Sabah olmadı. Gece, içimde sabaha kadar uzadı.
Bir kez bile uyuyamadım. Gözlerimi kapattığım her an aynı kelimeler döndü durdu zihnimde. Yarına kadar… Bedel… Serhat…
Yorganın altında kıpırdandım, doğruldum, tekrar uzandım. Hiçbiri işe yaramadı.
Evin içi de uykusuzdu. Annemin salonda volta attığını duydum. Arada duruyor, derin bir nefes alıyor, sonra yine yürüyordu. O da uyumamıştı. Bunu biliyordum.
Sabaha karşı kapının sesi geldi.
Ağır, yorgun bir sesle açıldı kapı. Babamın ayak seslerini tanıdım. İçeri girdi ama konuşmadı. Montunu asarken çıkan hışırtıdan anladım; eli boş dönmüştü.
Serhat yoktu.
Gözlerimi tavana diktim. Güneş yavaş yavaş doğdu. Oda aydınlandı ama içim kararmaya devam etti.
Tam o sırada bahçeden bir ses geldi. Tekerlek sesi.
Önce anlamadım. Sonra kalbim hızlandı. Bu ses bu eve ait değildi. Bir arabanın yavaşlayıp durma sesi bahçenin önünde durdu.
Yatağımdan fırladım. Saçım başım dağınıktı. Üzerimde pijamalarım vardı. Ne düşündüğümü hatırlamıyorum bile. Sadece pencereye koştum.
Perdeyi araladım. Bahçenin eski demir kapısı açılıyordu. Ve onu gördüm.
Civan Karahanlı...
Güneş yeni doğmuştu ama o sanki ışığı beraberinde getirmemişti. Koyu renk kıyafetleriyle bahçeye adım attı. Duruşu sertti. Kendinden emindi. Bu eve misafir gibi değil, sahibiymiş gibi giriyordu.
O an başını kaldırdı. Camda olduğumu fark etti. Bakışlarıyla beni buldu.
Kalbim göğsümden çıkacak sandım. Bir adım geri attım. Sonra bir adım daha. Nefesim kesildi. Ne yapacağım? diye düşündüm panikle.
Kapıdan sesler geldi. Annem açmıştı.
Civan Ağa’ın sesi duyuldu. Sakin. Alçak. Ama her kelimesi ağır.
İçeri girdi.
Ben olduğum yerde kaldım. Odamda. Saçlarım dağınık, üzerimde pijamalarım, hayatımın en savunmasız hâlinde.
Kalbim deli gibi atıyordu. Artık kaçacak bir yer yoktu. Bu sabah sadece güneş doğmamıştı. Hayatımıza düşen bomba kapımızdan içeri girmişti.
Civan Karahanlı bugün abime zarar verecekti.
Kapının eşiğinden çıktım.
Odamdan salona doğru birkaç adım attım ama içeri girmedim. Kapının köşesinde durdum. Duvara yaslandım. Sanki biraz daha ileri gidersem, geri dönüşü olmayan bir çizgiyi aşacaktım.
Civan Karahanlı salondaydı. Hiç acele etmeden, sanki bu evde defalarca bulunmuş gibi eski kanepeye geçti. Oturdu. Sırtını yasladı. Bacaklarını hafifçe açtı. Rahattı. Fazlasıyla.
Kapının yanında iki adamı duruyordu. İçeri girmemişlerdi ama varlıkları hissediliyordu. Gözleri sürekli evin içindeydi. Çıkış yoktu.
Babam Civan Ağa’nın tam karşısındaydı. Omuzları düşmüş, başı eğilmişti. Ellerini önünde birleştirmişti. Konuşurken gözlerini kaldırmadı.
Annem ise yanındaydı. Dimdik duruyordu. Yüzü solgundu ama bakışları kararlıydı. Korkuyordu, bunu hissediyordum. Ama korkusunu saklamıyordu. Üzerine basılmasına izin vermeyen bir korkuydu bu.
Civan Ağa konuşmadı. Sessizliği seçti. Babam boğazını temizledi. Sesi titreyerek çıktı.
“Ağam…” dedi. “Serhat’ı aradık. Her yere baktık. Sanayiye, kasabanın çıkışına. Tanıdık tanımadık kim varsa sorduk.”
Bir an durdu. Yutkundu. “Bulamadık.”
Civan Ağa’nın yüzü değişmedi. Ne kaşları oynadı, ne dudakları.
Babam devam etti. “Oğlum hata yaptıysa cezasını bana ver,” dedi.
“Ben babasıyım. Ama canını bağışla. Büyüklük sende kalsın. Bir zarar gelmesin oğluma.”
Annem dişlerini sıktı. Bir şey söylemek ister gibi oldu ama sustu. O da bekliyordu.
Civan Ağa hâlâ konuşmuyordu. Bakışları salonda dolaştı. Duvarlara, eski fotoğraflara, sehpanın üzerindeki dantellere.
Sonra yavaşça bana geldi. Bakışları benimkine değdiği an irkildim. Sanki ateşe dokunmuş gibi. Ama gözlerimi kaçırmadım.
Kaçamazdım.
Kalbim hızlandı. Göğsüm sıkıştı. Dizlerim titredi ama olduğum yerde kaldım. Onun bakışı ağırdı. İnsanı yerinden söküp alan bir ağırlığı vardı.
O an, bu evde kimsenin gerçekten söz sahibi olmadığını anladım.
Civan Ağa sonunda derin bir nefes aldı. Sonra bakışlarını benden çekti. Babamın yüzüne çevirdi. Sessizlik, biraz daha uzadı.
Civan Ağa, babama baktı. Bakışı sabitti. Ne öfke vardı yüzünde ne merhamet. Sanki birazdan söyleyeceği şey, çoktan karar verilmişti.
“Serhat’ı buldum,” dedi.
Annemin nefesi kesildi. Babam başını kaldırdı ilk kez. Gözleri büyüdü.
“Yaşıyor,” diye ekledi Civan Ağa. “Şimdilik.”
Sonra başını hafifçe kapıya çevirdi. Sesi yükselmedi.
“Getirin.”
İki adam kapıdan çıktı. Evde kimse konuşmadı. Kimse kıpırdamadı.
O iki dakika…
Hayatımda geçen en uzun iki dakikaydı.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kulaklarım uğulduyordu. Annem ellerini yumruk yapmıştı. Babam olduğu yerde donup kalmıştı. Ben hâlâ kapının köşesindeydim. Ayaklarım yere kök salmış gibiydi.
Kapı tekrar açıldı. Adamlar Serhat’ı içeri sürüklediler. Abimi ilk anda tanıyamadım.
Yüzü kan içindeydi. Gömleği parçalanmıştı. Dudakları patlamış, alnından süzülen kan yanaklarına inmişti. Ayakta duramıyordu. Adamlar onu tutmadı bile.
Gelişigüzel Salona fırlattılar. Serhat’ın bedeni yere çarptı. Yüzü dönerek tam ayaklarımın dibine düştü. Bir çığlık koptu içimden.
“Abi!” diye bağırdım farkında olmadan. Dizlerimin bağı çözüldü. Geriye sendeledim.
Gözlerim Serhat’taydı ama bakışlarım istemsizce Civan Ağa’ya kaydı. Öfkeyle baktım.
Civan Ağa fark etti. Bakışımı gördü. Ama umursamadı. Gözlerini benden çekti. Babamın yüzüne çevirdi.
“İşte oğlun,” dedi. Sesi sakindi. “Yaşıyor. Çünkü ben istedim.”
Annem Serhat’a doğru hamle yaptı ama babam kolundan tuttu. “Ağam…” dedi titreyerek.
“Ne istiyorsan benden iste. Yeter ki...”
Civan Ağa sözünü kesti. “Bir can, bir karşılık ister,” dedi. “Ben senin oğlunu öldürmedim.”
Bir an durdu. Sonra kelimeleri tek tek söyledi. “Bunun bir bedeli var.”
Babam yutkundu.
“Ne… ne istiyorsun ağam?”
Civan Ağa cevap vermedi hemen. Bakışları evin içinde dolaştı. Sonra tekrar bana geldi.
Kalbim o an duracak sandım. “Bir şey vereceksin,” dedi babama.
“Oğlunun yaşamasına karşılık.”
Serhat inledi. Kanlı yüzü hâlâ ayaklarımın dibindeydi.
"Lütfen, kardeşim." Abim ayak bileğimi tutup yüzüme güç bela baktığında bütün kanım çekildi.
O an, herkes ne istendiğini anladı. Ama kimse konuşmadı.
Salonun içi buz kesti. Annemin soluğu kesildi. Babamın omuzları biraz daha düştü. Adamlar kapının yanında kımıldamadan duruyordu. Serhat’ın yerdeki iniltisi bile sustu sanki.
Ben korkuyla elimi göğsüme götürdüm.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Parmaklarım pijamamın kumaşını sıktı. Nefesim düzensizleşti. Hayır, dedim içimden. Bunu söylemeyecek. Yanlış tahmin ediyordum. Yanılıyordum.
Civan Ağa ağır ağır ayağa kalktı. Hiç acele etmedi. Sanki bu anı özellikle uzatıyordu.
Babamın karşısına geçti. Bakışları sertti ama sesi sakindi.
“Oğlun yaşayacak,” dedi. “Buna ben karar verdim.”
Babam başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu. Dudakları titredi.
“Ağam…” diye fısıldadı.
Devamını getiremedi. Civan Ağa sözünü kesti. “Karşılığında,” dedi, “bana kızını vereceksin.”
Kelimeler salona düştü. Ağır, geri dönülmez hüküm gibi.
“Nazlı’yı.”
Annemden boğuk bir ses çıktı.
“Hayır...” dedi ama sesi yarıda kaldı. Ben olduğum yerde donup kaldım.
Elim hâlâ göğsümdeydi. Sanki kalbimi tutarsam durdurabilecektim.
Civan Ağa’nın bakışları bir anlığına bana kaydı. Göz göze geldik.
Ne merhamet vardı o bakışta, ne de öfke.
Sadece karar.
Sonra yeniden babama döndü. “Serhat yaşar,” dedi.
“Ya da…”
Cümleyi tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu. Babamın dizleri titredi. Annem çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı.
Bu bir evlilik teklifi değildi. Bu bir pazarlık değildi. Bir hükümdü. Ve ben, o hükmün ortasında kalmıştım. Babam bir şey demedi.
Başını yavaşça önüne eğdi. Ne itiraz etti, ne de yalvardı. Sadece kabullenişe benzeyen o suskunlukla kaldı.
Serhat inledi. Yerde kıpırdadı. Kanlı dudakları titredi.
“Nazlı…” diye sayıkladı. Sesi güçsüzdü.
“Kabul et… ne olur… kabul et.”
Annem çığlık atmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi. Ellerini ağzına götürdü. Babam hâlâ başını kaldırmadı. Evdeki herkes susuyordu.
Ben bile konuşamadım. Hayır demedim. Evet demedim. Sadece sessizliğime gömüldüm.
Elim göğsümden yavaşça indi. Parmaklarım yanımda cansızca durdu. İçimdeki fırtına dışarı taşmadı. Çünkü bazen insanın içi o kadar dolar ki, taşamaz.
Civan ağa bir süre daha durdu. Sonra konuştu.
“Yarına kadar vaktiniz var,” dedi. Sesi sakindi. Değişmedi. “Kararınızı verin.”
Kapıya yöneldi. Adamları peşinden hareketlendi. Tam çıkarken durdu.
Arkasını döndü. Ve bana uzun uzun baktı.O bakışta ne zafer vardı ne de merhamet.
Gözlerimi kaçırmadım. Kaçamadım. Sonra döndü ve gitti.
Ev sessizliğe gömüldü.
Kapı kapandığında evde kimse konuşmadı.
Sesler vardı ama kelimeler yoktu. Herkes aynı odadaydı ama kimse aynı yerde değildi. Ben olduğum yerde kaldım.
Ne yere çöktüm ne de ağladım. İçimde bir şey çoktan durmuştu. Ağlamak için bile geç kalmış gibiydim.
Serhat hâlâ yerdeydi. Nefes alıyordu. Yaşıyordu. Bunun bedeli bendim.
Annemin bana baktığını hissettim ama dönmedim. Eğer göz göze gelirsek, dağılacaktım. Babam hâlâ başını kaldırmamıştı. O baş, benim çocukluğumdu. Şimdi ise, sırtımdaki yüktü.
Henüz yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşıma kadar sessizlik içinde büyüdüm. Kimse beni bağırırken duymadı. Kimse bir şey isterken görmedi.
Babamın bu küçük evinde herşeye boyun eğerek büyümüştüm. Gözüm hiçbir zaman yükseklerde olmamıştı.
Bu yaşıma kadar sakince yaşamışken, hayatın bana sunduklarına sadece şükretmişken peki neden şimdi hayat acımasızca bana ihanet ediyordu?
Neden sevmediğim bir adama mahküm ediyordu?
Abimin hatasının bedeli neden ben oluyordum?
Buna boyun eğmek istemiyordum. Ama ayağıma yapışan abimi de görmezden gelemiyordum. Babamın ezilip bükülmesini, annemin hıçkırıklarını nasıl görmezden gelecektim?