Odamda saatlerin nasıl geçtiğini anlamamıştım.
Öğle vakti geldiğinde kapım hafifçe tıklatılmış, içeriye bir tepsi bırakılmıştı. Hizmetli kadın, Civan Ağa’nın emriyle yemeğimi odamda yiyeceğimi söylemişti. Söylenen her şey gibi bunu da sessizce kabul etmiştim.
Tepside sıcak çorba, pilav, yanında yoğurt ve küçük bir kase meyve vardı. Aç olmama rağmen lokmalar boğazımdan zor geçmişti. Yedikten sonra tepsi sessizce alınmış, oda yeniden eski sessizliğine bürünmüştü.
Yatağın kenarında oturup pencereye baktım. Avluda hareketlilik azalmıştı ama hâlâ kalabalık dağılmamıştı. Kadınların kahkahaları, uzaktan gelen fısıltılar, arada bir yükselen sesler. Hepsi duvarların arasından içeri sızıyordu.
Bir süre sonra bu dört duvar beni boğmaya başladı. Ayağımdaki sızı hafiflemişti yine de dikkatli basıyordum. Odada bir aşağı bir yukarı dolaştım, aynaya baktım, perdeyi düzelttim ama içimdeki sıkıntı geçmedi.
Sonunda kapıya yöneldim. Parmaklarım ahşap kola dokunduğunda kalbim hızlandı. Civan Ağa ile göz göze gelmekten çekiniyordum.
Kapıyı usulca açtım. Tam bir adım atmıştım ki, karşıdan hızla gelen biriyle neredeyse çarpıştım.
Bir an nefesim kesildi. Genç bir adamdı. Uzun boylu, düzgün yüz hatlarına sahip, üzerinde koyu renk bir gömlek vardı. Gülümsemesi fazla rahattı, fazlasıyla kendinden emindi.
İstemeden geri adım atarken sendeledim. Düşmemek için refleksle ellerimi havaya kaldırdım.
O da aynı anda ileri atıldı. Elini belime atarak beni tutması bir anlık oldu.
Sıcak eli belime yerleştiğinde bedenim gerildi ama şaşkınlıktan ne olduğunu tam kavrayamadım. Sanki zaman bir saniyeliğine donmuş gibiydi.
“Aman aman aman, dikkat et küçük hanım,” dedi alçak ama pürüzsüz bir sesle. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı.
Hızla geri çekildim. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu.
“Önünüze bakıp yürüyemiyor musunuz acaba?” diyebildim fısıltıyla.
Adamın bakışları yüzümde gezindi. Açıkça süzüyordu ama bunu saklamaya bile çalışmıyordu.
“Önüme bakıp yürüsem bile böyle güzel bir küçük hanımla çarpışmak kader olsa gerek,” dedi yarı şakayla, yarı imayla.
Yanaklarım ateş gibi yandı. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bakışlarımı yere indirdim, gergince soludum.
Adam bir adım daha yaklaştı.
“Bu güzelliğiniz ve ışığınız adamı kör eder,” dedi, sesi daha yumuşak ama daha tehlikeli bir tondaydı.
Tam ağzımı açacaktım ki salon kapısının gıcırtısıyla birlikte hava bir anda değişti.
Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Civan Ağa, salonun eşiğinden çıktı. Adımları sertti.
Bakışları önce bana, sonra karşımda duran adama kaydı. Yüzündeki ifade donuktu ama gözlerinde tehlikeli bir kararma vardı.
Adamın yüzündeki pişkin gülümseme bir anlığına dondu. Belimdeki elini indirip bir adım geriye gittiğinde derin bir nefes alıp geriye sendeledim.
Civan Ağa'nın çenesi hafifçe gerildi. Sanki nefes bile almadan bütün sahneyi tek bir bakışta tartıyordu. Gözleri adamın eline takıldı, sonra tekrar yüzüne döndü.
Sessizlik ağırlaştı. Koridordaki hava sanki bir ip gibi gerilmişti.
Adam yavaşça geri çekildi ama yüzündeki kendinden emin ifade hâlâ yerindeydi.
Civan Ağa bir adım ileri attı. Adımları yeri titretecek kadar güçlüydü ve bakışlarındaki tehdidi her hücresinde taşıyordu.
Bakışlarını bir bile adamın elinden ayırmadan konuştu.
"Az önce karıma mı dokundun sen?" Bakışlarındaki sertliğe rağmen sesi kısık çıkmıştı. Kirpiklerimi kırpıştırıp korkuyla yutkundum.
Adamın az önceki tavrı tamamen kaybolmuş ve korkuyla Civan Ağa'ya bakıyordu.
"Düşecekti," diye konuştu adam. "Karın düşecekti, onu tuttum." Korkuyla kendini açıklamaya çalıştı ama Civan Ağa'nın öfkesi o kadar şiddetliydi ki, her şey bir an içinde koptu.
Bir nefes bile almadan hareket etti. Elinin tek bir hamlesiyle belindeki silahı çekti. Metalin soğuk parıltısı öğlen güneşiyle bir anlığına çaktı.
Genç adam donup kaldı. Ben ise nefesimi tutmuş, olduğum yerde çakılıp kalmıştım.
Silahı adama doğrulturken diğer eliyle adamın az önce bana dokunan bileğine sertçe vurdu. Adam panikle elini çekmeye çalıştı ama Civan Ağa daha hızlıydı. San,yeler sonra tok bir ses duyuldu. Adamın yüzü acıyla buruştu.
“Ah—!” diye bağırdı, elini içgüdüsel olarak geri çekip kavradı. Yüzü bembeyaz olmuştu, nefesi düzensizleşmişti.
O an içimdeki tüm hava boşaldı. Bir çığlık boğazımdan koptu. Geriye doğru sendeledim, elim ağzımda, gözlerim dehşetle Civan Ağa'nın yüzüne kilitlendi.
Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Çenesi kasılmış, gözleri kararmıştı. Nefesi sertti, göğsü hızla inip kalkıyordu. Öfkesi görünmez bir duvar gibi etrafımızı sarmıştı.
Bir an bile bana bakmadı. Bakışları adama çakılıydı. Ve sonra konağı sarsan bir ses yükseldi.
“Bırak düşsün! Sana ne düşüp düşmemesinden Bilal!" Sesi merdivenlerden aşağıya kadar inmişti. Avludaki kuşlar bile ürküp havalandı.
“Bu Kadın benim karım! Değil dokunmak yüzünü kaldırıp bakmayacaksın bile!” Koridorun duvarları bu sözle titreşti.
Misafirler salondan çıkıp kapılara yığıldı. Kadınların bazıları ellerini ağızlarına kapatmıştı; kimisi korkuyla birbirine sarılıyor, kimisi fısıldaşıyordu.
Civan bir adım daha attı. “Bana ait olana bakanın ölümü olurum!"dedi, sesi buz gibi keskinleşerek, “Duydunuz mu? Benim Karıma dokunanın azraili olurum!” Korkuyla Civan Ağa'ya bakan misafirler nefeslerini tutmuş bir şekilde oldukları yerde kalakldılar.
"Gören görmeyene, duyan duymayana anlatsın! Karıma dokunmayacaksınız! Bakmayacaksınız! Gülmeyeceksiniz! Sınırı aşanı andım olsun ki öldürürüm!"
Adamın yüzünden tüm kan çekilmişti. Titriyordu. Ne cevap verebildi ne de gözlerini kaldırabildi.
Civan Ağa bakışlarını ondan çekmeden, bir an omzunun üzerinden bana döndü.
Sesi bu kez daha sert, daha buyurgandı.
“Odana gir Nazlı.” Adımı duyduğum anda içimdeki korku daha da büyüdü. Kalbim göğsümü delip çıkacak gibiydi.
Titreyen bir nefes aldım. Ayağımın sızısını bile unutmuş, hızla arkamdaki kapıya yönelmiştim. Ellerim titriyordu, nefesim kesikti.
Kapıyı açtım. Arkamdan gelen misafirlerin mırıldanmaları, korku dolu fısıltılar, birilerinin geri çekilme sesleri üst üste duyuluyordu.
Kapıyı kapattım. Sırtımı ahşaba yasladım. Göğsüm inip kalkıyor, kulaklarım uğulduyordu.
Odanın sessizliği bir anda üzerime çöktü.
Ama dışarıdaki kargaşa hâlâ duvarların ardından sızıyordu. Civan’ın öfkeli sesi, arada bir yükseliyor, sonra tekrar alçalıyordu.
Ellerim titrerken göğsüme bastırdım.
Civan Ağa tehlikeliydi, yıkıcıydı ve beni ürpertiyordu. Deli gibi korkuyordum. Korkunç bir adamla evlenmiştim. O gerçekten tehlikeli ve katildi. Canavar gibiydi.
Kalbim hâlâ onun öfkesiyle çarpıyordu.
O adam sadece düşmeme engel olmuştu. Muhtemelen kim oldğumu bilmediği için bana öyle yaklaşmıştı. Bilseydi tabii ki bunu yapmazdı diye düşünüyordum.
Civan Ağa'nın bu yersiz sahiplenişi ve yersiz öfkesi beni sinirlendirmişti. Beni çok önemsiyormuş gibi davranmasını hiç sevmemiştim.
Dakikalar ağır bir kurşun gibi aktı.
Başta Civan’ın sesi hâlâ duvarların ardından yankılanıyordu; sert, keskin, kontrolsüz. Misafirlerin fısıltıları, korku dolu mırıldanmaları, ayak sesleri hepsi birbirine karışmıştı. Sonra yavaş yavaş sesler inceldi, azaldı ve en sonunda konağın içine çöken o derin, boğucu sessizlik kaldı.
Beni koruyor gibi davranmıştı ama bu koruma ateşten bir kafes gibiydi. Yatağın kenarına çöktüm. Ellerimi dizlerimin arasına alıp başımı eğdim. Odanın içi çok sessizdi ama kalbimin çarpıntısı kulaklarımda uğulduyordu.
Zaman kavramını yitirdim. Saatler geçmiş olmalıydı.
Pencerenin önündeki perde hafif hafif kıpırdadı, dışarıda gün yavaşça akşamın koyuluğuna teslim oldu. Odamın içinde yalnızca loş bir gölge kaldı.
Kapı yeniden tıklatıldığında irkildim. Hizmetli kadın sessizce içeri girip yatağın yanındaki küçük masaya bir tepsi bıraktı.
“Akşam yemeğiniz, hanımım,” dedi alçak sesle. Başımı bile kaldırmadım. Kadın kapıyı usulca kapatıp çıktı.
Tepsiye baktım sıcak çorba, ekmek, küçük bir tabak yemek ama midem düğümlenmişti. Bir iki lokma aldım, boğazımdan zor geçti. Kaşığı bırakıp tepsiyi kenara ittim.
Yalnızdım. Ve bu yalnızlık, Civan Ağa'nın az önceki öfkesinden bile daha ürkütücüydü.
Ne yapacağını bilmiyordum.
Bana bağıracak mıydı?
Suçlayacak mıydı?
Yoksa hiçbir şey demeden soğuk bir duvar gibi mi duracaktı?
Dakikalar geçti. Belki saatler bilemiyorum. Kapının gıcırdadığını duyduğum an bedenim gerildi. Civan içeri girdi.
Kapıyı arkasından kapattı. Sesi çıkmadı ama varlığı odanın havasını değiştirdi.
Bakışları önce yatağa, sonra tepsiye, ardından doğrudan bana kaydı. Yüzü hâlâ sertti. Gözlerinin altı hafifçe morarmış, çenesi gergindi. Öfkesi tam dinmemişti ama artık kontrol altındaydı.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Yatağın ucuna kadar yaklaştı. Konuşmadan önce, eğilip ayağıma baktı. Sargıyı dikkatle inceledi. Parmakları nazik ama temkinliydi. Bakışları birkaç saniye orada kaldı.
“Kanamamış,” dedi kısaca. Sesi düzdü, mesafeliydi.
Başımı çevirdim, yüzüne bakmadım. Aramızda ağır bir sessizlik oldu.
Sonra aniden ayağa kalktı ve bir hamlede yatağın başına yaklaştı. Elini uzattı, çenemi sert ama incitmeden kavradı ve yüzümü kendine çevirdi.
Gözleri gözlerime kilitlendi. Soğuk, keskin, tehlikeliydi ama aynı zamanda sahiplenen bir kararlılıkla doluydu bakışları.
"Sen benim karımsın Nazlı," sesi hafif öfkeli ve baskın çıkmıştı. Alçak ama tehditkar bir tonla konuşmuştu.
"Nazlı Karahanlı'sın! Benim kadınımsın ve bunu en yakın zamanda idrak et. Benden başka kimsen yok, sığınacağın, kaçacağın, korkacağın hatta günü geldiğinde seveceğin hiç kimsen yok..."
Kirpiklerim titredi. Başımı çekmeye çalıştım ama tutuşu gevşemedi.
Üzerime eğilerek gözlerime tüm dikkatiyle baktı. Sesi bir ton daha alçaldı. Tehlike kokuyordu.
“Bunu herkes bilecek,” diye devam etti. “Bu konakta, bu şehirde, bu dünyada kimse sana benim dışında bir gözle bakmayacak.” Nefesim hızlandı.
Sesi bir tık daha koyulaştı.
“Ve sakın…” dedi, gözleri bir an bile gözlerimden ayrılmadan. Bakışları karardı. Nefesi yüzümdeydi. Sıcaklığını hissedecek kadar yakınlaşmıştı.
“Benden başka birine gönlünü kaptırmayı aklından bile geçirme.” Diyerek gözlerime uzun uzun baktı.
Bu sözler göğsüme hançer gibi saplandı. Korku damarlarımda buz gibi dolaştı ama bunun yanında içimde başka bir şey de kabardı.
Öfke. Sessiz ama yakıcı bir öfke. Dudaklarımı sıkıca bastırdım. Gözlerimi ondan kaçırmadım ama tek kelime etmedim.
Cevap vermedim sadece baktım. Bir an çenemi daha sıkı tuttu, sonra yavaşça bıraktı.
Gözlerinde kısa bir anlık kararsızlık belirdi ama hemen kayboldu.
Arkasını döndü. “Uyu güzel Nazlım,” dedi soğuk bir sesle.
Banyoya yöneldi. Kapı kapandığında suyun sesi duyulmaya başladı.
O an içimde tuttuğum nefes bir çığlık gibi dışarı çıktı. Hızla ayağa kalktım.
Valizime koştum. Titreyen ellerimle pijamalarımı aldım, banyoya girmeden yatağın yanında aceleyle üstümü değiştirdim. Saçımı bile düşünmeden dağınık bir şekilde topladım.
Yatağa girdim. Bez bebeğimi kucağıma sıkıca bastırdım. Yorganı yüzüme kadar çektim.
Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Gözlerim karanlıkta yanıyordu ama ağlamadım.
Suyun sesi hâlâ duyuluyordu. Her damla, sanki bu evin duvarlarına düşen bir hüküm gibiydi.
Bu adam beni koruduğunu zannediyordu ama aynı zamanda beni bir kafese kapattığının farkında değildi.
Yorganın altında bebeğime daha sıkı sarıldım. Gözlerimi kapattım ama uyuyamadım.
Babamın küçük kafesinden zorla alınmış, bu gösterişli kafese hapsedilmiştim. Ona karşı olan umut kırıntılarımı bugün öfkesi yerlebir etmişti.
Ne kadar geçerse geçsin, o ses zihnimden silinmiyordu. Civan Ağa’nın sesi, öfkesi, tehdidi.
Gözlerimi tavana diktim. Kristal avizenin gölgesi duvarda titriyordu. Sanki odanın kendisi bile onun öfkesinden ürkmüş gibiydi.
Ben neydim şimdi?
Bir eş mi?
Bir mahkûm mu?
Yoksa iki ailenin arasında ezilmiş bir pazarlık bedeli mi?
Ellerim bebeğimin yumuşak kumaşında dolaşırken içimde bir yerde ince bir sızı belirdi. Annemin saçımı okşayan ellerini düşündüm. Babamın sessiz bakışını. Abimin bencilliğini. Dilan’ın gözyaşlarını. Hepsi bir zincir gibi boynuma dolanmıştı.
Civan Ağa bana zarar vermemişti hatta ayağımı temizlerken, bana dokunurken özen göstermişti. Bana “korkma” demişti. Beni korumuştu.
Ama bugün bir canavar gibiydi. Bir adamın parmaklarına vururken gözlerinde merhamet yoktu. Sanki bir saniye bile düşünmemişti. Bir an bile tereddüt etmemişti.
Benim karım demişti. Sahiplenişi boğucuydu. Şefkati tehlikeliydi. Koruması korkutucuydu.
Beni koruduğunu söylüyordu ama aynı zamanda beni bir mülk gibi sahipleniyordu. Ben onun karısıydım, evet ama bir eşya mıydım? Bir yük müydüm? Yoksa gerçekten değer verdiği biri mi?
Gözlerimi sıktım. Onun yanında güvende miydim yoksa sürekli diken üstünde mi olacaktım?
Ayağım hafifçe sızladı. O sızı, gerçekliğin hatırlatıcısı gibiydi. Bu evde incinebilirdim ama aynı zamanda korunabilirdim de. Ne kadar garip bir çelişki değil mi?
İçimde bir ses, korkmam gerektiğini söylüyordu. Başka bir ses ise onun diz çöktüğünü, yarama özenle baktığını hatırlatıyordu.
Hangisine inanacaktım?
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamaya hakkım yokmuş gibi hissettim. Bu evde ağlamak zayıflık gibiydi. Bu adamın dünyasında ağlayanlara yer yok gibiydi.
Bebeğimi göğsüme daha da bastırdım. Ben kimdim artık?
Nazlı Yılmaz mıydım hâlâ?
Yoksa Karahanlıların gelini, Civan Ağa’nın karısı mı?
Bir yanım annemin evini özlüyordu. O küçük mutfağı, eski sofrayı, basit ama tanıdık hayatımı özlüyordum.
Diğer yanım ise burada kalmak zorunda olduğumu fısıldıyordu. Kaçamazdım. Geri dönemezdim. Bu kapı çoktan kapanmıştı.
Gözlerimi tavana diktim, nefesim titredi. Belki bir gün bu korku yerini başka bir şeye bırakırdı. Belki bir gün Civan Ağa’yı bir canavar olarak değil bir insan olarak görebilirdim.
Ama bu gece sadece korkuyordum. Yorganı yüzüme kadar çektim. Gözlerimi kapattım.
Dakikalar sonra banyo kpısı açıldı. Adım sesleri odada yankılandı. Hışırtılar, nefes alış verişleri ve attığı adımların hükmedici yankısı kulaklarıma doluyordu.
Bir ara bana doğru geldi. Yorganı yüzümden çekeceğini sandım ama bunu yapmadı. Komodine su dolu sürahiyi bıraktı. Adımları tekrar uzaklaştı. Yatağın diğer tarafına geçti. Hışırtılar duyuldu.
Sonra ise, "İyi geceler güzel Nazlım." Diyerek fısıldadı.
Ona cevap vermedim. Kıpırdamadım bile. Zihnim hala silah sesinin yankısıyla çınlayıp dururken uzun bir süre uyuyamadım.