Hüküm 🖤⛓️

1315 Words
Sabah uyandığımda odanın içi griydi. Güneş perde aralığından içeri sızıyor ama odayı aydınlatmaya yetmiyordu. Yatağın içinde birkaç dakika kıpırdamadan kaldım. Uyanmak istemediğimden değil, uyanınca değişecek bir şey olmadığını bildiğimden. Benim hayatım sabahlarla bölünmezdi. Günler birbirine benzerdi. Yorganı üzerimden itip doğruldum. Ayaklarım soğuk zemine değdiğinde hafifçe ürperdim. Saate bakmadım. Acelem yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. Ben Nazlı Yılmaz’dım. Kasabanın içinde sessizce yaşayan, kimsenin adını yüksek sesle söylemediği kızlardan biri. Liseyi bitirmiştim. Diplomanın yeri hâlâ belliydi; çekmecenin en altı. Üniversite hiç konuşulmadı bizde. Ne hayal kurduk, ne plan yaptık. Babam Hüseyin’in kazancı belliydi. Annem Fatma’nın dünyası evle sınırlıydı. Serhat sanayide çalışır, akşamları yorgun argın eve dönerdi. Ben arada bir yerdeydim. Ne çocuk sayılırdım ne de gerçekten büyümüş. Ne bir yere ait, ne de tamamen yabancı. Arkadaşım yoktu. Elif vardı sadece. O da komşu olmanın getirdiği bir yakınlıktı. Dertleştiğimizden değil, aynı sokakta büyüdüğümüzden yan yanaydık. İnsanlarla konuşmakta zorlanırdım. Kalabalıklar beni yorardı. Sessizliğe sığınmak, kendimi korumanın tek yoluydu. Aynanın karşısına geçtim. Saçlarım omuzlarıma döküldü. Yüzüm uykuluydu. Gözlerim her zamanki gibi büyüktü ama içleri hep biraz yorgun bakardı. Gülümsediğimde yanaklarımda beliren gamzeleri bilirdim ama pek ortaya çıkarmadım. Çünkü gülmek, dikkat çekmek demekti. Ben dikkat çekmek istemezdim. Üzerimi değiştirip mutfağa çıktım. Annem çoktan uyanmıştı. Çaydanlık kaynıyordu. Babam masadaydı. Serhat henüz çıkmamıştı. Ev, her zamanki düzenindeydi. “Günaydın,” dedim. Annem başını kaldırıp bana baktı. “Günaydın kızım.” Babam sessizce çayından bir yudum aldı. Bizim evde sabahlar böyleydi. Az kelime, çok sessizlik. Kahvaltıyı hazırlarken içimde tuhaf bir ağırlık vardı. Dünden kalma bir şeydi bu. İsmini koyamadığım, ama yok da sayamadığım bir his. Hayatım hep böyleydi zaten. Bir şeyler eksikti ama ne olduğunu hiç tam bilemedim. Yer sofrasını kurarken ellerim alışkanlıkla hareket ediyordu. Annem tabakları uzatıyor, ben yere serilen sofranın kenarına diziyordum. Babam masanın başında oturmuş, sessizce çayını içiyordu. Tam ekmekleri sofranın ortasına bırakırken telefon çaldı. Ses, evin içindeki sessizliği sertçe böldü. Babam bir an duraksadı. Elindeki çay bardağını yavaşça bıraktı. Telefonuna baktı. Tanımadığı bir numaraydı. Kaşları farkında olmadan çatıldı. “Buyurun,” dedi. Olduğum yerde kaldım. Annemin eli havada asılı kaldı. O an nedenini bilmediğim bir sıkıntı göğsüme çöktü. Sanki evin havası değişmişti. Telefondaki sesi duymuyordum ama babamın yüzündeki ifadeyi görüyordum. Önce şaşkınlık, sonra sertleşen bir bakış, ardından boğazına düğümlenen bir sessizlik. “Ne diyorsun sen?” dedi babam. Sesi alçaktı ama titriyordu. “Yanlışın var.” Kalbim hızlandı. Annem bana baktı. Ben de ona. İkimiz de aynı şeyi hissediyorduk ama hiçbirimiz adını koyamıyorduk. Babam bir adım attı. Sonra olduğu yerde kaldı. “Serhat…” dedi kısık bir sesle. Devamını getiremedi. Telefonun karşısındaki adam konuşmaya devam ediyordu. Babamın yüzü bembeyaz oldu. Parmakları telefonu sımsıkı kavradı. “Civan Ağa’nın kız kardeşi,” dedi adam. “Serhat kaçırmış.” Dünya o an durdu sandım. Elimden tabak kaydı. Yere düşmedi ama ses çıkardı. Annem irkilerek bana döndü. Nefes alamadığımı fark ettim. Göğsüm daraldı. Kulaklarım uğulduyordu. “Böyle bir şey olamaz,” dedi babam. Sanki kendini ikna etmeye çalışıyordu. “Yanlış yok,” dedi adam. “Bu iş büyümeden çözülmek isteniyor. Civan Ağa durumu biliyor.” Telefon kapandı. Babam olduğu yerde kaldı. Annem dizlerinin üzerine çöktü. Ben, ben yerimden kıpırdayamadım. Civan Ağa. Dün gece ilk kez adını duyduğum o adam. Bakışıyla içimde bir iz bırakan o yabancı. Abim buna nasıl cesaret ederdi? Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi hızla atarken önce bahçenin sertçe açılma sesini işittik hemen ardından ise kapımız gürültüyle çalındı. Annem telaşla yazmasını düzeltip ayaklanırken babam çökmüş ozularıyla ayaklandı. "Nazlı kızım, odaya geç." Dediğinde elim ayağıma dolanmış gibi yalpalanarak beyaz eski kapıdan odama geçtim. Tahta döşemelerin gıcırtısı, ayak sesleri, fısıltılar, Hepsi odamın içine doluyordu. Eski demir yatağın kenarına oturdum. Ellerim dizlerimin üzerinde kilitliydi. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki duyulmasından korktum. İçeriden sert bir ses geldi. “Oğlun nerededir Hüseyin Bey!” Sesi tanımıyordum. Kalın, net ve itiraz kabul etmeyen bir sesti. Babamın sesi ise daha da küçüldü. “Bilmiyorum ağam,” dedi. “Evde değil ağam. Sabah erkenden çıktı sandım.” O an boğazım düğümlendi. Abim gerçekten yoktu. Kısa bir sessizlik oldu. O sessizlikte nefesimi tuttum. “Bilmiyorsun,” dedi adam. Sesinde tehdit yoktu. Daha kötüsü vardı. Sakinlik. “Evi arayın.” Bu cümle bir emir gibiydi. Hemen ardından evin içi hareketlendi. Çekmeceler açıldı, kapılar sertçe itildi. Ayak sesleri çoğaldı. Annemin boğuk bir nefes aldığını duydum. Babam bir şey söylemeye çalıştı ama sesi bastırıldı. Bulunduğum odanın kapısına doğru gelen ayak seslerini duyduğumda nefesim kesildi. Kalbim göğsümden çıkacak sandım. Kaçacak bir yerim yoktu. Yatağın kenarından kalkarak telaşla ne yapacağımı düşündüm. Kapı bir anda açıldı. Kapının önünde duran adam bana baktı. Bir an durdu. Sonra arkasına döndü. “Ağam,” dedi. “Odada bir kız var.” O an içimdeki her şey dondu. Ayak sesleri yeniden yaklaştı. Ama bu sefer tek bir çift ayak sesi vardı. Yavaş, ağır ve kararlıydı. Kapının eşiğinde bir gölge belirdi. Sonra odaya girdi. Onu ilk kez bu kadar yakından gördüm. Civan Ağa. Düğündeki kalabalığın içinde gördüğüm adam değildi artık. Burada, benim odamda, çok daha büyüktü. Omuzları kapıyı dolduruyordu sanki. Üzerindeki koyu renk kıyafetler, sert duruşunu daha da keskinleştiriyordu. Sakalı yüzünü daha karanlık gösteriyordu. Küçük, açık renkli gözleri odayı taradı, sonra bana kilitlendi. Bakışlarıyla beni tarttı. Ne bağırdı ne konuştu. Ama o sessizlik, her şeyden daha korkutucuydu. Ben başımı kaldıramadım. Ellerim titriyordu. Parmaklarım birbirine dolandı. Nefesim düzensizleşti. “Korkma,” dedi sonunda. Ama sesi, korkmamam için söylenmiş bir ses değildi. “Adın ne?” diye sordu. Dilim damağıma yapışmıştı. “N… Nazlı,” diyebildim zorla. Bir adım daha attı. Aramızdaki mesafe iyice kapandı. O an kaçamayacağımı anladım. Ne odadan, ne bu kaderden. “Serhat Yılmaz’ın kardeşi misin?” diye sordu. Başımı çok hafif salladım. Gözlerim dolmuştu ama ağlamadım. Ağlamak istemedim. Çünkü ağlarsam daha da küçülecektim. Bir an sustu. Bakışı yüzümde gezindi. Düğündeki o kısa an aklıma geldi. Aynı adamdı ama şimdi çok daha gerçekti. Arkasına dönmeden konuştu. “Evi didik didik arayın,” dedi adamlarına. “Serhat’ı bulun.” Sonra yeniden bana döndü. “Bu iş bitmedi,” dedi. Sesi alçaktı ama hüküm gibiydi. Ben olduğum yerde kaldım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Yüzümü hafifçe kaldırdığımda göz göze geldik. Uzaktan renkli görünen gözleri maviydi. Dudaklarını birbirine bastırdı yüzüme dikkatle baktı. İçime derin bir nefes aldığımda bir adım geriye gittim. Onun karşısında oldukça savunmasızdım. "Ağam, yemin ederim oğlum evde değildir. Nerede olduğunu da bilmiyorum." Babam odaya girdiğinde önüme geçti. Beni korumak istercesine arkadan elini bileğime sardı. Civan ağa bakışlarını ağır ağır benden çekerek babama baktı. "Yarına kadar vaktin var. Ya oğlunu bulup bana getirirsin ya da," bir an duraksadı. "Ya da senden önce oğlunu bulup cenazesini sana gönderirim!" Aldığım nefesim boğazıma takılı kaldı. Abime zarar verecekti. "Baba," diye fısıldadığımda annem içeriden feryatla ağladı. "Ağam büyüklük sende kalsın, kıyma benim akılsız oğluma." Annem odaya girdiğinde Civan ağa umursamaz sert bir şekilde anneme döndü. "Bu işin sonunda ölüm olacağını biliyordur oğlun! Yarına kadar vaktiniz var!" Bana göz ucuyla tekrar baktı. Kirpiklerimi kırpıştırarak Civan Ağa'dan bakışlarımı çektim. Önce odadan çıktı, ardından evdeki adamlarını alıp evden ayrıldı. Kapı kapandığında evin içi bir anda çöktü. Ayak sesleri uzaklaştı, adamların varlığı çekildi ama bıraktıkları ağırlık gitmedi. Sanki evin duvarları biraz daha daralmıştı. Annem dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı. Babam hâlâ önümde duruyordu. Elini bileğimden çekmedi. Titrediğini hissettim. İlk kez babamın da korktuğunu gördüm. Ben konuşamadım. Boğazımda düğümlenen şey ne ağlamaya ne de bağırmaya izin veriyordu. Civan Ağa’nın bakışı gözlerimin önünden gitmiyordu. Söyledikleri kulaklarımda çınlıyordu. Yarına kadar… Bu bir süre değildi. Bu bir hüküm gibiydi. Babam ağır adımlarla kapıya yöneldi. Kilidi kapattı. Sonra duvara yaslandı. Başını öne eğdi. Yılların yorgunluğu bir anda omuzlarına çökmüştü. “Allah’ım,” dedi kısık bir sesle. Başka da bir şey söylemedi. Odamın kapısına doğru yürüdüm. Ayaklarım beni zor taşıyordu. İçeri girip kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. Dizlerim çözülünce yere kaydım. O an ağlamak istedim ama ağlayamadım. Abim ortalıkta yoktu ve onu heryerde deli gib arayan gözü kana bürünmüş bir adam vardı. Dün geceki düğün gözümün önüne geldi. Dün geceki gibi değildi. Kalbim dün gördüğüm adamdan bugün deli gibi korkmuştu. O mavi gözlerindeki ateş canımı yakmıştı. Bugün gördüğüm adam tehlikeliydi. Hem de çok tehlikeli.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD