ŞİFACI

982 Words
Hatice, kendisinde bir şeylerin normal olmadığını gayet iyi biliyordu. Çocukluğundan beri peşini bırakmayan o garip, doğaüstü olaylar, ruhuna kazınmış bir mühür gibi ona diğer insanlardan farklı olduğunu fısıldayıp duruyordu. İlerleyen yaşına rağmen bir şifacı mı yoksa kendi deyimiyle "eserikli" mi olduğuna bir türlü karar veremiyordu. Evet, çocukken o ürkütücü cinlenme olayını yaşamıştı. O günden sonra, rüya ile gerçekliğin birbirine karıştığı o ince çizgide o varlıkları görmeye başlamıştı. Hiçbir zaman ona doğrudan zarar vermemişlerdi ama varlıkları her daim ensesindeki soğuk bir nefes gibiydi. Zaman ilerleyip yirmili yaşlara geldiğinde, içindeki korkuyu bastırmak için inancına sıkı sıkıya sarıldı. İbadetleri arttıkça, o karanlık silüetleri doğrudan görmemeye başlamıştı ama varlıklarını derinden, adeta teninin altında hissetmeye devam ediyordu. En korkuncu da buydu; kime ne dese çıkıyor, kime acıyıp dua okusa o kişi şifa buluyor ama Hatice günlerce yatak döşek yatıyordu. Hastalığı, onların karanlığını kendi bedenine çekmesindendi. Üstelik kendi gibi musallata uğramış kişileri gördüğü an o boğucu havayı hemen seziyordu. Eğer o kişilere bulaşan kötü niyetli bir cinse, onları yarı uyanık bir halde, kurbanın hemen omzunun ardında dikilirken görüyordu. O varlıklar Hatice’ye doğrudan zarar veremeseler de, kan çanağına dönmüş gözleriyle ona hep nefretle bakıyor ve sessizce o kişilerden uzak durmasını fısıldıyorlardı. Hatice korkudan titriyor ama o çaresiz insanların haline de kahroluyordu. Çünkü o musallatlı kişiler ya amansız hastalıkların pençesinde kıvranıyor ya da ardı arkası kesilmeyen kazalar ve kör bir fakirlik içinde mahvolup gidiyorlardı. Başlarda dayanamayıp onlara manevi yönden yardım etmeye, dualar okumaya başladı. Ancak ne zaman birine el atsa, kurbanın üzerindeki o öfkeli musallat bu kez Hatice’ye yöneliyor, uyanıkken zarar veremediği için onu rüyalarında aklını oynatacak kadar korkutuyordu. Bu dayanılmaz durumu çevresindeki birkaç kişiye anlatmayı denedi ama çoğu ona inanmadı; hatta ona "eserikli" gözüyle bakıp delirmiş muamelesi yaptılar. Aralarında ona inananlar da olmuştu; onlar Hatice'nin yönlendirmesiyle nefesi kuvvetli, gerçek hocalara gidip şifa bulmuşlardı. Fakat Hatice bu ağır yükü daha fazla taşıyamıyordu. Geceleri uykusuzluktan gözaltları çökmüş, bedeni günden güne erimişti. Bu cehennemden kurtulmak için, bir arkadaşının tavsiyesiyle havas ilminde çok derin olduğu söylenen yaşlı bir hocanın kapısını çaldı. Ahşap, loş odada hoca onu buyur edip dinledikten sonra önüne birkaç vefk ve tertip çıkarmıştı. Ancak aradan henüz beş dakika bile geçmeden yaşlı adamın elleri titremeye başladı. Yüzündeki kan çekilmiş, gözleri dehşetle Hatice'nin hemen arkasındaki boşluğa kilitlenmişti. Kalemi usulca masaya bıraktı ve garip, korku dolu bakışlarla, "Üzgünüm kızım... Ben sana hiçbir şey yapamam," dedi ve hemen oradan gitmesini söyledi. Hatice, yılların hocasının yüzündeki o kederli ve dehşete düşmüş hali görünce içini buz gibi bir korku kapladı. Oturduğu yerde küçülerek, titreyen sesiyle sordu: "Neden amca? Ne gördün ki... Neden yardım edemiyorsun bana?" Yaşlı adam derin bir nefes alıp sanki görünmez bir orduya bakıyormuş gibi yutkundu. "Kızım... Senin manevi kapıların sonuna kadar açık. Sen doğuştan bir koruyucusun, ruhun şifacı. O insanları iyileştirip senin yataklara düşmen bu yüzden. Ben senin bu manevi kapını kapatamam, etrafındaki o gölgeleri dağıtamam." Sonra masaya doğru eğilip sesini fısıltıya düşürdü: "Ama üzerindeki asıl karanlık kendi halinden değil. Yakınında... çok yakınında senin nefesini, varlığını, ışığını kıskanan biri var. O haset öyle bir boyuta ulaşmış ki, seni diri diri mezara sokmak için çok ağır bir büyü yaptırmış. Geceleri nefesini kesen, evinde dolanan o leş kokulu ağırlık, bu kıskançlığın çağırdığı ifritlerdir." Yaşlı adam çekmecesinden gümüş muhafazalı, eski bir muska çıkarıp Hatice’nin titreyen ellerine tutuşturdu. "Bunu al. Bu, o hasedin düğümünü zayıflatır. Ama o bağı koparacak olan sensin. Kendi manevi yükünle nasıl savaşacağını artık kendin öğreneceksin. Benden bu kadar." Sokak lambalarının cılız ışığı altında, yaşlı hocanın kapısından çıktığı an o tekinsiz gece Hatice’nin üstüne adeta kara bir çarşaf gibi çöktü. Göğsüne bastırdığı muska, tenini yakıyordu. Aklını kaçırmamıştı; bilakis kapkaranlık ve korkunç bir gerçeklikle baş başaydı. O günden sonra geri çekilmek yerine tehlikenin tam kalbine yürümeye karar verdi. Gözden uzak, ilmi yüksek, derin hocaların kapısını çaldı. Geceler boyu havas ilminin, kadim duaların ve koruyucu zırhların sırlarını çalıştı. Sayfaları çevirdikçe odasındaki mumlar şiddetle dalgalanıyor, pencereler rüzgârsız gecelerde titriyor, görünmeyen o varlıklar Hatice güçlendikçe daha da çıldırıp etrafında çığlıklar atıyordu. Fakat Hatice yılmadı. Okudukça ilmi derinleşti, etrafındaki manevi duvarları çelikten bir zırh gibi örmeye başladı. Nihayet o gece geldi. Hatice, öğrendiği derin ilimle kendi üzerindeki o düğümlenmiş, çürük kokulu büyüyü bozmak için tek başına odasına kapandı. Dualar dudaklarından döküldükçe odanın köşelerindeki gölgeler acı içinde kıvrandı. Bedeninden buz gibi bir ter dökülüyor, genzini yakan o ağır mezar kokusu odayı dolduruyordu. Son duayı okuyup üzerindeki o görünmez bağları kopardığı an, zihninde şimşek gibi bir görüntü çaktı. Karanlık perde yırtılmış, gerçeğin buz gibi yüzü ortaya çıkmıştı. Büyüyü yaptıran, o muskaları karanlık eşiklere gömdüren kişi... Yıllardır aynı sofrada ekmek paylaştığı, derdini anlattığı, sırdaşı, en yakın arkadaşından başkası değildi. Çocukluğundan beri Hatice’nin duruşuna, çevresine yaydığı o huzura için için beslediği o zehirli kıskançlık, en sonunda kin kusarak bu karanlık yola girmesine sebep olmuştu. Hatice’nin kalbine ihanetin soğuk hançeri saplandı. O an gidip o kadının yakasına yapışmak, yüzüne haykırmak geçti içinden. Ama yapmadı. İntikam ateşine düşerse, o karanlığın kendisini de yutacağını biliyordu. Yüzüne bakıp tek bir kelime bile etmedi. Sadece arkasını döndü ve o kadını, hayatından ve ruhundan bir ölü gibi sessizce kazıdı. Aralarına öyle bir duvar ördü ki, kadın Hatice'nin gölgesine bile yaklaşamadı. O geceden sonra evdeki o ağır, boğucu hava tamamen dağıldı. Hatice kendini hakiki bir manevi zırha bürüdükçe, rüyalarına giren o dehşet verici silüetler, karanlık gölgeler birer birer yandı ve sırra kadem bastı. Artık hiçbir musallatı çıplak gözle görmüyordu. Zihnindeki o yıpratıcı uğultu yerini derin, sarsılmaz bir sessizliğe bıraktı. O, hiçbir zaman piyasadaki şarlatanlar gibi tütsüler yakıp cin seansları düzenlemedi. İlmini ticarete dökmedi. Sadece sokakta, etrafında o ağır, çürük kokulu enerjiyi taşıyan çaresiz insanları hissettiğinde duruyordu. Yanlarına yaklaşıyor, sakin ve otoriter bir sesle onları bekleyen tehlikelere karşı uyarıyor, ellerine manevi korunma reçeteleri tutuşturup gölgeler gibi sessizce hayatlarından çıkıyordu. Hatice artık çok iyi biliyordu: O deli değildi. Bazı ruhlar, etrafına ışık olabilmek için önce kendi karanlığında o ateşi harlamak zorundaydı. O, kendi cehennemini söndüren bir koruyucu olarak bu ağır imtihanı sessiz bir vakarla taşımaya devam etti. Hikayeyi sesli dinlemek isterseniz. GECE GELENLER SAMARA YouTube kanalıma girip beğeni yapıp abone olursanız sevinirim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD