anda oturduğu yerden fırlayıp Azer'in yakasına yapışmak üzere hamle yapınca delikanlı yattığı yerde "Ya lafın gelişi diyorum be sen de!" diye bağırdı can havliyle. Askerden yeni gelmişti, kondisyonu yerindeydi ama yine de o cam gibi keskin iki maviliğe bakarken kendini savunacak gücü bulamıyordu içinde. Fikret farkında olmadan onu zayıf düşürüyor, savunmasız bırakıyordu. Üstelik bunu sadece bir bakışıyla yapıyordu. Azer'e de -onu korkutamayacağına göre- cilve yapmaktan başka seçenek kalmıyordu. "Allah Allaah... Elin Amerikalısı'nın kaç yıl önce söylediği sözler. Ben mi buldum sanki? Benim suçum ne? Hemen saldırıyorsun." Fikret'in öldürücü bakışlarına denk gelince isyan etti yine: "İnanılmazsın ya!" Az önce kasıldığı için her yeri sızım sızım sızlamıştı ama yine de kendini zorladı gülmek için. Fikret'in ona olan düşmanca bakışları sanki bir insanla değil de bir jaguarla kafese tıkılmış gibi hissettiriyordu. Ama yine de hâlinden memnundu Azer. Hiç değilse onunla aynı hücrede, baş başaydı. Bu da bir şeydi. Açıklamaya girişti hemen: "...Adamlar tüfeklerin ucuna çiçek takmış, efendi efendi 'Birbirinizi sevin, savaşmayın.' diye slogan atmışlar. Ben de sana dedim. Ne var? Genel kültür oldu işte sana da. Kullanırsın belki bir gün bir yerde. Belli mi olur?" Sinirlerine hâkim olmaya çalışarak "Bu ne demek şimdi?" diye sordu Fiko asabice. "Konumuzla ne ilgisi var bunun?" Fiko'nun demir yumrukları her an ona ikinci posta dayağı atmak üzere hazırda bekliyorken, Azer tehlikenin gayet farkında olmasına rağmen sırt üstü uzandığı bankta hiç istifini bozmadan yatmaya devam etti. "Diyorum ki... Bu bizim seninle son kavgamız olsun." Başını geriye atıp Fiko'ya baktı tersten. Yüzündeki masumane, barış isteyen hava delikanlıyı şaşırtmıştı. Bu açık bir ateşkes çağrısıydı. Bir beyaz mendil, bir zeytin dalıydı... "N-Nasıl yani? Dost mu olacağız seninle?" Fikret şaşırdıysa da elinde olmadan güldü dalga geçer gibi. Bunun ihtimali uzayın içinde yoktu ona göre. "Yok daha neler? Oldu olacak halama da yarrak takayım, amcam olsun. Ha, ne dersin?" Azer yüzünü buruşturdu yattığı yerde doğrulurken. "Ağzını bozma lan! Şurada ciddi bir şey konuşuyoruz." Her ne kadar dalgaya vuruyor gibi gözükse de temkinli yaklaşmakta kararlıydı Fikret. Pekâlâ bu bir tuzak olabilirdi. Zamanında 'barışma vaadiyle' kandırılıp ihanete uğramışlığı çoktu. Kolay kolay kimseye güvenemiyordu artık Fikret. O devir kapanalı çok olmuştu. Ayrıca da... Kimse kusura bakmasın, sırtında bıçak saplayacak yer kalmamıştı. "Biz seninle bu düşmanlığı spor olsun diye mi yaptık lan yıllarca? Şaka mısın oğlum sen?!" Fikret hırsla oturduğu banka vurdu eliyle. "Allah Allaaah..." Volta için ayağa kalktığında içini anlamlandıramadığı bir boşluk hissi kaplamıştı. Yıllarca düşmanı bildiği herif, durmuş durmuş 15 yıl sonra "Hadi dost olalım." diyordu. Nereden baksan şaşılacak olaydı. Hem bu kadar yıllık nefret, bu kadar yıllık kin, öfke... Bu düşmanlık, bu alışkanlık nasıl bir anda sönüp giderdi ki? Ha deyince oluyor muydu öyle? Ne yani "Tamam lan, hadi dost olalım." derse birden bire etle tırnak gibi mi olacaklardı onunla? Bahadır ve Serkan'la ne ise onunla da öyle mi olacaktı? İmkânı yoktu, olamazlardı. "Düşmanız oğlum biz seninle. Düşmanız lan!" Bakışlarındaki soğukluk Azer'in içini üşütmüştü. "Sen benim ölmüş anama sövmüş adamsın. Ben de sana 'Ne ölüne, ne ölüme.' demiş adamım. Nasıl oluruz lan biz seninle dost? Kavga ederken kafanı kaldırıma falan vurdum herhalde. İki tahtan eksilmiş." Azer yarım ağız gülerek doğruldu yattığı yerden. "Bir iki tahtamın eksik olduğu doğrudur. Ama şuna bir açıklık getirelim: Teknik olarak, ben değil sen yaptın düşmanlığı." Gözlerinden eski bir hüznün gölgesi gelip geçti. "...Ben sana hiçbir zaman düşman olmadım." Fikret aldığı 'aşırı dürüst' cevaba karşılık afalladıysa da biraz düşününce ona hak verir gibi oldu. Çünkü her ne kadar ondan yıllardır istikrarlı bir şekilde nefret etse de, Azer hiçbir zaman onun kadar istikrarlı olamamıştı bu "düşmanlık" konusunda. Genelde kavgaları incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden, kız meselelerinden ve halı saha maçlarından sonra -yüksek tansiyonun da etkisiyle- yaşadıkları bomboş adrenalin patlamalarından çıkar; bir sonraki vukuata kadar da unutulur giderdi. Daha doğrusu Azer unuturdu. Hatta öyle bir unuturdu ki, bu kavgaları her hatırlayışında ya güler, ya "Kanka onun içinde mi kavga etmiştik lan biz bu Leblebici'yle." diye dalga geçer ya da laf sokup Fikret'i bozardı. Ama her kavganın sebebini hatırlayıp kinlenen, küsen ya da düşmanlık eden bir adamın duruşunu sergilemezdi. Fazla gamsızdı. Fikret'in aksine... "Kabul et Fikret, biraz da senin çabanla böyle olduk. Ne zaman seninle insan gibi konuşmaya yeltensem, elinin tersiyle ittin beni. Yalan mı?" Fikret yüzünü buruşturdu can sıkıntısıyla. Küçüklüklerinden beri çeşitli sebeplerden kavga ediyor olsalar da unutulmaması gereken bir gerçek vardı: Kavgaları başlatan her zaman Azer olurdu. Ne olursa olsun, ilk kurşun hep ondan çıkardı. İlk kanı hep o dökerdi. Bu değişmez bir kuraldı. Sonra ne mi olurdu? Fikret öfkeden delirip ona saldırır, Azer de mağduru oynardı. İlkokuldan beri değişmeyen tek şey buydu. "Vay anasını ya! Vay anasını arkadaş..." Siniri bozularak güldü Fikret. Lisedeyken Azer yüzünden yediği disiplin cezalarının haddi hesabı yoktu. Daha bu sabah rüyasında görüp travmalarını depreştiren sunuculuk faciasını saymıyordu bile. Adam zamanında en derin, en ciddi korkularını bile oyuncak edip sataşmıştı ona. Kolay mıydı şimdi o kadar şeyden sonra dost olabilmek? "...Kasnak yuvarlanmış elek olmuş, eski kaşarlar melek olmuş." Azer onun küçümser hallerini izlerken boğazına düğümlenen huzursuzluğu yutup gülerek "Bak bu lafı ben desem 'Bana kaşar mı dedin?' diye kavga çıkarırdın." dedi. "Dua et ben senin kadar alıngan değilim." Fikret tepki vermedi. Zihninin bir köşesine çekilmiş, harıl harıl bu -nereden çıktığını anlayamadığı- dostluk teklifini düşünüyordu. Eskiler dostunu yakın, düşmanını daha yakın tut demişler ama Azer'e bu kadar uyuz olurken onu nasıl yakınında tutacaktı bilemiyordu Fikret. Adamın her lafına kuruluyor, her hareketinden gıcık alıyordu. Ona bakınca babasının parasıyla iş kurmuş, kendini bir şey sanan, ukalâ bir piyasacıdan fazlasını göremiyordu. "O kadar hır gürden sonra barışıp napıcaz? El ele tutuşup gün batımına mı yürüyeceğiz?" Ona bakmadan, yumruk atmaktan kızarıp kavlanmış sağ elinin eklem yerlerini ovalarken yanağını dişliyordu Fikret gergince. "Bizden dost olmaz. Geç bunları..." Azer bu samimi dostluk teklifinin reddedilmesiyle dumura uğradıysa da ikna konuşmasına fırsat vermeden nezarethanenin demir kapısı açıldı ve nöbetçi memurun peşinden Sibel, Serkan, Bahadır ve Şafak dörtlüsü hep beraber içeri girdiler. "ABİİ!!" Sibel endişeli bir çığlıkla abisi ve Azer'in bulunduğu hücreye koşup demir parmaklıklara yapıştı hemen. "Abi iyi misin?!" Fikret ayağa kalkıp kardeşine doğru yürürken şaşırmıştı biraz. "Niye ağlıyorsun kızım? N'oldu? İlk defa mı nezarete girdim sanki? Hayret bir şeysin ya..." Sibel burnunu çekti cevaplamadan önce: "A-ama Serkan abi 'Kavga senin yüzünden çıktı.' dedi." "Ulan..." Fikret öldürücü bakışlarını kız kardeşinin arkasında 32 diş sırıtan Serkan'a dikti hemen. "Söyle o Serkan abine, uydurmasın bi' taraflarından. Yok öyle bir şey. Tepem attı, dövdüm herifi. Size hesap mı vereceğim?" Sibel bu yarı agresif cevapla biraz olsun rahatlarken, Bahadır ve Serkan çekinerek onayladılar Fikret'i. Fikret böyle diyorsa, vardı bir bildiği. "Aaa, öyle mi demişim?" Tüm gözler Serkan'a çevrilince geri vites yaptı hemen delikanlı: "Hiç hatırlamıyorum bacım ya. Ehe-he... Senin abin her daim heyheylidir zaten. Durduk yere tepesi atmış işte. Sen de her şeyi kendinden biliyorsun be Sibel aaa..." Demek ki mektubu yazdığından şüphelendi kişi Azer değil, diye geçirdi içinden Serkan. Zaten o 'gizli romantik' Azer olsaydı şimdiye kan gövdeyi götürürdü. "Haa... Ben onu yanlış anladım o zaman." dedi Sibel. Elinin tersiyle yaşlı yüzünü kurularken boş boş abisine bakıyor, panikten olsa gerek konuyu yanlış anladığını düşünüyordu. Serkan sağ olsun (!) eşeğin aklına karpuz kabuğu sokmakta ustaydı. Geri vites yapmak konusunda da... Bahadır'a gelince... O her şeyden habersiz çocuksu bir düşmanlıkla -dostumun düşmanı düşmanımdır mantığıyla- terso bakışlar atıyordu Azer-Şafak ikilisine. Gerginliğin kat sayısı her geçen saniye biraz daha artarken Sibel yeniden konuşmaya başladı: "Behçet amca babamı aramış, 'Bu akşam burada misafir edeceğiz oğlanı.' demiş. Babam çok sinirli, her yerde 'Karga bok yemekten vazgeçer mi?' deyip duruyor. Yeminini bozmuşsun galiba 'Gözüme gözükmesin.' dedi. Haberin olsun abi, siniri geçince gelirsin eve." Lisede falan olsa götü çoktan tutuşurdu ama şimdi zerre korku yoktu içinde Fikret'in. Bazı şeylerin arsızı olmuştu artık. Babasından işiteceği azarın da yiyeceği dayağın da hiçbir ağırlığı kalmamıştı. O yüzden en ufak mimik göstermedi bu habere. Sadece yeminini bozduğundan dolayı biraz canı sıkkındı. Kefaret olarak mahallede lokma falan döktürse yeterdi herhalde. Ama onun için de para lazımdı. Ah ulan... Parasızlığın gözü kör olsun, diye geçirdi içinden. Canını sıkan şeyler listesinde başı çeken en önemli mevzu buydu. Ve açıkçası, Azer'le dost olup olmamak o listenin yanından bile geçmiyordu. "Tamam Sibel, bana babamı anlatma kardeşim." Parmaklıkların arasından elini uzatıp kardeşinin gözyaşlarını bir tur da kendi parmak uçlarıyla sildi. Bu yumuşak, ilgili hareketler Fiko'nun her zamanki hırçın, atarlı hâllerinden epey uzaktı ve kısa bir anlığına da olsa sert kabuğunun içinde sakladığı şefkatli yanı ele vermişti. Azer uzaktan uzaktan, hiç konuşmadan hayranlıkla seyretti bu manzarayı. Fiko'nun her hâli cezbediyordu onu. "Şu ağlama işini de bırak artık. Böyle mi konuştuk biz senle?" "Ama abi... Şu yüzünün hâlin-" "Aması maması yok! Endişe edecek bir şey de yok. İki üç sıyrıkla ölecek olsaydık, ohooo! Eve git kızım sen. Eve git biraz dinlen, sinirlerin bozulmuş senin. Sonra konuşuruz. Hadi abim..." "Peki, tamam. Sen iyiyim diyorsan..." Sibel arkasını dönüp gitmeden evvel 2 metre ötelerinde, parmaklıkların önünde durmuş Azer'le konuşan Şafak'a kaçamak bakışlar attı. Şafak da ona... "Hatta bak ne diyeceğim..." diye başladı Fiko. Onlar bakışlarıyla vedalaşırlarken kimse bunun farkında değil gibiydi. Bahadır hariç. "Bahadır bıraksın seni eve." Delikanlı az önce gördüklerinin bir yanılsama olduğu konusunda kendini ikna etmeye çalışarak -ve biraz da bocalayarak- kafa salladı aceleyle. "T-Tabi, Tabi ben bırakırım Sibel'i. Ne demek? Başım gözüm üstüne." Bahadır içini kaplayan heyecanla kapıya yönelirken, Sibel surat yaptı elinde olmadan. Eve yalnız gitmek ve mümkünse yolda Şafak'la buluşup -planladıkları gibi- bir yerlerde bir şeyler içmek istiyordu ama abisinin gözü üzerindeyken bu çok zordu. Üstelik şimdi bir de peşine Bahadır'ı takmıştı iyi mi? "Ya abi... Gerek yok. Ben kendim giderim..." "Ne abi? Ne diyorsun kızım? Daha geçen peşine serseriler takılmadı mı senin? Kusura bakma, ben kardeşimi yolda bulmadım. Gerçi... Telefonunu da vermiştim geri ama olsun aklım sende kalır, yalnız gitme. Bahadır abin götürsün seni." Sibel ısrar ederse şüphe çekeceğini bildiğinden daha fazla uzatmadı. "İyi o zaman, evde görüşürüz." Kardeşinin arkasından el salladı Fiko. "Hadi Allah'a emanet. Dikkatli gidin." "Eyvallah Fiko'm. Allah kurtarsın!" Bahadır güle oynaya onlara kısaca el salladıktan sonra Sibel'in peşinden dışarı çıktığında herkes gülüyordu bu temenniye. Şafak hariç... "Sen niye gitmedin lan?" Fikret parmaklıkların önünde dikilmeye devam eden Serkan'a sardığında, Şafak da Azer'e sarmıştı. "Ulan şu Bahadır'ı var ya... Sandalyeye bağlayıp ıslak odunla bi' güzel döveceksin. Acayip ifrit oluyorum herife ya. Gözümün önünde sevgilime yürüyor yavşak." Bu vandal dayak fikrini parmaklıklara iyice yaklaşıp fısıldayarak söylemesi Azer'i güldürmüştü. "Gülmesene oğlum, ciddiyim. Herif menüdeki tatlıya Sibel'in adını vermiş. Bir de çekinmeden anlatıyor yolda gelirken. Aklı sıra kızı etkilemeye çalışıyor embesil. Bu sefer bir şey demedim ama onu bir kere daha Sibel'in etrafında göreyim, bak o zaman ne oluyor?" Azer elinde olmadan göz devirdi. Onca derdinin arasında -çok lazımmış gibi- onun sikindirik "mektup" boku yüzünden Fikret'le papaz olmuşken, hâlâ onun gönül işlerini konuşmak sinirini bozuyordu artık. Şafak'ın aşk hayatıyla uğraşmaktan kendininkine sıra gelmiyordu be. "Off..." Parmaklıkların öteki tarafında olsaydı ensesine bir tane patlatmak isterdi ama hem yorgundu hem de kafası getirmiyordu bu saatte patırtıyı. Bu yüzden muhabbeti bitirmeye karar verdi. Ayrıca, birinin Şafak'a gerçekleri söylemesi gerekiyordu: "Ulan nerede sende o yürek? Daha göt korkusundan kızın abisine yaklaşamıyorsun be. Bahadır'ı mı döveceksin? Kusura bakma da... Aranızda mevzu patlasa anında paket olursun. Çocuk aşçı olmasaydı dağda komando olacaktı. Haberin yok galiba. Ayrıca, kızın aşkından eminsen Bahadır'ı siklemezsin. Aklı çelinmez nasıl olsa, dersin. Ama yok, emin değilim diyorsan... İşte o zaman oturup bi' düşüneceksin kardeşim. Bi' kızı bin kişi ister bir kişi alır. Bu işler böyledir." Şafak'ın morali bozuldu. Gerçekler yüzüne tokat gibi inmişti. "Hah! Bana tavsiye verene bak." Göz ucuyla Fikret'i işaret etti biraz imayla. "...Kelin ilacı olsa başına sürer." "Şafaak..." dedi Azer uyaran bir tonda. Açık açık konuşmamış olsalar da Fikret'e karşı hâl ve tavırlarından anlamıştı çoktan kalbindeki mevzuyu Şafak. Ama tabi ki bunu en sevdiği kuzenine karşı kullanacak değildi. Her ne kadar söylediği "gerçekler" canını yakmış olsa da kırılmayı değil kıvrılmayı seçti ve sadece küçük bir çocuk gibi göz devirmekle yetindi. "Gidiyorum ben ya..." "Siktir git." Şafak çocuk gibi küsüp nezarethaneden çıktığında sadece arkasından gülmekle yetindi Azer. Nasılsa iki güne kuyruğunu kıstırıp "Haklısın abi." diyerek yanına geri dönecekti. O yüzden hiç dert etmedi bu tavrı. Şafak gideli daha bir dakika olmadan bir bağırış koptu nezarette: "Ulan düzgün konuş, senin yolunu yordamını sikerim!!" "Hoop hoop! Beyler yavaş, küfür yok!" diye uyardı nezaretin nöbetçi memuru. Fikret yine Serkan'ın akıldan mantıktan yoksun önerilerini dinlerken infilak etmişti. Neymiş efendim, hanım teyzelerin yanına giderken göğsünü tıraş edecekmiş... Hadi ya? Azer hiç oturmadan sinsi adımlarla 2 metrelik mesafeyi kapatarak yanlarına gitti muzurca gülerek. Her ne konuşuyorlarsa kaçırmıştı ama duymak için alt dudağını verirdi Fiko'ya. Da... Nerde o günler?! "Sen laf mı dinliyorsun lan? Siktir git otur yerine." Fikret onu yanlarından kovarken daha da asabileşince Azer teslim olmuş gibi iki elini havaya kaldırıp süklüm püklüm yerine oturdu. Serkan embesili ona ne dediyse artık? diye düşünüyordu kara kara. "Ya abi işte idare etsen? Zaten kavga etmişsin, ağzın yüzün bi' tarafa kaymış. Bari bunu yap. Bak daha Hamiyet ablaya nasıl açıklayacağım durumu, onu düşünüyorum. Randevu oluşturuldu bir kere." "Hamiyet ablan kim lan?" Pezevengimiz derse gırtlaklanacağını bildiği için onu duymazlıktan gelip sesli düşünmeye devam etti Serkan hasar tespiti yaparken: "...Yara izleri sana biraz daha maskülen bir hava katmış ama seksapalite noktasında göğüs kıllarını kesmek şart abi. Müşterinin özel isteği bu yönde." "Müşteri" lafını duyunca gözü karardı Fikret'in. Satılan şeyin "kendisi" olduğu gerçeği midesini bulandırmıştı. "Ulan Serkan..." Nasıl bir şit şovun içine düştüğünün farkına varınca başına giren ağrılardan sebep elini şakağına götürdü çaresizce. İki gün önce Serkan'a "He." diyen dilini kesip atmak istiyordu. "Bizi bitirdin be... Bizi bitirdin be! Şurada akşam gezmesi olur, ek gelirdir üç beş bir şey kazanır yolumuza bakarız dedik ama bu işin rengi iyice bok rengine döndü hacı.*Sesini alçalttı.* Yok ağda yok seksapalite... Bi' sakatlık çıkarsa valla kardeşim demem parçalarım seni." Serkan biraz tırsarak da olsa teskin etmeye çalıştı Fikret'i: "Y-Yok abi, ne sakatlığı? Sadece görsel açıdan şık duruyor diye... Neyse anlaştık herhalde? Tamam! Eee... Tamam o zaman, yarın haberleşiriz. Ben gideyim takımları ayarlayayım. Hadi görüşürüz." Serkan kısa bir izci selamıyla sekerek nezareti terk ettiğinde Fiko'nun eli hâlâ şakağındaydı. Para için nasıl bir boka battığını düşünüyordu kara kara. Değer miydi cidden? Bunu yarın görecekti. "Hayırdır, düğün mü var Fikocan? Takım lazımsa verebilirim." Fikret onu hiç duymadan dönüp kendi bankına oturdu darmadağın vaziyette. Yarın nasıl bir bahane bulup da bu bataktan çıkacağını düşünüyordu. İç çekerek dizlerine dayanıp başını ellerinin arasına aldı. "Benim derdim bitmez ki anasını satayım..." Dertler şimşek olup üstüne yağmıştı resmen. Fikret hangi birine yanacağını şaşmıştı. Boku bokuna kavga edip nezarete düştüğüne mi yanacaktı? Borcunun faize düşmesine mi? Yoksa 50 yaş üstü teyzelere meze olacağına mı? Kafası allak bullaktı. "Aa darılırım ama... Senin benden başka derdin olamaz." Azer sululuk yapmaya yeltendiyse de Fikret karşılık vermeyince diretmedi. Belli ki harbiden canı sıkılmıştı oğlanın. Oysa Azer biraz daha konuşup aralarını tamamen düzeltirler sanmıştı. Ne yazık ki Fikret'in ruh hâli her zamankinden daha git gelliydi. "Aman be tamam! Keyfin olunca konuşursun. Madem düşüncelere daldın, bizim şu "arkadaşlık" işini de bir düşün o zaman. Acele karar verme." Azer son bir kez yanıt beklercesine durdu ama Fikret yine ses etmeyince oturduğu banka uzandı tekrar. Ayağının ucundaki battaniyeye sarınarak sağ tarafına yattı. Rahat edemeyince soluna döndü. Ama döner dönmez acıyla feryat etmesi bir oldu. "Aaah!" Fikret'in birkaç saat önce fırın küreği kırdığı omzuydu bu sızlayan. "Hassiktir ya..." Dişlerini sıkarak doğruldu Azer. Üzerine yatınca sanki kabuk bağlayan bir yarayı kavlatmıştı. Hem sızlıyor hem acıyordu şimdi omzu. "N'oldu?" Fikret'in sıfır duyguyla sorduğu soruya karşılık "Bir şey yok." dedi Azer. Ona yarasını gösterip de kendini acındıracak değildi. Gerçi... Biraz suçluluk hissetsin, şefkat göstersin diye yapabilirdi bunu ama yapmamayı seçti. Çünkü Azer, Fikret'in ona acımasını ya da şefkat göstermesini değil; sevmesini istiyordu. Bunu da duygu sömrüsüyle yaptıracak değildi. "Bir şey yoksa niye ayı bokuna basmış gibi bağırdın o zaman? Kay kenara." Gayet ciddi, hatta biraz da öfkeli bir ifadeyle yerinden kalkıp Azer'in yanına oturdu hemen. Oğlanın acı dolu iniltisi bir saat önce omzunda kırdığı fırın küreğini getirmişti aklına. Harbiden o kadar sert mi vurmuştu da çocuk soluna yatamıyordu? Omzunu görmeliydi. "Aç gömleğini, bakacağım." Azer karnına elektrik verilmiş gibi kasıldı. Bunu beklemiyordu. "Ne?" Fikret'in boş muhabbete tahammülü yoktu. "Dediğimi yapsana oğlum. Ne nazlanıyorsun?" Bir an sonra ellerini uzatıp çocuğun siyah kot gömleğinin çıt çıtlarını açmaya başlamıştı sıra sıra. Ciddi yüzünde hiçbir duygunun gölgesi yoktu. Muhtemelen içinde de... Ama Azer... Yerinde zor duruyordu. Hatta eli yüzü ateş olmuş yanıyor, gözleri Fikret'in -hasar kontrol yaparcasına- dikkatle gövdesini süzen maviliklerinden bir an olsun ayrılmıyordu. Açılan her bir düğmede sanki bedeni değil de ruhu çıplak kalıyordu karşısında. Aciz düşmüştü. Fikret'in sıcak nefesleri boynuna değerken sabır dilenircesine hücrenin tavanına baktı delikanlı. Fikret gömleğin omuzlarını aşağı sıyırırken güçlükle yutkunabilmişti. "Sakın kıpırdama." Kıpırdamak ne kelime? Zaten taşa dönmüştü oğlan. Sıkı deriyi parmaklarıyla yoklarken "Küreğin parçası batmış herhalde. Kıymık gibi bir şey..." diye mırıldandı kendi kendine. Azer'in omzu kocaman bir kırmızılık ve yer yer morluklarla bezeliydi. Kırmızılığın tam ortasında işaret parmağı kadar bir sıyrık, içinde de çekirdek kabuğu kadar bir kıymık parçası vardı. Ama her başarısız çekişte biraz daha derine girdiği için çıkartılması incelik istiyordu. "...Alacağım şimdi, oynama." Fikret çatık kaşlarıyla her saniye oğlanın omzuna biraz daha yaklaşırken; ona bu kadar yakın olmak Azer'i sarhoş etmişti. Sıcak solukları ona kıymığın acısını unutturuyor; hatta ve hatta lokal anestezi etkisi yapıp omzunu uyuşturuyordu. Sağlanan sessizlik ve hareketsizliği takiben sonuna kadar odaklanarak parmak uçlarıyla kıymığı dikkatlice dışarı çekerken gözünü bile kırpmıyordu Fikret. Küçüklükten beri çevresinde kimin eline kıymık batsa o çıkartırdı. Bu konuda usta sayılırdı. "Çıktı mı?" Fikret kıymık parçasını çıkartınca arkasından gelen ufak kanamayı önce diliyle yaladı. Sonra eşofmanının cebinden bir mendil çıkarıp üzerine bastırdı. Her şey itinalı bir çabuklukla halledilmişti ama Azer hâlâ Fikret'in dilinin tenine sürttüğü o küçücük anda mahsur kalmıştı. "Şimdi çıktı." Elindeki kıymığı Azer'in avucuna bırakıp uzaklaştı ondan. Ama hâlâ kalkmamıştı banktan. "...Eve gidince merhem sürersin. Birkaç güne bir şey kalmaz." Azer hiç konuşmadan bir süre omzundaki peçeteye bastırarak öylece durdu. Durduk yere aklına bir şeyler gelmişti. "Hatırladın mı? Lisedeyken bi' ara ayağımı kırmıştım. Sen de bisikletle eve kadar götürmüştün beni." Fikret demir parmaklıkları seyrederken bıkkınca nefes verdi. "Hatırladım tabi. Hatırlamaz olur muyum? Bisikletle bizi ezmeye çalışırken düşüp ayağını kırmıştın. Allah'ın sopası yok işte. O zaman da tam dayaklıktın." Azer burukça güldü. "Yine de bana yardım etmiştin. Etmeyede bilirdin." Hatırladıkça siniri bozuluyordu Fikret'in. "Yardım ettim de ne oldu sanki? Ertesi gün kırık ayakla programa gelip beni rezil etmiştin. Pelin'in yanında..." Azer kızı neredeyse hiç hatırlamıyordu. Tek hatırladığı Fikret'i o kızdan deli gibi kıskandığı ve yakınlaşmalarına engel olmak istediğiydi. Fikret'i kızdan soğutamayınca, el mahkum kızı Fikret'ten soğutmaya girişmiş; kulise alt sınıflardan birini gönderip Fikret'in program akış kağıtlarını değiştirtmişti. Sonra da hocanın yanındaki yerini alıp cümbüşü seyretmişti. Acımasızca görünüyordu evet ama o gün bu plan çok mantıklı gelmişti Azer'e. Nitekim başarılı da olmuştu. O güne kadar Fikret'e yeşil ışık yakan kız, programdan sonra bir daha yüzüne bakmamıştı. Ve Azer için zafer olan bu durum, Fikret için tam bir travma olmuştu. "Siktir et, zaten o kız sana yaramazdı." dedi Azer birden yara bandını çeker gibi. Fikret dönüp uzun uzun ona bakmıştı bu lafın üzerine. Bazı şeyleri anlayamıyordu. "Ulan kızı kapmak için benimle haftalarca itiştin. Her gün küfür kıyamet, sunuculuk için birbirimizi yedik. Tam 'Bitti, ben kazandım.' dedim. Program günü çıktın geldin, beni sabote ettin. Helal olsun ama! Çok zekice (!) bir hamleyle kızı benden soğutmayı başardın. Aferin." Duraklayıp sinirle yutkundu. "Be amına koyduğumun haysiyetsiz evladı... Beni aradan çıkarmak için o kadar uğraştın da niye fırsat eline geçince kızla çıkmadın? Manyak mısın lan sen? Her şey kızı elde etmek için değil miydi?" Azer suskunluğunu korurken Fikret gene sinir krizlerinden sinir krizi beğeniyordu. Lise aşkını bir "hiç" uğruna kaybetmişti. "Ulan sen var ya... Ne yersin ne yedirirsin. Bencil puşt!" Azer gülmek istediyse de tuttu kendini. Fikret'in bir şeyleri anlayacak gibi olup anlayamaması ona hem acı hem keyif veriyordu. İlginç bir durumdu. "Ben kızı değil mücadeleyi sevmiştim Fikret. Anlayamazsın." Fikret bir an ona düz düz baktıysa da "Ya bi' siktir git!" derken bulmuştu kendini. "Kızı değil mücadeleyi sevmişmiş... Boş edebiyat yapma bana. Bencil herif!" Sinirle yerinden kalkıp kendi bankına oturdu. Daha fazla tahammül edemeyecekti bu saçmalığa. "Başım çatlıyor, uyuyacağım. Bir kelime daha edersen dalağını sikerim!" Daha fazla konuşmadan uzanıp yüzünü duvara döndü ve beş dakika sonra baş ağrısıyla cebelleşe cebelleşe kendini uykunun kollarına bıraktı. Azer ise yediği fırçaya rağmen Fikret'le bu kadar bile konuşabildiği için memnun, çıplak sırtını soğuk hücre duvarına dayamış onun usul usul inip kalkan gövdesini seyrederken oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Rüyasında gördüğü tek şey, Fikret'e sımsıkı sarıldığı ve söylememek için dilini ısırdığı kelimeleri kulağına fısıldadığıydı: Ben o kız için değil, senin için mücadele ettim. 🌹🌹🌹 Bölüm nasıldı? Biraz uzun tutmaya çalıştım ama neticede geçiş bölümüydü. Bir sonraki bölüm daha hareketli olacak. ;) Veee tabi ki bölüm sonunda size birkaç sorum olacak: Sizce bu ikisi ne zaman savaşmayı bırakıp sevişir? 🥴 (*Azer'in yarasını yalayan Fikret emojisi*) Bir kızı bin kişi ister bir kişi alır. Şafak mı Bahadır mı? İkisini de dene tarafını seç. 👊 Jigolo Serkan'a küfür butonuyum.🕺 Kendinize iyi bakın. Yb'de görüşürüz.👋💕🌸
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD