Bedel 🖤⛓️

1115 Words
Serhat’ı gün boyu aradılar. Babam, dayılarım, amcalarım. Kim varsa dört bir yana dağıldı. Sanayiye bakıldı, kasabanın çıkışları soruldu, tanıdık tanımadık herkes aranıp yoklandı. Ama Serhat yoktu. Sanki yer yarılmış da içine girmişti. Akşam çöktüğünde umut da çekildi. Bizim ev doldu. Salon doldu, bahçe doldu, ev nefes alamaz hâle geldi. Dayılarım, amcalarım, yengelerim, halalarım, teyzelerim. Yakın uzak kim varsa gelmişti. Herkes fısıltıyla konuşuyor, aynı cümleleri tekrar edip duruyordu. Ama Serhat hâlâ yoktu. Kadınlar annemin yanında salondaydı. Annem baş köşeye oturtulmuştu ama orada değildi sanki. Gözleri boşluğa bakıyordu. Yengeler biri birine çay uzatıyor, teyzeler “Allah büyüktür” deyip duruyordu. Kimse annemin gözlerinin içine bakmıyordu. Mutfakla salon arasında gidip geliyordum. Tepside çay bardakları elimde titreyen bir yük gibi. Herkese uzatıyor, kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Beni fark etmiyorlardı. Ya da fark edip görmezden geliyorlardı. Bahçeden erkek sesleri geliyordu. Babam oradaydı. Amcalarım, dayılarım, hepsi sandalyelere dizilmiş, başları önde oturuyordu. Sigara dumanı havaya karışmıştı. Konuşmalar kısa, cümleler kesikti. “Bir iz yok.” “Hiçbir yerde çıkmadı.” “Bu iş uzarsa…” Cümleler yarım kalıyordu. Çayı bahçeye çıkardığımda babam başını kaldırıp bana baktı. O bakışta bir şey vardı. Yorgunluk, korku ve saklanan bir gerçek. Tepsiyi masaya bıraktım. Tam geri dönecektim ki, içlerinden biri konuştu. Sesini tanıdım. Dayılarımdan biriydi. “Bu işin bir yolu var,” dedi. Herkes sustu. Bahçedeki hava ağırlaştı. Babam başını kaldırdı. “Ne yolu?” diye sordu. Adam boğazını temizledi. “Karahanlı aşiretiyle kan bağı kurulmadan bu iş kapanmaz,” dedi. “Serhat’ın yaşamasını istiyorsak,” Bir an durdu. Sonra kelimeyi söyledi. “Berdel olmalı Hüseyin.” O an içimde bir şey kırıldı. Bahçedeki sessizlik salona kadar yayıldı sanki. Annemin olduğu taraftan boğuk bir ses geldi ama ne dediğini anlayamadım. Babam olduğu yerde dondu kaldı. “Ne diyorsun sen?” dedi biri. “Bu devirde mi?” “Devir falan dinlemez bu işler,” dedi dayım. “Civan Karahanlı’yı biliyorsunuz. Ya kan alır ya can.” Elimdeki tepsi hafifçe sallandı. Bardaklar birbirine çarptı. Kimse dönüp bakmadı. Ben oradaydım. Ama o kelime söylenirken sanki ben yoktum. Berdel. Kimse adımı anmadı. Ama herkesin aklından geçen aynıydı. Bugün Serhat’ı arıyorlardı. Ama akşam çöktüğünde beni konuşmaya başlamışlardı. Babam hiçbir şey söylemedi. Bahçedeki herkes ona bakıyordu. Bir itiraz, bir bağırış, en azından bir “olmaz” bekliyorlardı. Ama babam başını önüne eğdi. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlendi. Omuzları biraz daha çöktü. Babam kabul etmiyordu belki ama reddetmiyordu da. Bu suskunluk, söylenmiş bir “evet” kadar ağırdı. Geriye doğru bir adım attım. Ayaklarım beni salona taşıdı. Kapının eşiğinde durup kadınların arasına baktım. Annem hâlâ baş köşedeydi. Gözleri kızarmış, yüzü bembeyazdı. Yanında halam, karşısında teyzem oturuyordu. Çay tepsisini masaya bıraktım. Tam geri dönecektim ki, kadınlardan biri konuştu. Sesi alçaktı ama netti. “Fatma,” dedi, hafif bir çekingenlikle. “Biliyorum acılısın ama bu işi başka bir yolu da var aslında.” Annem başını kaldırdı. “Neymiş yolu?” diye sordu. Sesindeki sertlik beni bile irkiltti. Sanki kadının ne söyleyeceğini biliyomuş gibiydi. Kadın gözlerini kaçırdı. “Karahanlı’yla kan bağı olmadan Serhat’ı bırakmazlar,” dedi. “Berdel olursa belki bu iş kan dökülmeden hallolur. En azından düşünülmeli.” Salonda bir uğultu yükseldi. Kimisi başını salladı, kimisi dudaklarını büzdü. Annem bir anda ayağa kalktı. “Ne dediğini kulağın duyuyor mu?” diye bağırdı. Sesinin bu kadar güçlü çıkacağını hiç düşünmezdim. Herkes sustu. “Ben kızımı toprağa mı vereyim?” dedi. “Bir oğul hata yaptı diye kızımı kurban mı edeyim?” Teyzem araya girmeye çalıştı. “Fatma, kimse kurban demiyor. Ama bilirsiniz ya kan ya da berdelle mecbur hallolması gerekir." Annem gözlerini ona çevirdi. “Mecburiyet mi?” dedi. “Benim kızımın hayatı mı mecburiyet?” Ellerini göğsüne vurdu. “Ben Nazlı’yı sessiz büyüttüm diye, boynunu eğmeyi öğrendi diye mi seçiyorsunuz onu?” Gözlerim doldu. Adımı duymuştum. Artık saklanamazdım. Bakışlar bana döndü. Bu zamana kadar pek de dikkat çekmezdim ama bu gece bütün gözler üzerimdeydi. Bütün dikkatler, bütün oklar bana çevrilmişti. Annem devam etti. “Ben kızımı kimseye bedel diye vermem! Ne Civan Karahanlı’ya, ne başka birine!” Salonda sessizlik çöktü. Kimse cevap veremedi. Ama ben biliyordum. Annemin bu haykırışı gerçeği değiştirmeyecekti. Sadece acıyı daha görünür kılacaktı. Çünkü bahçede hâlâ susan bir adam vardı. Ve onun suskunluğu annemin haykırışından çok daha korkutucuydu. Gece ilerledikçe ev yavaş yavaş boşaldı. Kapılar birer birer kapandı, ayak sesleri sokağa karıştı. Az önce dolup taşan salon, bir anda genişledi. Ama ferahlamadı. Aksine daha da ağırlaştı. Biz kaldık. Annemle babam salonda, yan yana ama birbirlerinden uzak oturuyorlardı. Annem ellerini dizlerinde birleştirmişti. Babam başını öne eğmişti. İkisi de aynı noktaya bakıyor ama aynı şeyi görmüyordu. Bu sessizlik beni boğmak üzereyken mutfağa geçtim. Bulaşıkları yıkamaya başladım. Suyun sesi, evdeki sessizliği bastırsın istedim. Bardakları, tabakları tek tek duruladım. Ellerim çalışıyordu ama zihnim susmuyordu. Aynı kelimeler dönüp duruyordu içimde. Berdel. Bedel. Serhat. Bir tabak elimden kaydı. Düşmedi ama ses çıkardı. Kendime kızdım. Derin bir nefes aldım. Sakin ol, dedim. Duygularını gösterme. Ama nasıl? Salondan annemin sesi geldi. “Böyle olmaz Hüseyin.” Suyun altındaki ellerim durdu. Kulak kesildim. “Ben kızımı veremem,” dedi annem. Sesi yorgundu ama kararlıydı. “Berdel falan yok. Bu laf bir daha bu evde geçmeyecek.” Babam cevap vermedi. “Duyuyor musun beni?” dedi annem. “Bir oğul için bir kız feda edilmez.” Yine sessizlik. Annem ayağa kalkmış olmalıydı. Sesini daha yakından duydum. “Serhat ne yaptıysa bedelini kendi ödesin,” dedi. “Gerekirse… gerekirse Civan Ağa’ya teslim edelim.” Kalbim sıkıştı. Annem devam etti. “Ben bir evladımı kurtarmak için diğerini yakamam,” dedi. “Ne olursa olsun, Serhat’ı kendisine veririz. Ama kızımı, asla.” Babamdan yine ses çıkmadı. Musluğu kapattım. Ellerim titriyordu. Mutfakta duramazdım artık. Salona doğru yürüdüm. Kapının eşiğinde durdum. Annem beni fark etti. Bir an sustu. Sonra bana doğru döndü. “Nazlı,” dedi. Sesini yumuşatmaya çalıştı ama başaramadı. Yanına gittim. Dizlerinin dibine çöktüm. “Ben seni kimseye bedel diye vermem,” dedi. “Bunu aklından bile geçirme.” Gözlerim doldu. “Anne…” diyebildim sadece. Babam başını kaldırdı. Göz göze geldik. Bir şey söylemesini bekledim. Ama babam sustu. O suskunluk, annemin tüm sözlerinden daha ağırdı. "Baba..." Diye fısıldadım bu sefer. Babam güç bela yüzünü kaldırdı gözlerime baktı. "Ben evlenmek istemiyorum." Diye konuştum. "Sevmediğim biriyle evlenemem babacığım." Babam yine konuşmadı. Gözlerim doldu. Babamın bu sessizliği canımı yakıyordu. Bana beni sevdiğini hiçbir zaman açık açık dile getirmemişti babam ama gece çöktüğünde eve ilk adım atar atmaz bakışları beni arardı. Bunu biliyordum. Beni severdi babam ama abime daha düşkündü. Babamın çöken omuzlarından, çaresiz bakışlarından o an beni çoktan kurban olarak ortaya attığını anladım. Annem babama çaresizce baktı. Babamın bu suskunluğu annemi öfkelendirdi ama annem tek kelime etmedi. Babam ayaklandı, montunu alarak evden ayrıldı. Abimi aramaya çıkmıştı. Sabah olmasına az kalmıştı. Abimi bulmayacktı ve yarın sabah daha kötü şeyler olacaktı. Yinede ben Civan ağa'ya yar olmak istemiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD