Hayal,
Ege'nin yanında sabaha kadar oturdum. Ege'yi annesi gelene kadar bırakıp hiç bir yere gidemezdim.
Hayat küçük çocuğu bırakıp nereye gitmişti? Neden kaçıyordu? İnsan çocuğunu bırakacak kadar kalpsiz olabilir mi? Konu Hayat'sa olurdu.
Kardeşini hiç düşünmeden ateşe atan Hayat. Kendi çocuğuna da mı kıymış?
O kadar da değil diyesim vardı ama. Daha fazlası bile varsa diye merak içindeydim.
Elimle yüzümü ovuşturarak uyuyan Ege'ye baktım. Saçları, Hayat'la benim saçlarım gibi siyahtı.Gözleri ve hatta kirpiklerinin uzunluğu bile annesine benziyordu.
Yani bana...
Uyandırmadan yanından yavaşça kalktım.
Koridorlar sessizdi ama bu sessizlik huzurdan değil, bastırılmış fırtınalardan doğuyordu. Duvarlar bile duyduklarını saklıyormuş gibi soğuktu.
Ege’nin odasından çıktığımda kapıyı arkamdan yavaşça kapattım. Elim hâlâ kapı kolunun üzerindeydi. Sanki bırakırsam… verdiğim söz de elimden kayıp düşecekti.
Gitmeyeceğim…demiştim çocuğa. Hayat oğluna gelene kadar gidemezdim de.
Ama kalbim… o kadar emin değildi.
Koridorda birkaç adım attım. Ayaklarım halıya değdikçe ses çıkmıyordu ama içimdeki düşünceler çığlık çığlığa koşuyordu. Kaçtığım geçmiş, peşimdeydi. Üstelik artık yalnız değildim.
Bu ev… Bir savaş alanı gibiydi. Bende tam ortasındaydım.
Tam merdivenlere yönelmiştim ki… onu hissettim.
Arkamda.
Hiç ses çıkarmadan yaklaşmıştı. Ama varlığı… insanın ensesine değen soğuk bir bıçak gibiydi.
“Beni takip etmeyi alışkanlık haline mi getirdin?” dedim, arkamı dönmeden.
Gülme sesi geldi.
“Kaçmaya alışık olan insanlar… genelde arkalarına bakmaz.”
Alay mı ediyordu bir de.
Gözlerimi kapattım bir an. Derin bir nefes aldım. Sonra yavaşça döndüm.
Alaz… birkaç adım arkamda duruyordu. Gölge gibi.
Ama ondan daha karanlık olan… bakışlarıydı.
“Ben kaçmıyorum,” dedim.
“Öyle mi?” dedi hafifçe başını yana eğerek. “Otogarda elinde bavulla yakaladığım kadına pek benzemiyorsun o zaman.”
Bu adam…çok sinir bozucuydu. Güya beni köşeye sıkıştırıp hata yapmaya zorluyordu. Dün gece söyledikleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu..
Ama ben de köşeye sıkışacak biri değildim.
“Bazen insan gitmek zorunda kalır. Kaçmakla aynı şey değil.”
Alaz bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe… yine tehlikeli bir şekilde azaldı.
“Farkı bana anlat,” dedi.
Bakışlarımı kaçırmadım. Bakışlarındaki keskin çizgiyi çok rahat görebiliyordum.
“Kaçan korkar,” dedim. “Giden… karar verir.”
Bu sefer sessiz kalan oydu.
Ama bu sessizlik… kabulden değil, tartmaktan doğuyordu.
Gözleri yüzümde gezindi. Sanki söylediklerimin arkasını kazıyıp gerçeği çıkarmaya çalışıyordu.
“Elin titriyor,” dedi.
Refleksle baktım. Haklıydı. Parmaklarım… çok hafif titriyordu.
Hemen yumruğumu sıktım.
“Üşüyorumdur,” dedim umursamaz bir tavırla.
Alaz’ın dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.
Gülmek değildi bu. Ama ona yakındı.
“Yalan söylemeyi beceremiyorsun,” dedi.
Bir adım ona doğru attım.
“Sen de insanları okumayı abartıyorsun,”
Bu kez… gerçekten gülümsedi. Ama bu gülümseme sıcak değildi.
“Yanıldığımı düşündüğün ilk insan sen değilsin,” dedi. “Ama genelde… sonradan haklı çıkıyorum.”
Aramızdaki bir adımlık mesafeyi araladım.
“Peki,” dedim başımı hafifçe yana eğerek geri döndüm.
Alaz’ın bakışları sertleşti.
"Ne peki?"
Hafif yan dönüp cevap verdim.
"Neye inanmak istiyorsan ona inan. Zaten burada kalıcı değilim. Kim bilir yüzünü bir daha görmeyeceğim adamın hakkımda ne düşündüğü umrumda değil."
Yüz kasları gerilirken çenesi kasıldı.
"Ben gidebilirsin demeden hiç bir yere gidemezsin."
“Ben giderim,” dedim kararlılıkla.
“Göreceğiz,” dedi.
Kısa bir sessizlik.
Sonra omzunun üzerinden yarım bir bakış attı.
“Ege'ye verdiğin sözleri tutacaksın.”
Arkasına bir daha bakmadan aşağı indi. Hayat'ı bulduğu zaman benimle bir işi kalmayacaktı ki.
Ne demek şimdi bu?
Sormak için peşinden hızlı bir şekilde yürüdüm.
Peşinden inerken merdivenlerin her basamağı içimde ayrı bir hayata düşüyor gibi hissettim.
Alaz alt kata vardığında çoktan salona yönelmişti. Adımlarımı hızlandırdım.
“Ne demek o?” dedim arkasından.
Durmadı.
Sanki duymamış gibi yürümeye devam etti. Salona girdiğimizde dün akşam talimat verdiği adam bekliyordu. Olduğum yerde kaldım. Ne geri gittim ne de ileri.
"İstediğiniz bilgileri topladım efendim."
Alaz'ın bakışları önce beni bulurken adama kafasıyla işaret yaptı.
"Öncelikle kadının söylediği ikiz kardeş meselesi doğru efendim. 21 yıl önce Isparta'da doğmuşlar. Birinin adı Hayal diğer Hayat."
Tek kaşımı havaya kaldırıp kollarımı birbirine bağladım. Bakışlarımı Alaz'ın sert bakan kahvelerinde tuttum.
"Başka." dedi bana bakarak.
"Hayat Gökdemir iki buçuk yıl önce Tuğrul Yavaş'la evlenmiş."
Duyduklarımla kalbim korkuyla değil, acıyla atmaya başladı. Kaçtığım ne varsa hepsi gözlerimin önüne geldi. Gözlerimi sıkıca kapatırken dolan gözlerimden yaşlar yanağıma doğru süzüldü.
"Tamam... bu kadar yeter.. " dediğinde gözlerimi açtım. Bakışları bendeydi. Acıyla yutkundum.
"Kimi bulacağını biliyorsun." dedi adama.
"Anladım efendim. Zaten aramayı başlattım. Kimliğini kullandığı anda yakalarız."
Bakışlarını benim üzerimden çekmeden adama kafasını salladı.
Adam çıkar çıkmaz bana doğru yaklaştı. Elimin tersiyle yanağımı silecekken cebinden mendil çıkarıp bana uzattı. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. Hâlâ sert bakıyordu ama hafif bir kırılma hissettim. Ellerim titreye titreye mendili aldım.
"Anlat... seni dinliyorum."
Kafamı iki yana salladım.
"Anlatacak bir şey yok."
"Öyle mi?"
Ellerini arkasına bağlayıp koltuğa doğru yürüdü. Geri bana dönüp devam etti.
"Hayat, iki yıl önce Selim'in yanına geldiğine göre. Bu Tuğrul'la kim evlendi?"
Sessiz kalıp yere baktım. Ben hatırlamak istemedikçe önüme bir bir çıkıyordu geçmişim.
"Hayat... kaçarken benim kimliğimi almış. Biliyordu tabii kaçtığı belli olursa Tuğrul peşine düşerdi." dedim.
Derin bir iç çektim. Dedem Hayat'ın kaçtığını anlamasınlar diye Hayal kaçtı demişti. O gün, Hayat olmuştum. Onun için Tuğrul yağlı kapıydı. Ama istediği gibi gitmemişti.
"Neden kabul ettin? Gidip Hayat olmadığını ispat edebilirdin."
“Edebilirdim.” dedim.
Gözlerimi yerden kaldırmadım. Çünkü kaldırırsam… sadece ona değil, geçmişe de bakmak zorunda kalacaktım.
“Bilmiyorsun…” dedim kısık bir sesle.
Alaz yerinden kıpırdamadı. Ama dikkat kesildiğini hissedebiliyordum.
Derin bir nefes aldım. Bu sefer kaçmadım.
“Dedem…” dedim. Sesim boğazıma takıldı. Yutkundum. “Dedem o gün bana baktı ve dedi ki; Bugünden sonra sen Hayat’sın. Söz verildi bir kere. Geri dönüşü yok. Bu mesele bir duyulursa acısını annenden çıkarırım.’”
Başımı kaldırdım. Gözlerim doğrudan Alaz’ı buldu.
“Seçme şansım yoktu. Daha küçüktüm. Annem daha fazla acı çekmesini istemedim.”
Kaşları hafifçe çatıldı. İlk defa… gerçekten dinliyordu.
“Hayat kaçtı,” diye devam ettim. “Ama arkasında öyle bir enkaz bıraktı ki… biri o enkazın altında kalacaktı..ya annem...ya da ben.”
Dudaklarım titredi. Ama durmadım.
“Tuğrul…” ismini söylerken bile içim daraldı.
Alaz’ın bakışları sertleşti. Bu kez farklıydı. Sanki zihninde bir şeyler yerine oturuyordu.
“Yani Tuğrul dediğin adam senin kocan. Ve sen kocandan kaçıyorsun.”
Soru değil, tespit gibiydi.
"Değil...benim kocam değil.” dedim sertçe.
Sessizlik çöktü.
Ama bu sessizlik… az önceki gibi değildi.
Alaz yavaşça bana doğru bir adım attı.
“Yani,” dedi düşük bir sesle, “onun yerine geçtin. Ama kocan değil mi?”
Gözlerimi kapattım.
“Benimle değil, Hayat'la evlendi. Her konuda karısı o.”
Gözlerimi gözlerine kaldırıp yanağımı sertçe sildim.
"Eli elime bile değmedi. Düğün günü çıkan kavgada bıçakla adam yaralamadan içeri girdi. Üç yıl ceza aldı."
Gözlerimi kapattığım anda geçmişime gittim.
O gün… her şeyin başladığı gündü.
Kalabalığın uğultusu hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Üzerimdeki gelinlik tenime batıyordu. Sadece kumaşından değil… taşıdığı yalandan.
Ben Hayal’dim. Ama herkes bana “Hayat” diyordu.
Ve ben… susuyordum.
“Başını kaldır.”
Dedemin sesi sertti. İtiraz kabul etmeyen cinsten. Kaldırdım.
Karşımda Tuğrul vardı.
İlk kez o kadar yakından görüyordum. Bakışları… insanın içine işlemiyordu. Daha çok… üstünden geçip gidiyordu. Sanki karşısındaki insan değilmiş gibi.
İçimde bir şey o an kırılmıştı.
“Evet de,” dedi nikah memuru.
O an… kaçabilirdim.
Herkesin ortasında “ben o değilim” diyebilirdim.
Ama dedemin bakışları… boğazıma düğümlendi.
Annemin yüzü gözlerimin önüne geldi.
Ve sustum.
“Evet,” dedim.
O an… hayatımın en büyük yalanını söyledim.
“Ve sonra?”
Alaz’ın sesi beni bugüne çekti.
Gözlerimi açtım. Bir an nerede olduğumu unuttum. Sonra… yine o salondaydım. Yine onun karşısında.
“Sonrası yok,” dedim yorgun bir sesle. “Düğün günü kavga çıktı. O da birini bıçakladı. Tutuklandı..”
Alaz bir süre hiçbir şey söylemedi.
“Sen o eve hiç gelin olarak gitmedin,” dedi sonunda.
Başımı salladım.
“Gittim,”
"Nasıl?" dedi şaşkın bir şekilde.
"Hizmetli olarak."
Tebessüm ettim. Koskoca Şahan Yavaş gelinini gönderir mi baba evine. Hizmet eder demişti... beni alıp evlerine götürmüşlerdi. Karısı her canı sıkılmasına yolmuştu saçlarımı. Tuğrul'la Hayat'ın birlikte olduklarını da karısı söylemişti. Bana öyle hakaretler ediyordu ki. Söylediği her kelimesinde yerin dibine giriyordum.
En büyük orospuydum ben kadının gözünde. Hiç bir suçum olmadığı halde hem onlara hizmet ettim. Hemde dayak yemiştim.
“Peki o çıktıktan sonra?” diye soru gelince yine gittiğim geçmişimden çıktım.
Bu soru… içime oturdu. Çünkü cevabı… benim bile tam yüzleşemediğim bir şeydi.
“Çıkmadı henüz,” dedim. “Ama çıkacak.”
Alaz’ın çenesi kasıldı.
Alaz yavaşça bana yaklaştı. Bu kez aramızdaki mesafe… önceki gibi tehditkâr değildi.
Daha farklıydı. Daha… gerçek.
“Demek bu yüzden kaçıyorsun,” dedi.
Gözlerimi kaldırdım.
“Ben kaçmıyorum,” dedim yine. Ama bu sefer sesim… ilk seferki kadar güçlü çıkmadı.
Alaz bunu fark etti.
“Hayal,” dedi ikinci kez adımı kullanıyordu.
İçim bir an duraksadı.
“Buna bir son verebilirsin."
“Seni ilgilendirmez,” dedim aniden.
Alaz’ın bakışları sertleşti.
“Yanılıyorsun,” dedi net bir sesle.
“Bu evde olduğun sürece… ilgilendirir.”
Göz göze geldik. Bu bir tartışma değildi artık.
“Beni zorla mı tutacaksın?” dedim.
Alaz bir adım daha yaklaştı.
“Gerekirse.”
Sadece birbirimize baktık. Sonra Alaz başını hafifçe yana eğdi.
Ve beklemediğim bir şey söyledi.
“Senin gitmen… sadece seni ilgilendirmiyor.”
Kaşlarım çatıldı.
“Ne demek o?”
Bakışları bu sefer yumuşamadı ama… derinleşti.
“Ege.”
İçimde bir şey kıpırdadı.
“Sen ona söz verdin.”
Sözleri… tam olması gereken yere saplandı.
“Annesini bulacaksın. Bana gerek kalmayacak.” dedim ama bu sefer kendi sözlerime bile tam inanamadım.
Bir süre konuşmadı. Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Ses tonu… yumuşadı.
“Şimdi Hayal olma zamanı...çünkü Ege seni Hayal olarak biliyor.”
Gözlerimi açtım. Anlamak için gözlerimi kısarak dikkatle baktım.
“Hayır,” dedim. “Evet..Hayal'im ama. Artık kimsenin yerinde değilim.”
Kısa bir duraksama. Alaz’ın çenesi gerildi. Bakışları keskinleşti.
“Onu bırakıp giden bir kadın, sence Ege'yi ne kadar umursuyordur?”
Kaşlarım çatıldı. Ona baktım. Bu kez… net bir şekilde gülümsedi.
Ama bu gülümseme ilk kez soğuk değildi.
“Ege’ye söz verdin,” dedi. “Ben de verdim say. Sen annesi, bende babası olacağım.”
Kalbim… bir anlığına ritmini şaşırdı.
"Anlamadım"
Koltuğun kolçaklarına elini koyup yüzüme doğru yaklaştı.
"Anlatırım... anlarsın."