Abim yerde acılar içinde kıvranırken her şeye rağmen eğilmiş abimi yerden kaldırmıştım. Yaralarını temizlemiş, kıyafetlerini değiştirmesine izin vermiştim. Abim sanki kendinden değilmiş gibi sadece ismimi sayıklamıştı.
Sonunda uyuduğunda üzerime hırkamı geçirip evden çıkmıştım. Henüz sabahın erken saatleriydi ama bütün gözler şimdiden üzerimizdeydi.
Bahçemizin köşesine bırakılan eski kanepeye geçmiş sonbaharın ayazına rağmen içeri giremiyordum.
Civan ağa'nın sözleri, bakışları bir an olsun zihnimden çıkmıyordu.
Dakikalar sonra babam evden çıktı. Üzerine eski paltosunu alarak yanıma oturdu.
Babam hep sessiz bir insan olmuştu. Kendi halinde, tek amacı ailesine bakmaktı. Yıllardır bu böyle akıp gitmişti.
Babamla aramızda hep bir mesafe vardı. Asla o mesafeyi aşamamıştık. Ne o bana karşı tam sevgisini göstermişti ne ben ona tüm kalbimle sarılmıştım. ARamızda hep gizli bir sınır vardı ve ne yazık ki bunu aşamamıştık.
Babamı çok seviyordum. Onu bu halde görmeyi hiç sevmemiştim.
Dakikalardır yanaklarıma istemsiz akan gözyaşlarım durmak nedir bilmiyordu.
Babam sırtını kanepenin yırtık arkasına yasladığında hıçkırdım. Babam uzun zaman sonra hatta belki yıllar sonra kollarını omzuma attı.
Başımı omzuna yasladığında çocuk gibi hıçkırdım tekrar. Üşüyen yanaklarım babamın omzunda ısındı.
Babam derin bir nefes aldı. Sanki konuşmak istiyor ama konuşamıyor gibiydi.
Babam bir süre konuşmadı.
Sadece omzuma bastırdığı koluyla orada olduğunu hissettirdi. Nefesi düzenli değildi. Göğsü hafifçe inip kalkıyordu. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmişti.
“Nazlı…” dedi sonunda.
Sesimdeki titremeyi saklayarak başımı kaldırdım.
“Efendim baba?”
Bir an gözlerime baktı. Daha önce gözlerime bakamadığı kadar uzun uzun, içli içli baktı.
Sonra bakışlarını kaçırdı. Sanki yüzüme bakarsa çökecekmiş gibi.
“Ben…” dedi. Cümle yarım kaldı. Derin bir nefes aldı.
“Ben bugüne kadar seni hep koruduğumu sandım.”
Kalbim sıkıştı. Bir şey söylemedim.
“Evimin içinde,” diye devam etti, “sessiz kalmanı erdem bildim. Başını eğmeni sabır sandım.”
Sesi kısıktı. Yorgundu. Ellerini dizlerine bastırdı.
“Meğer seni hayata hazırlamamışım,” dedi. “Yük bindirmişim.”
O an anladım. Bu bir konuşma değildi. Bu bir veda gibiydi.
“Baba,” demek istedim ama diyemedim. Başını salladı.
“Bugün,” dedi, “birileri yaşayacak.”
Başımı eğdim. Omzum çöktü. Babamın kolu biraz daha sıkıldı omzuma.
“Ben senin babanım kızım,” dedi. “Ve bazı babalar… sevdiklerini kurtaramaz.”
O an içimde bir şey yerli yerine oturdu.
Benden evlenmemi istemedi. Benden fedakârlık istemedi. Ama ben ne demek istediğini anladım.
Çünkü bazı kararlar, söylenmeden alınırdı.
Ve bazı kızlar…
Babalarının cümlelerini tamamlamak zorunda kalır.
Babam ağır ağır ayağa kalktı. Bir an tereddüt etti. Sonra bana doğru eğildi.
Avucunu yanağıma koydu. Parmakları sertti ama dokunuşu titriyordu. Yanaklarımı usulca sevdi. Sanki çocukluğumdan kalan son hatırayı okşar gibiydi.
Hiçbir şey söylemedi. Dudaklarını saçlarıma bastırdı. Kısa, acele ve vedaya benzeyen bir öpücük gibiydi.
Sonra arkasını döndü. Evin kapısından içeri girdi.
Ben olduğum yerde kaldım. Sonbaharın ayazı yanaklarımı yakıyordu ama içimdeki soğuk daha keskindi. Babamın ardından bakmadım. Bakarsam kalabilirdim.
Kalmak istemiyordum.
Ayağa kalktım. Eve doğru yürüdüm. Odaya geçtim. Kapıyı kapattım.
Serhat yatağın üzerindeydi. Yüzü hâlâ solgundu. Dudakları morarmıştı. Göğsü düzensiz inip kalkıyordu. Yatağın kenarına oturdum. Ona baktım.
İlk kez bir ağabeye değil, bir yabancıya bakar gibiydim.
O an kararım netleşti.
Serhat gözlerini araladı. Beni görünce nefesi hızlandı.
“Nazlı…” dedi kısık bir sesle.
Elini uzattı. Tutmadım. “Dilan’ı seviyorum,” dedi.
Bir an durdu. “Onsuz yaşayamam.”
Kalbim sıkıştı. Ama sustum.
“Eğer Dilan’la evlenmezsem,” dedi, “kendime kıyarım.”
Bu söz bir tehdit değildi. Bir yalvarış da değildi.
Bencillikti.
Saf bencillik kokuyordu.
“Anlıyor musun?” dedi. “Ben onu seviyorum. Sen de beni seviyorsan-”
Cümlesini tamamlamadı. Gözlerim doldu. Ama ağlamadım.
Serhat benim feda etmişti bile.
Benim hayatımı, kendi mutluluğunun bedeli görüyordu.
İçimde bir şey çatladı. Sessizce, derinden.
“Dinlen,” dedim sadece.
Sesim yabancıydı. Bana ait değildi. Başımı çevirdim. Kapıya yöneldim.
O arkamdan bir şeyler daha söyledi ama duymadım. Kapıyı kapattığımda kalabalığın sesi üzerime çöktü.
Ama artık gürültü yoktu içimde. Çünkü karar verilmişti.
Babam beni değil, abimi seçmişti. En başından beri istenmeyen evlat gibi ilk sıkıntıda gözden çıkarılmıştım.
Olsun babamın canı sağ olsundu.
Odamdan çıktığımda babamla göz göze geldik. Sadece bir anlığına.
Bakışlarım ona tutunmak ister gibi oldu ama o hemen gözlerini kaçırdı. Başını eğdi. Sanki beni görmemiş gibi, sanki biraz önce saçlarıma kondurduğu o öpücük hiç olmamış gibi.
Hiçbir şey söylemedim. Mutfağa doğru yürüdüm.
Annem tezgâhın başındaydı. Elindeki tencerenin kapağını açıp kapatıyor, sonra tekrar açıyordu. İçinde bir şey yoktu. Ama o farkında değildi. Düşünüyordu. Çare arıyordu. Bir anne gibi son ana kadar.
“Bir yol vardır,” dedi beni fark edince. “Allah büyüktür Nazlı. Bir yol buluruz.”
Yanına gittim, sessizce. “Anne,” dedim.
Sesim titredi ama geri çekmedim. “Ben kabul ediyorum.”
Annemin eli durdu. Yavaşça bana döndü.
“Ne diyorsun sen?” dedi. Gözleri büyüdü.
“Hayır… hayır Nazlı. Sakın.”
“Anne…” Sesim çözüldü. “Başka yol yok.”
Başını iki yana salladı. “Var,” dedi.
“Var! Ben seni kimseye vermem. Duydun mu? Kimseye!”
Ellerimi tuttu. Avuçları sıcaktı ama titriyordu. “Ben annenim,” dedi.
“Seni korumak benim görevim.”
Gözlerim doldu. Ama bu kez tutamadım.
“Ama kim beni koruyacak?” dedim ağlayarak. “Serhat’ı öldürürler anne. Gözümün önünde, duyuyor musun?”
Sesim yükseldi. İlk kez.
“Abimin canına karşılık…” dedim, “kendi canımı veriyorum.”
Annem çığlık attı. “Sus!” dedi.
“Böyle konuşma!”
Ama duramadım. “Ben zaten yaşamıyorum anne,” dedim.
“Sessizim diye güçlü sanıyorlar. Eğiliyorum diye razı sanıyorlar.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Tezgâha tutundum. “Ama bu sefer…” dedim hıçkırarak,
“bu sefer ben karar veriyorum.”
Annem ağlayarak beni kendine çekti. “Hayır,” dedi.
“Bunu senden isteyemem.”
“İstemiyorsun,” dedim. “Biliyorum.”
Sonra gözlerinin içine baktım. Ama kararlıydım.
“Ben kabul ediyorum,” dedim tekrar. “Yaşaması bana bağlıyken onu bencilce ölüme itemem anne. Bunu yapamam, o kadar bencil değilim.”
Annemin omuzları çöktü. Gücü tükendi. Beni bırakmadı ama.
Annem itiraz ediyordu ama kabul etmekten başka hiçbir çarenin de olmadığını biliyordu. Hepimiz biliyorduk ama babam ve abimin böyle davranması beni yerle bir etmişti.
Evin kapısı çaldı. Annem benden ayrılarak kapıyı açmıştı.
Komşular geldi, akrabalar geldi. Kimisi geçmiş olsuna gelmiş gibi sessizdi, kimisi “Allah büyüktür” deyip duruyordu. Salon doldu. Mutfak doldu. Ev, insanlarla taştı ama ben daha da yalnızlaştım.
Herkes konuşuyordu. Kimse beni duymuyordu.
O sırada cebimdeki telefon titredi. Sesini duyduğumda irkildim.
Ekrana baktım. Bilinmeyen Numara.
Elimi titreyerek cebime attım. Kimseye bir şey söylemeden kapıya yöneldim. Bahçeye çıktım. Hava soğuktu ama fark etmedim bile. Aramayı yanıtladım.
“Alo?”
Karşıdan gelen ses hıçkırıklarla bölünüyordu.
“Na… Nazlı?” dedi titrek bir ses. “Ben… ben Dilan.”
Adını duyduğum an dizlerimin bağı çözüldü. Bahçenin köşesindeki duvara tutundum. Bir an konuşamadım.
“Lütfen…” dedi ağlayarak. “Ne olur telefonu kapatma.”
“Dinliyorum,” diyebildim güçlükle.
“Nazlı, ben…” Sesi boğuldu. “Serhat’ı seviyorum. Onu çok seviyorum.”
Gözlerimi kapattım.
“Eğer onunla evlenmezsem,” dedi, “yaşayamam. Yemin ederim yaşayamam.”
Hıçkırıkları arttı. “Nazlı, ne olur kabul et. Ne olur beni anla.”
Elimle ağzımı kapattım. Sesim çıkmasın diye. Bir kişi daha, bir kişi daha hayatını benim kararlarıma bağlamıştı.
“Eğer bu evlilik olmazsa,” dedi, “ben… ben kendime zarar veririm.”
Kalbim parçalandı. Bu bir yalvarış değildi. Bu bir tehdit de değildi.
Bu, bir başkasının hayatını, benim omuzlarıma bırakmaktı.
“Dilan,” dedim kısık bir sesle. “Bunu benden isteme.”
“Ama senden başka kimse yok!” diye ağladı. “Civan abi dinlemez kimseyi. Sadece seni.”
Telefonu tutan elim titredi. Gökyüzüne baktım. Griydi.
“Ben…” dedim. Cümleyi tamamlayamadım.
“Ne olur,” dedi tekrar. “Eğer beni biraz olsun anlıyorsan… eğer Serhat’ı seviyorsan-”
Gözlerimden yaşlar aktı. Ama artık ağlamıyordum. İçimde bir şey sessizce kapanıyordu.
“Tamam,” dedim sonunda. Sesim bana ait değildi. “Tamam.”
Karşıdan gelen ağlama bir an sustu. Sonra rahatlamaya benzeyen bir nefes duyuldu.
“Allah senden razı olsun,” dedi. “Allah seni korusun.”
Telefon kapandı. Bahçede tek başıma kaldım. Kalabalığın sesi evin içinden geliyordu. Ama ben artık o seslere ait değildim.
Serhat istemişti. Dilan istemişti. Herkes bir şey istemişti.
Ve ben…
Yine sessiz olanı seçmiştim. Telefonu cebime koydum. Derin bir nefes aldım.
Sessizce canları sağ olsun demiştim yine. Yine kaderime boyun eğecektim. Buna alışkındım.
Ya da alıştırılmıştım.
Hiçbir zaman kendi kararlarım olmamıştı. Yine kendi kararım olmayacaktı ama kabulümdü.
Civan Ağa ile evlenmeyi kabul ediyordum.