Akşam çökmüştü. Evin üstüne çöken karanlık, içerdeki havadan daha ağırdı. Gün boyu süren kalabalık dağılmıştı, duvarlarda yalnızca uğultusunun izi kalmıştı. Kapılar kapalı, perdeler çekilmişti. Herkes gitmişti ama gerilim hâlâ oradaydı.
Serhat uyanmıştı. Salonun ortasına serilen yer sofrasında babamla karşılıklı oturuyordu. Yüzündeki morluklar koyulaşmış, dudağı hâlâ çatlamıştı. Başını hafifçe eğmiş, kaşığı çorbanın içinde ağır ağır gezdiriyordu. Yediği yoktu, sadece oyalanıyordu.
Babam konuşmuyordu. Önündeki tabağa bakıyor, arada bir Serhat’ı göz ucuyla süzüyordu ama hiçbir şey söylemiyordu. Bu sessizlik, azarlamaktan daha sertti.
Ben odadaydım. Yatağın kenarında oturmuş, kapının aralığından onlara bakıyordum. Odamın ışıklarını kapatmış salondakilere göz dikmiştim. Avuçlarım dizlerimin üzerindeydi. Kalbim yavaş ama ağır atıyordu. Ne ağlayacak gücüm vardı ne de bağıracak cesaretim.
Mutfaktan salona giren annem konuştu. “Yiyemezsin tabii,” dedi keskin bir tonla. Tabakları sertçe sofraya bıraktığını duydum. “Boğazından geçmez olması lazım.”
Serhat başını kaldırdı. “Anne-”
“Sus!” dedi annem. Sesi titremiyordu. Bu daha da korkutucuydu.
“Bugün bu sofrada oturabiliyorsanız, bunun sebebi kızındır, kardeşindir.”
Babam başını biraz daha eğdi. Annemin yüzü solgundu ama gözleri sertti. Serhat’a baktı, içinde anne şefkati yoktu, sadece kırgın bir öfke vardı.
“senin hatanın bedelini kızım ödüyor.”
Serhat’ın kaşığı elinde titredi. Annem devam etti. “Bir an bile düşünmedin. Ne bizi düşündün ne kardeşini. Sadece kendini düşündün. Ağakızını kaçırmak da ne demek! Daha kendine bakamıyorken şimdi o gencecik kıza nasıl bakacaksın? Bunları hiç düşündün mü? O kız ağa kızı!” Annem sabrı kalmamış gibi içindekileri dökmeye devam etti.
"Bu evlilik! Çocuk oyuncağı değil! Ama ben anlamıştım, bir haltlar yediğini anlamıştım da bu kadar büyük bir belaya bulaşacağını bilemedim! O kız yarın öbür gün geldiğinde ona babasının evinde gibi bakacak mısın! Hayır!"
Babam derin bir nefes aldı ama konuşmadı.
Annem babama döndü. “Ve sen,” dedi.
“Bunu kabul ettiğin için, kızını bu kapıya sürdüğün için ne seni affederim ne de onu.”
Serhat yerinden kıpırdandı. “Anne, ben-”
Annem sözünü kesti. “Bir kelime daha etme.”
O an kapının eşiğinden çıktım. Adımlarım sessizdi. Kimse fark etmedi önce. Sofraya yaklaştım. Babam başını kaldırdı ama hemen indirdi. Serhat bana baktı, gözlerinde suçluluk değil, çaresiz bir rahatlama vardı.
Yer sofrasına oturdum. Önüme konan çorbayı kaşığımla karıştırdım. Buharı yüzüme vurdu ama içim üşüyordu.
Bir kaşık aldım. Tadı yoktu. Yuttum. İkincisini almadım. Kaşığı tabağın kenarına bıraktım.
Annemin bakışını üzerimde hissettim ama dönmedim. O da konuşmadı. Çünkü söylenecek bir şey kalmamıştı.
Babam boğazını temizledi, sesi kısık çıktı, “Civan Ağa’ya haber gönderdim.”
Çorbanın buharı bir anlığına gözlerimi yaktı. Kimse yüzüme bakmadı ama herkes bunu bekliyordu.
Serhat başını eğdi. Annem gözlerini kapattı. Haber gitmişti. Artık karar bir evin içinde değil, dışarıdaydı.
Kalbim güçsüzce göğsümde varlığını belli ederken buz kesildim.
Annem itiraz eden sözcükler sarf etti. Abim hiç utanmadan yüzüme bakıyordu. Babam elini ayağını dünyadan çekmiş gibi umutsuzca annemin sözlerini dinler gibi yapıyordu.
Ayağa kalktım. Kulaklarım uğulduyordu. Midem bulanıyor, zihnim uyuşuyordu. Yer sofrasını topladım. Elim ayağım titriyordu ama uğraşacak bir şey arıyordum. Mutfağa geçtim. bulaşıkları güç bela toparlayabildim.
Soğuk suyla bulaşıkları duruladım, kuru bezle kuruttum. Ayaklarım bedenimi taşıyamıyordu. Bu evin duvarları üzerime üzerime geliyordu. Annem hala içeride öfkeli sözler sarf ediyor ama hiçbir çare olamıyordu.
Mutfaktan çıktım, odama geçtim. Yatağıma oturdum. Hemen yatağın karşı duvarına monte edilmiş, köşesi kırık aynadan kendimle göz göze geldim.
Her gece uyumadan önce acaba beni gerçekten seven biri olacak mı diye düşünürdüm. Beni bu sessizliğimle kim sever diye düşünürdüm sonra. Kendime kızardım. Kim severdi ki beni? Kim görürdü beni? Kim duyardı çığlıklarımı?
Sonra bu evde yaşlanıp gideceğimi düşünürdüm. Annemle babamla yaşar giderdik.
Ama kader benim için öyle planlar kurmuş ki, bu düşündüğüm en acı en korkutucu düşüncelerden de korkunçtu.
Ben hiç, beni sevmeyen bir adama gelin gideceğimi düşünmemiştim. Bu kadar acımasız olmamıştım kendime.
Annem sözlerini bitirmişti. Babam sigara içmek için dışarı çıkmıştı. Abim salondaydı.
Kolları ıslanan bluzumu çıkarmak yerine kollarını aşağı sıyırdım. Eski telefonumu giydiğim kot pantolonun cebinden çıkartıp yatağıma bıraktım. Saçımın örgülerini açarak açık bıraktım. Dün gece uykumu almadığım için uykusuzdum. Başım ağrıyordu.
Oturduğum yerden kalkarak salona geçtiğimde abimle göz göze geldik. Uzandığı eski kanepede hareketlenerek doğruldu.
"Nazlı," diye fısıldadı. Abimle pek sohbet etmezdik. Günlük konuşmalar dışına hiçbir zaman çıkmamıştık.
Annemle bazen konuşurduk ama kahkaha atacak kadar gülmezdik. Annemin tek arkadaşı bendim. Sürekli saçımı örerken öyle derdi. Benim de tek arkadaşım hep annem olmuştu.
"Konuşalım mı biraz?" Abim karnını tutup inleyince kısa bir an telaşlandım, ama telaşım abim kıkırdayana kdar sürmüştü.
"Gaddar adam! Eli de amma ağırdı ama." Sanırım Civan ağadan bahsediyordu.
Yere çömelip oturdum. Abim tekrar bana baktığında içimdeki yangına rağmen ona sıradan düz bir şekilde bakmayı başardım. Oysa şu an içimde ne fırtınalar, ne isyanlar kopuyordu.
Yüzüne haykırmak istediğim o kadar şey vardı ki hiçbirini dile dökemiyordum.
"Nazlı, yurt dışına gideceğiz. Dilan'la Almanya'ya gittiğimiz an söz veriyorum seni o adamın yanından alıp yanıma götüreceğim." Abim gözümde gittikçe küçülüyordu. Fazla mı hayal kuruyordu, yoksa kafasına alan darbelerden dolayı eksik mi düşünüyordu çözememiştim.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Hiçbir şey demedim. Saçmalıyorsun, bu iş çocuk oyuncağı diyemedim. Oturduğum yerden kalktım. Abime arkamı dönüp odama girecekken bahçenin önünde duran araba sesiyle olduğum yerde kaldım.
Önce motorun sesi sustu. Sonra kapıların kapanma tıkırtısı geldi. Kalbim göğsümde tekledi.
Yarın'a kadar beklemeyecekti tabii ki. Kapı çalınmadı. Doğrudan açıldı.
İlk giren Civan Ağa oldu. Hemen arkasında babam göründü. Yine eğilip bükülmüştü. Babam hep böyleydi, hep sessizdi. Hep içine kapanıktı ama onu hiçbir zaman böyle eğilip bükülmüş görmemiştim. Onu böyle görmek içimdeki öfkeyi harlıyordu.
Siyah giyinmişti yine. Üzerindeki koyu renk mont, omuzlarını daha geniş gösteriyordu. Adımlarını atarken ne acele vardı ne de tereddüt. Bu ev ona aitmiş gibi ilerledi. Bakışları önce salonda gezindi; babama, yerdeki eski kanepeye, mutfağın loşluğuna, en son da bana geldi.
Göz göze geldik. Bir an için nefesim kesildi, bu adamdan ve bana olan bakışlarından korkuyordum.
Bakışları soğuktu. Derin, donuk, merhametsizdi.
Bu adamın kalbi yok, diye düşündüm. Kalbi olsaydı böyle soğuk davranmazdı ki. Elif'in anlattığı kadar tehlikeliydi şu an. Gerçekten tehlikeliydi.
Onun arkasından Dilan olduğunu düşündüğüm kız içeri girdi.
Elinde küçük bir valiz vardı. Sapını iki eliyle tutuyordu. Başını hafifçe öne eğmişti. Yüzü solgundu ama gözleri kırmızı değildi, ağlamaktan yorulmuş gibiydi. Bana kısa bir an baktı, sonra bakışlarını kaçırdı.
Dilan’ın ardından Civan Ağa'nın annesi içeri adım attı.
Kimseyle göz göze gelmedi. Ellerini önünde birleştirmişti. Başını hafifçe eğmişti, bir özür gibi değil, bir yük taşır gibi. Dudakları sıkılıydı, yüzünde sertlik yoktu ama yumuşaklık da yoktu.
Ve en son, imam içeri girdi.
Elinde küçük siyah bir çanta vardı. Salonun ortasında durdu, etrafı süzdü. Bu evde bir nikâh kıyılacağını, bir söz bağlanacağını çoktan kabullenmiş bir yüz ifadesi vardı.
Kapı kapandı. Hava bir anda daha da ağırlaştı.
Annem odasından çıktı, yüzü taş gibiydi. Serhat uzandığı yerden doğrulmaya çalıştı ama Civan Ağa'ya bakamadı.
Civan bir adım öne çıktı. Bakışları doğrudan bana geldi.
Sanki beni ilk kez görüyormuş gibi süzdü. Saçlarımdan yüzüme, omuzlarımdan ellerime kadar. Bu bakış, bir erkeğin bir kadına bakışı değildi. Bir ağanın, “kendisine ait olan” bir şeye bakışıydı.
İçimde bir şey ürperdi. Bir adım atamadım. Kaçamadım. Sadece durdum.
Civan Ağa sonunda konuştu.
Sesi sakindi, ama kesindi. “Bu gece,” dedi, “kardeşim bu eve geldi.” Bir an durdu. Gözleri hiç kırpışmadı.
“Ve bu gece,” diye devam etti, “sen de benim evime geleceksin.” Civan’ın bakışları bir an daha yüzümde kaldı.
Sonra bakışları ağır ağır önce anneme sonra babama değdi.
“İmam nikâhı kıyılacak.” Salonda kimse konuşmadı.
Annem derin bir nefes aldı ama ses çıkarmadı. Babam gözlerini kapattı.
Boğazım kurudu. Kalbim hızlandı ama dudaklarım mühürlenmiş gibiydi. Başımı eğmedim ama başımı da kaldırmadım. Sadece baktım.
Civan Ağa adımını biraz daha bana yaklaştırdı.
“Hazır ol,” dedi. Bu bir soru değildi, bir emir gi söylenmişti. İtiraz istemeyen bir ses tonuyla konuşmuştu.
İmam öne çıktı. Babamın gösterdiği kanepeye oturdu. Çantasını açtı. Sözler çoktan belirlenmiş gibiydi.
Dilan valizini yere bıraktı. Civan Ağa'nın annesi anneme mahcup bir şekilde baktı.
Annem omuzlarını düşürdü, yazmasını düzeltti.
Ne yapacağımı bilmeden odanın ortasında dikilmiş etrafımda benim hayatımı rızam olmadan şekillendiren insanlara bakıyordum.
Abim ayaklandı, "Abdest alayım," diyerek yürümeye başladığında Civan Ağa abimin bu pişkinliğine öfkeyle baktı.
Dilan ile abim göz göze geldiler. İkisi aynı anda zafer gülümsemesi gibi iğrenç bir şekilde sırıttılar.
İkisi de bencildiler. İkisi de iğrençtiler.
Abim salondan çıktığında Dilan imamın gösterdiği yere geçti. Civan ağa oturmadan önce gözlerime tekrar baktı.
İtiraz istemeyen sert bakışlarına daha fazla maruz kalmamak için odadan çıktım.
Önce abdest aldım, ardından annemin odasına geçtim. Annemin geçen gün elleriyle yaptığı siyah yazmayı saçlarıma örttüm.
Dakikalar sonra salona döndüğümde herkes oturmuştu. Abim ile Dilan yan yana yerde oturmuştu. Salona yabancı iki adam daha gelmişti.
Beni ilk fark eden annem ile Civan Ağa'nın annesi oldu. Yan yana oturmuşlardı.
Yumruk yaptığım elimi açarak adımladım. Beni fark eden Civan ağa oturduğu koltukta hafifçe yana kaydı. Bakışlarını üzerimden çekmedi. Taktığım siyah yazmayı beğenmemiş gibi baktı.
Dilan Beyaz takmıştı. Ben ise siyah. Bu evlilik rızam dışında mecbur kılınmıştı. Sevmediğim bir adamla evlenecektim bu tabii ki benim için bir yastı.
Yanına oturmak yerine ayakta dikildim. Başını kaldırdı gözlerime baktı. "Yanıma otur." Sesi baskındı. Onu duymazdan gelmek istiyordum ama bütün gözler üzerimdeyken bir an bayılacağımı sandım.
Direnmedim, Civan Ağa'nın yanına oturdum.
Omzum koluna temas ettiğinde ateşe değmiş gibi irkildim. Temasımızı kestim. Kanepenin en ucuna oturdum. Civan Ağa bana kısa bir bakış atıp önüne döndü.
Serhat ve Dilan'ın imam nikahı şahitler huzurunda kıyıldı. Mehir olarak dar günler için biriktirilen bütün altınlar Dilan'ın olmuştu.
Sıra bize geldiğinde nefesimi tuttum. Bu adamla evlenmek istemiyordum. Ama hayır da diyemiyordum.
İmam nikah kıyma işlemine başladı. Sorular sordu, cevaplar verildi. Mehir olarak bana üç arsa ve kilolarca altın yazıldı.
Civan Ağa bu mehrin ağırlığına hiçbir şeymiş gibi davranmıştı. Öyle uçuk şeyler konuşmuştu ki, imam fazla bulunca birazını düşürmek zorunda kalmıştı. Gösteriş abidesi diye düşünmüştüm.
Amacı sadece gösterişten ibaretti.
İmam defterine birkaç şey karaladı. Kalemin sesi bile ağır geliyordu. Sonra ellerini kaldırdı.
“Allah mübarek etsin.” dedi.
Bu cümle salonda yankılandı ama kimse “amin” demedi.
İmam defterini kapattığında evin içindeki hava değişmedi. Hiçbir şey hafiflemedi, hiçbir şey aydınlanmadı.
Sadece bir şey kesinleşti. Ben artık bu evin kızı değildim.
Gözlerimi bir an anneme çevirdim. Bakışları kırık, elleri dizlerinde kenetliydi. Babam başını kaldırmadı. Serhat ise Dilan’ın yanında oturuyor, kendince bir kurtuluşun içine sığınmış gibiydi.
Civan Ağa yanı başımdaydı. Yakın, fazlasıyla yakın. Ama aramızda görünmez, buz gibi bir uçurum vardı.
Ayağa kalktım. Dizlerim titredi ama düşmedim. Başımı dik tuttum.
Ağlamadım, isyan etmedim. Yalvarmadım. Saçımdaki yazmayı omuzlarıma indirip odama geçtim. Kapıyı kapatarak ışığı kapalı odamın duvarlarına baktım.
Nefesim kesilecek gibiydi.
Ben artık Civan Karahanlı'nın karısıydım.
Omuzlarımı düşürdüğümde odamın kapısı iki defa tıklatıldı. Hızla toparlandım. Arkama döndüm. Buzlu cam kapının dışında duran adam saniyeler sonra kapıyı usulca açıp içeri girdi.
Kapıyı kapattığında bir adım geriledim. Işığı yakmak için hiç aramadan elini duvara attı ve ışığı açtı.
Göz göze geldiğimizde bayılacak gibi hissettim.
O küçük renkli gözleri tehlikeliydi. Ondan korkmuyordum ama onu sevmiyordum da.
Bana nefretle bakmıyordu. Bakışı düz sert ve tehlike kokuyordu.