Zehir

1836 Words
"Kalbimdeki bir zehir, onu aşk sandım." Kaşları çatılırken geri çekildi önce. Bana öfkeyle bakarken gözlerine baktığımda asıl öfkenin bana karşı olmadığını fark ettim, korktuğum da buydu, böyle bakmasıydı. Kendi içinde yaşadığı bir karmaşa vardı, bunu görebiliyordum. ‘’Kim olduğunu söylemeyecek misin?’’ diye sordum tekrar. Ayağa kalkıp yavaşça pencereye doğru gitti. Ellerini ceplerine yerleştirip dışarıyı izlemeye başladı. Kim bilir ne düşünüyordu. İçimdeki küçük kız kenara çekilip olacakları izlerken sırtına bakıyordum. Saatler gibi gelen bir süre sonra dönüp bana baktı. "Nereden çıktı bu?" diye sordu. "Kim ne anlattı?" Anlaşılan ortada gerçekten böyle bir durum vardı. Ayağa kalktım, öylece dururken olduğum yere sıkışmış gibi hissediyordum. Gözlerine baktığımda, o da kaşlarını çatmış bana bakmaya devam ediyordu. "Emre diye bi..." "O pezevenkle mi konuştun?!" diye lafımı kesti. Öfkeli sesi bir an irkilmeme sebep oldu. "Tanımadığın biriyle oturup bir de sohbet mi ettin?" diye bağırdığında korkmuştum. Haklıydı ama... Tamam, evet haklıydı aması falan yoktu. "Arkadaşın olduğunu söyledi." dedim karşı çıkarak. "Bir daha onunla konuşursan bu evden gidersin!" İşte bu canımı yakmıştı. Kimsem olmadığını bile bile bunu yüzüme vurmuştu. Sanki içimde bir yerlerde kalbimin kırılma sesini duymuş gibiydim, donup kaldım ve karşılık veremedim. Canımı yakmıştı. Sadece bu değildi sorun, o kızın kendisini öldürmüş olması da doğruydu. Alperen’in öfkesi bunu kanıtlıyordu. Ayaktaki görüntüsü gözyaşlarım yüzünden bulanıklaşırken bir de Emre'nin söylediklerinin doğru oluşu dokundu ruhuma. Ayağa kalktım, belki de Emre ile hiç konuşmamalıydım. Gerçekleri bilmemek bazen daha iyiydi. "Yani doğru, değil mi?" diye sordum. Boğazımdaki düğüm yüzünden titreyen sesimle, gözyaşlarımın akmaması için uğraşıyordum. Hala bir umut, bunu yalanlaması için bekliyordum. Gerçek olmadığını söylese inanacak kadar aptaldım, küçüktüm henüz, hiçbir şey bildiğim yoktu. Odadaki sessizlik artarken dışarıdaki araçların ışıkları odanın içine vura vura uzaklaştı. Saatin sesi ufak ritimlerle duyuldu, o ritimlerin akışına tutundum. Duvardaki ışığın ve gölgenin yansımasına tutundum. Bir şey söylemesi için dua ettim ama Alperen hiçbir şey söylemedi. Cennetin kapıları kapandı yüzüme. İçimdeki çocuğa tokat attım, umut ettikleri yüzünden. "Hiçbir şey bilmiyorsun!" dedi dişlerini sıkarak. Bu konunun onu ne kadar etkilediğini görebiliyordum. "Anlat o zaman" dedim hala titreyen sesimle "Bana kimsenin senin yüzünden ölmediğini söyle" Bana öfkeyle bakmaya devam etti. "Bu seni ilgilendiriyor mu?" dedi umursamaz bir şekilde. "Artık seninle yaşıyorum" dedim sadece. Gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyor, kafesi kapalı tutamıyordum artık. Yaşlar akmak için yalvarıyorlardı. Ona sığınmış olmam bana bağıracağı, beni her seferinde evden kovacağı anlamına gelmiyordu. Geçmişte yaptığı bir hata varsa bu onun suçuydu, beni kırmakta haklı değildi. "İstemiyorsan benimle yaşamak zorunda değilsin." dedi. Sanki göğüs kafesime sıkışan bir damla pişmanlıkla kalbim acıdı. Beni itip durmasına karşılık kalacak kadar kimsesizdim. Gözyaşlarım yanağımdan akmaya başlayınca odadan hızla çıktı, geriye yalnızca ondan kalan kokusu kaldı. Dış kapının sertçe kapanma sesini duyduğumda yerime oturup dizlerimi kendime çektim. Başımı dizlerime dayayıp ağlamaya başladım sessizce. Hiç ses çıkarmadan, hiç itiraz etmeden, hiçbir şey için şikâyet etmeden ağladım. Fakat neden ağladığımı anlayamıyordum. Alperen'in ölüme sebebiyet olması ve onca zaman düşündüğüm kadar iyi olmayışına mı yoksa beni dolaylı yoldan kovmasına mı ağlıyordum? Belki de hepsine, olan biten her şeye, beni iten herkese ve tüm gerçeklere ağlıyordum. Konuşacak kimsem olmadığı için değil, konuşacak kadar güçlü hissetmediğim için ağlıyordum. Ailem beni sevmediği için değil, onlarla baş edemeyip o evden kaçtığım için ağlıyordum. Şimdi kalmıştım tek başıma, bu odada. Ve Alperen iyi hissettirmiyordu artık. Çekip gitmişti, dışarıdaki karanlık caddelere karışmıştı. Tek bildiğim canım yanıyordu. Her nefes aldığımda kalbime batan bir şeyler vardı. Karar vermeye çalışıyordum ama ağlarken doğru düşünmek çok zordu. Çünkü gitmek istemiyordum ama gitmek için kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Nereye, peki nereye? O gece gözlerim şişinceye, ağrıyıncaya kadar ağladım. Yine de yetmiyordu. İçimdeki küçük kızı susturamıyordum. Çığlık atıp duruyordu ve bu beni mahvediyordu, onun sesi uyumama engel oluyordu. Ayın gölgesi düşerken güneşin üstüne, karanlık kapladı her tarafı. İçinde çocukların olduğu bir kasaba karanlıkla boğuldu, ıssız kaldı. Gülüşmeler uzaklaşır gibi solup gitti. Bağırışlar sustu, ağaçlar sessizliğe gömüldü. Hayaletler koşturmaya başladı etrafta. Yıkık evimin lambası sallandı, sallandı… İçinde ölü bir ben taşır gibi sallandı. Kimse yoktu. Sadece ben, ben ve o küçük çocuk vardı. O çocuk, karanlığın içinden bana bakan bir çift gözün sahibiydi. Tereddüt ederek bana bakan o küçük kıza baktım. Herkes gitmişti onun burada ne işi vardı? Yaklaşırken ona bedenim yoktu, ben yoktum, varlığım silinmişti yeryüzünden, sadece o vardı. Yaklaştıkça kan gördüm gözlerinde, bakışlarına yansımış acıyı gördüm. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerini gördüm. Bir de koparılmış kanatlarını sırtından. Bomboş kalmış ruhunu… Boşlukla kanayan ruhunu, küçük bedeninin acıdan titrediğini gördüm. Her titreyişte ruhuma batan anılar gördüm. Kendi anılarımı gördüm onun üzerinde. Önünde durduğumda, karanlık bizi sarmıştı her yandan. Kimse yoktu ve sessizlik bile susmuştu. Sağır olmuştum. İnsanı saran tüm sesler gitmişti artık, sanki dünya üzerinde kimse yoktu. "Küçük kız" dedim seslenerek. Ses boşlukta hiçliğe dağıldı, kendimi bile duyamadı. Tekrar seslendim,   "Seni nasıl kurtarabilirim?" Bunu neden söylediğimi anlamam uzun sürdü. Sustu, sustu... Gözlerine yağdı tüm geçmişi. Kendimi gördüm, uzaklara dalıp gitmiş annemi gördüm, yırtılıp etrafa dağılmış hayallerimi gördüm gözlerinde. Bir nehir durdu, dünya dönmeyi bıraktı ve bizi izledi. Rüzgâr esti, esti... Küçük kızın kokusu yayıldı etrafa. Hayal kırıklığı kokusu sardı her tarafı. Kocaman açtığı gözlerinden ayırmadım gözlerimi. Kan parçacıkları gördüm içinde. Buna kendim sebep olmuşum gibi üzüldüm, onu iyileştiremediğim için suçluydum. O bendim. Onda kendimi gördüm, intihar gördüm. "Söylesene" dedim fısıldayarak. Sesim ona ulaşmıyordu. "Seni nasıl kurtarabilirim?" Uğultular başlamıştı. Birazdan yabancılar saracaktı etrafı, tahrip edeceklerdi yerlerimizi, alıp götüreceklerdi küçük kızı, korkuyordum. Kendim için değil, küçük kıza bir şey olmasından korkuyordum. Kırılmış kanatlarıyla ölü gibi görünüyordu, ne o ne de ben kimseye karşı savaşamazdık. Düşündüklerimi anlamış gibi ağzını araladı yavaşça. Fısıldadı, "Kendini kurtar" dedi. Görüntüsü buğulanmaya ve hatta silinmeye başladı. Onun varlığı uzaklaşırken ve yok olurken yeryüzünde uğultular sardı her yeri. Toz parçacıkları gibi bedeni silinip havaya karışınca tek başıma kaldım, yapayalnız. Öylece ayakta dikiliyordum bu ölü kasabada. Sadece ben, uğultular ve havada kalan küçük kızın külleri. Çarpma sesiyle karanlıkta gözlerimi açtığımda uyku bedenimi sarıp sarmalamıştı, nerede olduğumu kavramaya çalıştım önce. Ah şu lanet kâbuslar, beni mahvediyorlardı! Başımın içinde koca bir ağrı yer edinmişti. Yatakta olduğumu, daha doğrusu Alperen'in yatağında olduğumu hatırladım. Olanları ve Alperen'in söylediklerini... Her şey tekrar kâbusa dönmeye başladı. Gördüğüm kâbusun görüntüleri beynimde dolaşmaya devam ederken bütün gece ağlamaktan gözlerim acıyordu. Başım ağır bir taş gibi bedenimin üzerinde baskı yapıyordu, şakaklarımı ovdum. Oturur şekilde karanlık odada yataktan doğrulduğumda koridorun açılan ışığı, kapının eşiğinden içeri sızıyordu. Başımı tuttum, ağrı çok fazlaydı. Telefonu bulmak için karanlıkta etrafıma bakındım fakat kim bilir nerede bırakmıştım, onu bile bilmiyordum. Alperen gelmiş olmalıydı, bu saate kadar nereye gitmişti neden gelmemişti anlam veremiyordum. Hiçbir suçum yokken bana böyle davranılması zoruma gidiyordu. Onu sinirlendirmiştim, yine de eve geç gelmesini, bana soğuk davranmasını gerektirmiyordu bu. En azından şimdilik onunla göz göze gelmesem iyi olacaktı. Zaten bu konuyu konuşmak istemiyordum. Her kelime göğüs kafesime batıyordu. Hafif adımlarla çıplak ayaklarımı yataktan sarkıp odanın banyosuna girdim ve kapıyı kapattım. Aynanın önünde durdum bir süre. Kızıl saçlarım dağılmış, omuzlarımdan aşağı iniyordu. Gözlerim ise fazlasıyla şişmişti. Bütün gece ağlayınca böyle olurdu. Bu görüntü bana hep yıkımı, cehennemi, ağlayışları hatırlatıyordu. Nereye gidersem gideyim değişmiyordu. Odadan gelen kırılma sesiyle başımı kapıya çevirdim. Beni uyandıran çarpma sesi belki de Alperen'e ait değildi ama eve biri girecek olsa ışıkları da açmazdı ki. Kapının ardında sessizce bekledim bir süre. Saat gece kaçtı hiçbir fikrim yoktu, Alperen evde miydi, değil miydi onu bile bilmiyordum. Garip bir tedirginlik sarınca içimi banyo kapısının arkasından dinledim bir süre. Önce yatak odasının kapısı açıldı, daha sonra o da sessizce kapandığında nefes almayı keserek dinledim. Bir süre sonra ses gelmeyince kapıyı araladım yavaşça. Kapıyı açınca karanlık odaya banyonun ışığı ışık doldu,  Alpereni gördüm yatağa uzanmış bir şekilde. Hala kalbim korkuyla atıyordu. İçime yerleşen büyük bir rahatlama duygusuyla bir süre kapıda bekleyip uyumasını izledim. Korkum geçmişti ama rahatlamanın etkisiyle hüznüm de ortaya çıkmıştı. Işığı kapattığımda Alperen hareket etmedi. Pencereden gelen sokak lambalarının ışıklarıyla az da olsa içerisi aydınlanıyordu. Dışarıdan geldiği gibi ayakkabılarını bile çıkarmadan uzanmıştı. Yanına yaklaştığımda derin bir uykunun onu içine çekilmiş olduğunu gördüm. Gözlerinin ardındaki siyahlar kapalıyken ve bu şekilde masumken söyledikleri belirsizleşti zihnimde, masum bir görüntü yayıldı etrafa. Eski küçük çocuğa döndü zihnimde. Yine de öyle kırılmıştım ki o çocuğa bile tedirgince yaklaşıyordum. Yatağın yanına çökerek başımı onun başının hizasına getirdim, yüzü rahatlamış bir ifade ile yastığa yaslanmıştı. Alkol kokuyordu. Emre'nin anlattıklarını ona söylemekle doğru mu etmiştim bilmiyordum ama bu onu da benim kadar üzmüş olmalıydı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Çıkarmamış olduğu ayakkabılarını çıkardım. Yatağın yanına bıraktım. Sonra dönüp üzerindeki montu da çıkarmak için büyük bir uğraş verdim. Kolunu kaldırıp montu omzundan çıkardım. Diğer tarafı çıkarmam için Alperen’i kaldırmam gerekiyordu. O sırada siyah gözleri yorgun bir şekilde aralandı. Durdu bir süre bana öyle bomboş bir halde baktı, baktı... Yine sinirleneceğini, beni iteceğini düşündüm. Ama dudaklarından beni şaşırtan birkaç kelime döküldü. "Özür dilerim" dedi uykulu bir sesle. Yüzüne bakmak hipnoz etkisi gibi beni sarsa da bir şey söylemeden montunu çıkarmaya devam ettim. Hafifçe doğruldu ve montu çıkarmam için kolunu ağır bir şekilde kaldırdı. Yere bıraktığım montuna bakıp tekrar Alperen’e döndüğümde gözlerini tekrar kapamış olduğunu gördüm. Gözleri kapalı olsa da dudakları hafifçe aralandı, "Ben bu hayatta görebileceğin en kötü insanım" dedi mırıldanarak. Kapalı gözlerinin ardından bir şeyler söylüyor, belki de sayıklıyordu. Ne dediğini muhtemelen bilmiyordu. Sesi belli belirsiz geliyordu. Ne dediğini bilmese bile durup dinlemeyi tercih ettim. "Kendimi bile kendimden kurtaramıyorum." dedi ama kelimeleri öyle buğuluydu ki anlamak zordu.  "Seni nasıl kurtarabilirim?" Söylediklerinin ne anlama geldiğini bilmiyordum ama bana gördüğüm kâbusu hissettiriyordu. Anlaşılan o da kendi içinde derin bir karmaşa yaşıyordu. Geçmişini ve ne yaptığını da bilmiyordum ama pişmandı ve bunun bedelini kendisi ile ödüyordu. Montu ve botlarını çıkarmıştım artık, gitmem gerektiğini düşününce ayağa kalktım ve yavaş adımlarla uzaklaştım yataktan. "Yanımda kal" dedi. Sesi oldukça yorgun ve kısık geliyordu.  "Söz veriyorum gitmeyeceğim" Kelimeler ağzından çıkarken kendi kendisiyle mi konuşuyor yoksa bana mı söylüyordu bilemiyordum. Kafamı karıştırıyor, afallamamı sağlıyordu. Sarhoşken söylediklerini ciddiye almalı mıydım bilemiyordum. Dönüp ona baktığımda gözlerinin hala kapalı olduğunu gördüm. Pencereden yüzüne vuran ışık onu az da olsa belirgin hale getiriyordu. Birkaç saniyeliğine gözlerini açtığında karışmış saçlarının arasında sarhoş olduğu belli oluyordu. "Sana ihtiyacım var" dedi. Yorgun gözlerini açıp bana baktı, bunu yaparken ne kadar zorlandığını biliyordum. Benim de gözlerim yanıyordu. Karanlıkta tamamıyla karanlık bir kuyu gibi görünen gözlerinden ne hissettiğini anlayamıyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yine de ona doğru yürüdüm. Elini uzattığında tuttum ve yanına oturdum. Bunu yaptığım için kendimi aptal gibi hissetmiyordum. Belki çıkıp gitmem gerekiyordu ama içimden bir ses kalmam için yalvarıyordu. Beni kendine çektiğinde yanına uzandım. Nefesi yüzüme çarpmaya başladı, hafif hafif ve yumuşak bir şekilde. Alkol ve sigaranın bile onun nefsiyle birleşerek bu kadar kusursuzca hissettiriyorsa onu tamamen ayıkken hissetmek nasıldı acaba? Bana hissettirdiği bu şeye şaşırdım. Sahip olduğu her şeyi kusursuz görüyordum ve bu büyük bir yıkımdı. Beni nasıl etkileyebiliyordu? Kollarını bana sarıp beni kendine çektiğinde karşı koymadım. Yardıma ihtiyacı var gibiydi, hem benim de ona sarılmaya ihtiyacım vardı. Gözlerini kapatıp tekrar uykuya daldığında elimi yanağına götürdüm. Daha yeni yeni çıkmaya başlamış sakallarına dokundum, sıcak nefesi yavaşça yüzüme vurmaya devam ediyordu. Onun kollarında garip bir huzur vardı. Onun kollarında çok farklı bir cennet vardı. Alperen tıpkı bir tasma gibiydi. Sizi bir yere bağlıyor, gitmenizi engelliyordu, bir kere onunla olmanın verdiği hissi tadınca artık gitmek bir cehenneme dönüşüyordu. Ne kadar kaçmaya çalışırsanız çalışın o boynunuzu bırakmıyordu. Biliyordum ki eğer gitmek istersem gidemeyecektim. O izin verse de bu olmayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD