1.HASET
Zeynep, Kastamonu’nun şirin ve sakin bir deniz kasabası olan Abana’da yaşıyordu. Çocukluğu, okul yılları ve genç kızlığı hep bu kasabanın huzurlu bir mahallesinde geçmişti. Babası aşçı, annesi ev hanımıydı. Dört kardeşin ikincisi olan Zeynep’in bir ablası, bir erkek ve bir kız kardeşi vardı. Dışarıdan bakıldığında sıradan, derli toplu bir hayatı var gibi görünse de Zeynep, kendini bildi bileli içten içe ters giden bir şeyler olduğunu hissediyordu. Gece yatağa girdiğinde duyduğu garip sesler, gözünün önünden süzülen karanlık gölgeler peşini hiç bırakmıyordu. Çocukken iliklerine kadar hissettiği bu korku, büyüdükçe yerini "zihnimin bana oynadığı bir oyun" avuntusuna bıraktı. Bunların birer sanrı olduğuna inanmak, ona bir nebze olsun nefes aldırıyordu.
Ancak iş hayatına atıldıktan sonra, kız arkadaşlarıyla öylesine baktırdığı kahve falları her şeyi değiştirdi. İşin aslının hiç de sandığı gibi olmadığını acı bir şekilde anladı. Çocukluğundaki o gölgeler ve sesler geri dönmekle kalmamış, yerini kâbus gibi gecelere bırakmıştı. Yatağa çivilenip hareket edememeler, odada kendi kendine yanıp sönen ışıklar... Korku, hayatının tam merkezine yerleşmişti.
Zeynep meraktan fala baktırmış olsa da özünde inançlı bir kızdı. Çocukluğunda gittiği Kur'an kurslarından aklında kalan sureleri okuyarak üzerindeki bu ağır baskıyı hafifletmeye çalışıyordu. Fakat böyle yaşayamayacağını anladığı için arkadaşlarının tüm baskılarına rağmen fal defterini bir daha açmamak üzere kapattı. Bu karardan sonra kâbuslar biraz olsun seyrelse de tamamen bıçak gibi kesilmedi.
Çaresiz kalan Zeynep, sonunda durumu annesine açtı. Annesi duydukları karşısında derin bir iç çekip Zeynep’in bebekliğine dair o saklı hikâyeyi anlattı: Zeynep henüz bir bebekken, altı değiştirildiği sırada çişi kapının arkasına kadar akmıştı. O günden sonra küçük kızın ağzından köpükler saçarak bayılma nöbetleri başlamıştı. Annesi çalmadık doktor kapısı bırakmamış ama tıbben hiçbir teşhis konulamamıştı. Sonunda yaşlı ve inançlı bir doktor, "Kızım, bu bebeğin derdi tıbbi değil, sen bunu bir hocaya götür," diyerek yol göstermişti. Götürdükleri bilge hoca ise Zeynep’i görür görmez teşhisi koymuştu: "Bu çocuğun çişi kapı arkasına akmış, musallat etmişler." Hoca okuyup üfledikten sonra Zeynep şifa bulmuş ve bu olay uzun yıllar boyunca bir daha hiç nüksetmemişti.
Annesiyle konuşunca taşlar yerine oturdu: Baktırdığı fallar yüzünden o eski kapı yeniden aralanmıştı. Eğer fala bir daha bulaşmazsa bu durumun zamanla yok olacağına inandılar. Nitekim öyle de oldu. Yaşadığı rahatsızlıklar iyice azaldı; Zeynep bir de namaza başlayınca gölgeler tamamen kayboldu.
Ta ki evlenip İstanbul’a yerleşene kadar...
İstanbul’daki yeni evinde o eski kâbuslar ansızın geri döndü. Yine garip sesler, odaya çöken karanlık gölgeler ve yatağa kilitlenmeler... Hatta bir sabah, namaza kalkmakta zorlandığı an kulağına fısıldayan sesler duydu. Yataktan bir türlü doğrulayamayınca ansızın omzunda sanki biri var gücüyle vurmuş gibi keskin bir acı hissetti. Dehşet içinde fırlayıp aynaya baktığında, omzunda koca bir el şeklinde kıpkırmızı bir iz duruyordu.
Zeynep aklını kaçıracak gibiydi. Evet, üzerinde bir musallat vardı ama bu varlıklar neden namaza kalkmadığı için onu cezalandırıyordu? Bu çelişki onu daha da derin bir tedirginliğe sürükledi. Yine de yeni gelin geldiği bu çevrede adı "eserikli geline" çıkmasın diye yaşadığı dehşeti tek bir ruh hissettirmeden içine gömmek zorunda kaldı.
Zeynep, uzun yıllar boyunca bu garipliklerle yaşamaya devam etti. Bu süre zarfında bir kızı, bir de oğlu oldu. Fakat hayatındaki gariplikler bitmek bilmediği gibi, üzerine bir de sebebi bulunamayan hastalıklar, kayıplar ve sonu gelmez kavgalar eklendi. Bütün birikimleriyle aldıkları yazlık evi ve arabayı kaybettiler; eşi işinden ayrıldı. Üst üste gelen terslikler yüzünden eşiyle arası iyice bozulmuş, evlilikleri boşanma eşiğine kadar gelmişti.
Tam her şey bitti derken, eşinin yeni bir iş bulmasıyla başka bir semte taşınmak zorunda kaldılar. Bu yeni semt, adeta aileye can suyu oldu. Zamanla kaybettiği her şeyi fazlasıyla yerine koydular, eşiyle arası eski günlerdeki gibi düzeldi. Zeynep maneviyatına daha da sarıldı ve artık o garip gölgeleri, sesleri görmez oldu. Tam hayatları düzene girdi derken, bir gün eski mahalleden komşuları ve akrabaları toplu halde ona oturmaya geldiler.
Misafirler gittikten sonra Zeynep, banyodaki çamaşır makinesinin arkasında ucu yanmış, eğri büğrü bir iğne saplanmış halde buldu. O an zihninde eski evine dair anılar şimşek gibi çaktı. Eski evinde de sürekli böyle iğneler çıkardı: Yatak odasında halının altına, mutfak dolaplarının içine, dolap üstlerine saplanmış halde bulurdu onları. O zamanlar da garipserr ama "Gelen komşulardan biri koyup unuttu herhalde," diye düşünür geçerdi; sonuçta hepsi başı bağlı, muhafazakâr insanlardı.
Yine garipsedi ama ilk etapta çok fazla üzerinde durmadı. Ancak kısa süre sonra eşinin ve çocuklarının huyları aniden değişmeye, o eski hastalıklar ve huzursuzluklar yeniden nüksetmeye başladı. Yaşananlara anlam veremeyen Zeynep, sonunda durumu güvendiği inançlı bir arkadaşına açtı. Arkadaşı onu dikkatle dinledikten sonra, "Zeynep, sen bir hocaya görün," dedi ve tanıdığı, bu konularda ilim sahibi bilge bir hocanın olduğunu söyledi.
Zeynep ve arkadaşı, bahsedilen bilge hocanın kapısını çaldılar. Başından geçenleri tek tek anlattıktan sonra hoca derin bir iç çekti ve "Vallahi kızım, sadece bunlarla atlattıysan yat kalk dua et," dedi.
Zeynep şaşkınlıkla, "Nasıl yani hocam?" diye sordu.
Hoca, "Sana büyü yapılmış kızım. Ama bu ilk kez yapılan bir şey değil. Bu seferki banyo gibi ıslak bir yerden, bizzat içeriye konulmuş," dedi. Zeynep’in aklına anında banyodaki çamaşır makinesinin arkasına saplanmış o ucu yanık iğneler geldi. Hoca, bunun haset ve kıskançlıkla yapılmış bir büyü olduğunu, Zeynep’in hayatını, yuvasını tamamen bitirmeyi hedeflediğini söyledi. Üstelik bunu yapan, Zeynep’in çok yakınından, evine rahatça girip çıkan biriydi.
Zeynep durumun ciddiyetini anlamıştı ama kimin yaptığını bir türlü aklına sığdıramıyordu. Zaten kimseye de konduramıyordu. Son gelenler eltilere görümcesi ve dayı eşlerine dâhildi; şimdiye kadar hiçbiriyle bir husumeti, bir sorunu olmamıştı. Hepsini evine güler yüzle davet etmiş, ikramda kusur etmemiş, ne zaman bir sıkıntıları olsa yardımlarına koşmuştu. "Kim, neden yapsın ki?" diye düşünmeden edemiyordu. Ama hoca doğru söylüyorsa, şüphe okları o gün eve gelenleri gösteriyordu. Zeynep bu ağır şüpheyle yaşayamazdı. Hocaya ısrarla kim olduğunu sordu ama hoca, "İsim vermek etik değil kızım," diyerek söylemedi. Sadece Zeynep’e okuyup bir muska hazırladı ve kendini korumaya almasını tembihleyerek onu uğurladı.
O günden sonra Zeynep’in hayatı yeniden normale dönmeye başladı. Eşinin ve çocuklarının huyları düzeldi, sebepsiz hastalıklar bıçak gibi kesildi. Fakat ne zaman eşinin ailesini ziyarete gitseler, daha dönüş yolunda belalar onları buluyordu. Kaç kez yolda kıl payı trafik kazası atlattılar. Başta eşi bu duruma inanmak istemese de üst üste gelen musibetleri gördükçe o da hak vermeye başladı. Yine de "Ailemdir, abilerimdir; tamamen bağımı koparamam," diyerek gidip gelmelere devam etti. Tabii her seferinde başlarına mutlaka felaket benzeri bir olay geliyordu. Zeynep ise her defasında soluğu hocanın yanında alıp okunmak zorunda kalıyordu.
Ta ki son ziyaret dönüşüne kadar... Yine son anda atlattıkları korkunç bir trafik kazasının ardından eve geldiklerinde, Zeynep elini hafifçe duvara çarpmasıyla parmağı kırıldı. Bu son damla oldu. Zeynep artık dayanamadı; eşiyle şiddetli bir tartışma yaşadı. Bu defa eşi de durumu kabullenmek zorunda kaldı ve "Tamam, bir daha gitmeyeceğiz," dedi.
Fakat Zeynep bu işe kökten bir çare bulmak zorundaydı. Ertesi sabah ilk iş yine hocaya gitti. Gözyaşları içinde, "Ne olur hocam, kim olduğunu söyleyin! Ben artık bu korkuyla, bu şüpheyle yaşamaktan yoruldum," diye yalvardı. Hoca başta yine oralı olmadı ama Zeynep’in hıçkırıklarına dayanamayıp sonunda ismi açıkladı: Büyüyü yapan, eltisi Songül’dü.
Zeynep duydukları karşısında donakaldı. En son ihtimal vereceği kişi bile Songül’dü. Çünkü Songül yaşça ondan büyüktü; Zeynep ona her zaman bir abla gibi saygı gösterir, bir dediğini iki etmezdi. “Neden yapsın ki? Yaşça benden büyük, ailede kıdemli olan o... Ne derdi olabilir ki benimle?” diye düşündü. En çok onunla görüşür, birlikte yer içer, dertleşirlerdi.
Ama sonra geriye dönüp düşündükçe zihnindeki taşlar yerine oturmaya başladı... Eltisi büyük olmasına büyüktü ama Zeynep’in evindeki huzuru, eşiyle olan tatlı dilini, çocuklarının başarısını ve ne yaşarsa yaşasın ayakta kalışını içten içe hep kıskanmıştı. Ne zaman yeni mahalleden Zeynep’i ziyarete gelse, güya onu çok düşünüyormuş gibi davranır ama elinden hediyeler, paketler eksik olmazdı. Meğer o hediyelerin arkasında büyük bir haset yatıyormuş.
Yine de tam olarak konduramıyordu. Bir gün mahalledeki bir mevlit vesilesiyle eski mahallesine gitmek zorunda kaldı. Eltisi yine ona bir şeyler uzattı. Eve dönerken, karşıdan gelen bir motosiklet az kalsın eşine çarpıyordu; son anda kurtuldular. Zeynep o an eltisinin verdiği şeyi eve bile sokmadan direkt yol üstündeki çöp konteynerine attı. Ve o günden sonra bir daha asla o mahalleye adım atmadı.
Aylar boyunca Zeynep’in hayatı dingin, huzurlu ve sorunsuz ilerledi. Ta ki bir gün eski mahalleden gelen o habere kadar... Eltisi Songül ağır bir kaza geçirmişti ve durumu çok kritikti. Zeynep ve eşi hastaneye gittiklerinde korkunç bir manzarayla karşılaştılar. Songül adeta bu dünyadan kopmuş gibiydi. Gözleri ardına kadar açıktı ama kimseyi görmüyor, odada başkalarıyla konuşup pazarlık ediyordu. Göremediği o varlıklar ona eziyet ediyor gibiydi. "Vurmayın! Bırakın beni!" diye feryat edip duruyordu.
Derken, Songül’ün gözleri aniden kapıdan içeri giren Zeynep’e kilitlendi. Gözleri dehşetle büyürken çığlık atmaya başladı: "Hayır! Uzak dur! O arkandaki bana yaklaşmasın!"
Zeynep gayriihtiyari arkasına baktı ama elbette kimseyi göremedi. O an zihninde iki şey aniden birleşti: Birincisi, yıllar önce o evde sabah namazına kalkmadığı için omzuna sertçe vuran o görünmez el; ikincisi ise hocanın ona söylediği "Kızım, seni her ne koruyorsa korumuş, ucuz atlatmışsın," sözü...
Zeynep o an içinden Rabbine şükretti. Onu koruyan yalnız Allah’tı ve Allah onu hiç yalnız bırakmamıştı. Evet, başından ağır şeyler geçmişti ama hepsi birer imtihandı. O, isyan etmeden, kimseye kötülük düşünmeden bu imtihandan yüzünün akıyla çıkmıştı. Kötülük yapanın imtihanı ise acı bir sonla noktalanıyordu.
Eltisi Songül, hastanede iki ay boyunca aynı korkunç çığlıklarla yaşadı. Vücudunda sebebi açıklanamayan morluklar, yaralar açıla açıla, acılar içinde bu dünyadan ayrıldı.
Ama Zeynep hala daha ona olan hasedinin sebebini anlamış değildi.
Hikayeyi sesli dinlemek isterseniz. GECE GELENLER SAMARA YouTube kanalıma girip izleyebikirsiniz, beğeni yapıp abone olursanız sevinirim.