Sokaktaki soğuk rüzgâr kızıl saçlarımın arasından geçiyordu. O rüzgâr ensemde ürperti bırakırken dönmüş ve bana seslenen adama bakıyordum. Kahverengi saçları, kahverengi gözleri ve esmer teniyle oldukça ukala birine benziyordu. Benden birkaç yaş büyük görünüyordu, uzun boyu onu daha büyük gösteriyordu. Ona döndüğümde elindeki telefona bakarak bana doğru birkaç adım attı.
“Telefonumda küçük bir sorun var sanırım. Kapıda kaldım ve çilingiri arayamıyorum. Telefonunu kullanabilir miyim?” diye sordu, senli konuşmalar hoşuma gitmese de önemsemedim. Tereddütle esmer yüzüne ve kirli sakalına baktım, güvenilir olup olmadığını bile bilmiyordum ama en fazla ne olabilirdi ki?
Montumun cebinde duran telefonu çıkarırken “Tabii” dedim. Fazla şüpheci oluyordum belki de, her şeyden korkmaya başlıyordum.
Şifreyi açıp uzattığımda telefonu elimden aldı ve teşekkür eder gibi gülümsedi. Hemen ardından bir numarayı tuşlamaya başladı. Uzun boyluydu, benim de yeterince kısa olduğumu varsayarsak olduğundan daha uzun görünüyordu yanımda.
Adını bilmediğim genç adam telefonda konuşmayı yaparken yerdeki ıslak zeminde evlerin yansımalarına bakıyordum. Arabaların geçişlerini ve küçük bir çocuğu annesinin çekiştirmesini, o pamuk şekerini yerken. Küçük bir gülümseme yerleşti yüzüme. Büyüdükçe nasıl da zincirliyorduk kendimizi, diye düşündüm.
Genç adam konuşması bittiğinde teşekkür etti ve telefonu bana uzattı. Montumun içindeki sıcacık elimi çıkarıp telefonu ondan geri aldım. ‘’Rica ederim.’’ Dedim.
“Sen Alperen’in neyi oluyorsun?” diye sorduğunda kahve tonlarındaki gözlerine bu sefer daha dikkatli baktım. Alperen’in evinden çıktığımı görmüş olmalıydı.
“Kuzeniyim” dedim telefonu tekrar cebime yerleştirirken. İçimden bir ses onunla konuşmamam gerektiğini söylese de korkak küçük bir çocuk gibi görünmek istemiyordum.
“Ben de eski bir arkadaşıyım, Emre.” Dedi kendini tanıtarak. Elini uzattığında önce eline baktım ve sonra aptal görünmek istemediğim için ben de elini sıktım.
“Kâinat” dedim yorgun sesimle. Biriyle konuşacak enerjiyi kendimde bulamıyordum.
“Ben hemen şuradaki evde oturuyorum” dedi karşı taraftaki evi göstererek. “Bir ihtiyacın olursa çekinme lütfen”
Gülümsedim, duygudan yoksun, tamamen fiziksel bir hareketti. Ve bu tamamen zorlama ile oluşmuş bir gülümsemeydi.
“Teşekkür ederim” dedim soğuk bir şekilde. ‘’Eve dönmem lazım, iyi geceler.’’ Dönüp yürümeye başlayacakken beni durdurdu ve tekrar konuştu.
“Aslında eğer sen de istersen bir bardak kahve içebiliriz birlikte” sesindeki davetkâr ifade oldukça arkadaş canlısıydı. Kendimi insanlara zor açan biri olduğum için yine her zamanki gibi fazla soğuk davranıyorum diye düşündüm. Belki arkadaş edinsem iyi olurdu ama bu, karşımdakine baktığımda solup giden bir fikirden başka bir şey değildi.
Elimdeki anahtara bakıp tekrar arkama döndüm ve Emre’ye baktım. Kahve, asla hayır diyeceğim bir seçenek değildi ama yine de tanımadığım biriyle kahve içmek istemiyordum. Her ne kadar Alperen’in arkadaşı olsa da.
“Seni tanımıyorum” dedim dürüstçe davranarak. ‘’Yani bilemiyorum…’’
Güldü sıcak bir hareketle. Ellerini montuna yerleştirmişti. “Peki… Tanımadığım küçük hanım, köşedeki kafe de size kahve ısmarlayabilir miyim?” kahve gözlerinin sıcak bakışları beni gülümsetirken ısrarına karşı çıkmak daha fazla içimden gelmiyordu. Bir yanım evde de yalnız kalmak istemiyordu. Her an bir yerlerden babam çıkacak ve eni sürükleye sürükleye eve götürecek gibi hissediyordum.
“Sadece bir fincan?” dedim.
Gülümsemesi genişledi, beyaz dişleri ortaya çıktı. “Söz veriyorum, sadece bir fincan” dedi. Yanıma geldiğinde ıslak yolda birlikte yürümeye başladık.
Sokakta neredeyse kimse yoktu, arada bir geçen araba sesi dışında sessizdi. Pencerelerin ardında yanan lambalar görünüyor, perdeler çekiliyordu. Bazen ufak ufak çocuk sesleri duyulsa da hepten kesilince sağırlaştıran bir yalnızlık kalıyordu.
“Ne kadar kalacaksın burada?”
Soru ile başımı Emre’ye çevirirken bilmiyorum der gibi omuz silktim. En azından bir işim, param olana kadar burada kalmaktan başka seçeneğim yoktu.
“Sanırım bir süre daha buradayım” dedim iç çekerek.
“Alperenle kalmak kolay değildir.” dedi. Sesinde beni şüpheye düşüren tondan dolayı istemsizce kaşlarımı çattım. Aynısını Alperen de söylemişti, sorunu neydi bunların?
“Neden?” diye sordum sakin bir tavırla. Karşımdaki adamın yüzünde ve vücut dilinde insanı biraz da olsa şüpheye düşüren bazı şeyler vardı. Bunların ne olduğunu açıklamak da oldukça güçtü.
Derin bir nefes aldı. Sokağın sonunda duran küçük kafenin kapısından girdiğimizde sıcaklık bizi kucakladı. Kulaklarım donmuş olmalı diye düşündüm. İçeride çok fazla kişi yoktu. Cadde üstünde olmadığı için sadece ara sokaktaki insanların görüp oturmak isteyeceği sıcacık bir yerdi. Ortamdaki hafif ama parlak ışıklar gözlerimi biraz yorsa da ahşap döşemeli yerler bu yorucu görüntüyü alıyordu. Ayrıca kahve kokusu sarmıştı her yanı ve bu güzeldi. Başımı Emre’ye çevirerek cevap vermesini bekledim. O da bana baktığında kafenin kapısını kapatıyordu.
“Alperen ile çok vakit geçirmişliğimiz var.” dedi, geçip köşedeki sandalyelerden birine oturdu. Ben de onun karşısına oturdum. Buranın onun her zamanki yeri olduğunu düşündüm, hiç düşünmeden geçip oturmuştu. “Biraz zor bir adam, kendisiyle anlaşmak kolay değil.” diye devam etti.
Evet, Alperen inatçı biriydi ama bu onunla yaşamayı zorlaştırmazdı. Hem ben onun arkadaşı değil, kuzeniydim, yaşadıklarımı da biliyordu. Belki de bu yüzden bana farklı davranıyordu. Çoğu kişinin ona karşı olan yargısını anlayabiliyordum, uzakta olan biri olsam ben de böyle düşünürdüm.
‘’Alperen ile bir sorunumuz yok.’’ dedim kısaca. “hatta bana o kadar yardımcı oluyor ki, zorluk çıkarması pek sorun olmaz diye düşünüyorum.”
“Minnet duygusu... İnsanı yorabilir.” dedi önce. Sanki ima ettiği başka şeyler vardı. Fazla uzatmadan önümüzde duran küçük menüye baktı, “Ne içersin?” diye sordu.
Ben de sorgulamadım. Küçük menüye kısa bir bakış attım. Bu şeyden her masada vardı. “Fark etmez, sütlü şekerli bir şeyler olsun.” diye yanıtladım.
Emre gidip bar kısmında bize kahveleri almak için bekledi. Kendimi bir yabancı ile olduğum için biraz garip hissediyordum ama tanışmış sayılırdık en azından. Hem burada onca insan içinde yapabileceği hiçbir şey yoktu. Eve de fazla uzak değildim, kendime bunları söyleyerek rahatlatmaya çalıştım.
Bir süre sonra Emre elinde dumanı tüten iki tüten kahve fincanı ile tekrar döndüğünde birini benim önüme koyup tekrar kendi eski yerine geçti.
“Ne kadar yakınsınız?” diye sordum. Soruma karşılık yüzüme anlamayan bir ifade ile baktığında açıklama gereği hissettim. “Alperen ile yani, ne kadar yakınsınız? ”
“Aslında” dedi kahveyi dudaklarına götürürken, tereddüt etti. “Artık çok da yakın sayılmayız.” Bir yudum aldığında ben de fincanı soğuk ellerimde tutuyordum. “Hatta… Konuşuyor bile sayılmayız.” diye devam etti. Kelimelerine karşılık olarak kaşlarımı çattım. Kendimi bir nebze kandırılmış hissediyordum.
“Arkadaşın olduğunu söylemiştin.” dedim hayretle. Dalga mı geçiyorsun bakışlarıma karşılık iç geçirdi.
“Evet, arkadaşımdı.” dedi omuz silkerek. Bu kadar umursamaz davranması sinir bozucuydu.
Elimdeki fincanı masaya yavaşça bıraktım, “Yalan söyledin.” dedim onu suçlayarak.
“Hayır.” dedi bir yudum aldıktan sonra. “Bu yalan sayılmıyor. Eskiden sevdiğim bir dostumdu, ciddiyim.”
Oturduğum yerden kalkmak istedim ama içimi kemiren bir merak duygusu oturduğum yerde bağladı beni. Emre denen bu adam ne istiyordu, neden benimle konuşmak için çaba göstermişti?
“Şimdi değilsiniz?” diye sordum o bana bakarken. Kahverengi gözleri ışıktan elaya dönmüştü. Başka bir yerde başka bir psikolojiyle olsaydım fazlasıyla çekici bile gelebilirdi ama bunu düşünecek halde değildim. Olanlardan dolayı duygularımı unutmuştum bile.
“Bilmiyorum… Artık pek konuşmuyoruz. Sanırım ona kötü hissettiriyorum.” dedi. Kelimelerinde saklı bir şeyler vardı, anlatmıyordu. Alperen neden onun yüzünden kötü hissetsindi ki? Bu kelimelerde saklı küçümsemeyi hissettim.
Onu dinlerken kahveyi alıp bir yudum içtim. Üşüyen bedenim sıcaklığa alışmaya başlamıştı bile. “Neden kötü hissettiresin ki?” diye sorduğumda başını eğip fincana baktı. Alperen’I kötü hissettirebilecek, rahatsız edecek ne yapmış olabilirdi merak ediyordum.
“Çok da iyi şeyler yaşamadık.” dedi. Kafasını kaldırıp ela gözlerini gözlerime dikti bir süre. Bunun altında hoş olmayan durumlar olduğunu hissettim. Bana anlatması bile şüpheli bir durumdu.
“Yakın arkadaşlarımızı kaybettik, kardeşimiz dediğimiz birini toprağa verdik ve aklımızı da kaybetmeden durduk.”
Durmaktan kastı neydi anlamamıştım. Daha doğrusu Emre’nin dediği hiçbir şeyi anlamamıştım. “Bilmece gibi konuşuyorsun.” dedim.
“Belki de bunları sana anlatmamalıyım. Geçmiş gitmiş şeylerden bahsetmek çok da yararlı bir şey değil.” diye cevapladı sessizce. Konuyu açmışken geri çekilmesi merakımı körükledi. Aslında tam da onun istediği buydu.
“Ne olduğunu söyle.” dedim. Karşımda bana daha da yaklaşırken sesini alçaltarak. ‘’Bunu anlatmak için getirdin beni buraya, ne söylemek istiyorsan direkt söyle.’’
“Alperene çok da güvenmemelisin” dedi bir anda. İçimden histerik bir şekilde gülüp bacak bacak üstüne attım, benim kuzenimi bana mı anlatıyordu? Kelimeleri, sakladığı şeyler var diyordu ama bir şekilde anlatmaması gereken şeyler olduğunu düşündüğüm için zihnimde kapalı kutular oluşuyordu. Anahtarı da Emre’deydi.
“Ona neden güvenmemem gerekiyor? Bari bunu söyle.” dedim. Sağ dirseğini masaya dayayıp başını eline yasladı. Bu görüntü onu fazlasıyla iddialı gösteriyordu.
“O çok da iyi biri sayılmaz. En azından önceden iyi değildi ama kendimi düzelttim deyip ortalıkta dolaşsa da biliyorsun, kurt kurttur değişmez!”
‘’Peki, sana neden güveneyim?’’ diye sordum. Cevabı kendisinde değilmiş gibi dudak büzdü. “Alperen iyi biri.” dedim kendimden emin gibi başımı kaldırarak. “Kimse aksini söyleyemez, o benim kuzenim.”
“Öyle olsun.” deyip nefesini bıkkınlıkla verdi. Muhtemelen Alperen’in sinirlerini bozmaya çalışıyor, bunu da benim üzerimden yapma planı kuruyordu. Çünkü günün sonunda burada konuşulan her şeyi Alperen’e anlatacağımı biliyordu.
“Daha önce onun yaptıkları yüzünden intihar eden bir kızdan haberin var mı?”
Söyledikleri bir an tüylerimi diken diken yaptı. Şaşkınca kaşlarımı kaldırıp bakarken garip bir şüphe yayıldı içime. İçimdeki küçük Kâinat ‘yalan söylüyor’ demesine rağmen bir şekilde Alperen buna sebebiyet olmuş mu gerçekten diye düşünmeden edemedim. ‘’Saçmalıyorsun.’’ Dedim yalnızca.
“İstiyorsan kendisine sor.” dedi arkasına yaslanarak. Kendisinden emin halleri beni daha da endişelendirdi. “Dilara kim diye sor” sesindeki ciddiyeti cesaretimi yok ederken olduğum yerden hızlıca kalktım.
“Saçmalık! Benimle dalga geçiyorsun.” Dedim ve onu orada bırakıp kafeden çıktım. İçten içe bu intihar konusu beni etkilemişti ama bunu göstermemek için uğraştım. Zaten Emre de arkamdan seslenmek veya gelmek gibi bir zahmete girmedi. Amacına ulaşmıştı, daha fazla bir şey söylemesine gerek yoktu.
Soğuk hava acımasızca içime sindi. Şüphenin çocuklarını besliyordum beynimde. Güvenebileceğim tek kişi varken o kişinin de aslında hiç olmadığını hissetmeye başlıyordum. Sebebiyeti her neyse birinin ölümüne, kendini öldürmesine sebep olmak kabul edilir bir şey değildi. Eğe Emre’nin söyledikleri doğruysa nasıl hissedeceğimi tahmin bile edemiyordum.
Hızlı adımlarla kararmış sokakta yürürken kaşlarımı çatmış, endişeyle bakınıyordum etrafa. Lütfen doğru olmasın, lütfen, lütfen… Lütfen sadece saçma bir şaka ol, diye düşünüp duruyordum.
Kapıyı açıp karanlık koridordan içeri baktığımda içerisi ölüm kadar sessizdi. Işıkları yakmadan salona geçip oturdum. Düşüncelerimin dikenleri batıyordu beynime. Alperen’e böyle bir şeyi yakıştıramıyordum bir türlü. Benim için o hep iyi olandı. Haklı ve güvenilir olandı. Emre beni olmayan şeylere inandırmaya çalışmıştı.
Dakikalarca bekledim oturduğum yerde, karanlıkta. Bir ara kalkıp sıcak bir çay içtim, zihnimdeki saçmalıkları köşeye atmak istedim; olmadı. Belki dışarıdan izleyen biri için Alperen’in bir ölüme sebebiyet vermesi çok da önemli olmayabilirdi ama benim için durum çok daha ciddiydi. İntihar kolay değildi. Bunu hücrelerime kadar öğrenmiştim. Başkasının öldürmek bile kolay değilken kendi yaşamınla olan bağı koparmak zordu, zehirliydi.
Daha önce intihara girişmiştim ama ölmeyi bile becerememiştim. Zorbalıklar yüzünden, bir türlü gerçekleşemeyen hayallerim yüzünden, annem babam yüzünden ölmek için damarlarıma ihanet etmiştim. Gerçek hayat, artık gerçek değildi. Zihnimin içinde sıkışıp kalmıştım. Birinin kendisini öldürmek için ne denli zorluklarla yüzleştiğini biliyordum.
Dış kapının açılıp kapanma sesi geldiğinde oturduğum yerden rahatsızca kıpırdandım. Alperen gelmişti, adımları önce kendi yatak odasına doğru gitti. Koridorunun sonunda açılan ışıkla, içinde bulunduğum salon az da olsa aydınlandı. Bir süre sonra salona doğru gelip kapıdan bana baktı.
“Kâinat?” Sesi sisli bir hava gibiydi.
Başımı kaldırıp ona baktım. Arkasından yansıyan ışık siyah saçlarını okşuyordu, kemikli yüzünde gölgeler oluşuyordu. Cevap vermeden ona baktım, ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Onu suçlu bulmaya hakkım var mıydı, ona ihtiyacım varken ve zihnimdeki varlığına bu kadar saygı duyarken ona bir şeyleri sormam gerekir miydi bilmiyordum. ‘’Bir sorun mu var?’’ diye sordu.
‘’Evet.’’ dedim sadece. Bir şeyler olduğunu anlamış olacak ki bana doğru merakla gelip önümde durdu. Ona olan bakışlarıma karşılık eğildi ve tek dizinin üzerinde durdu. Yüzü yüzümle neredeyse aynı hizaya geliyorken gözlerine bakmam için inatla siyah gözlerini üzerimde tutmaya devam ediyordu. Ben ise kaçırdığım gözlerimi odanın farklı köşelerinde gezindiriyordum.
Yüzünün bir yanına vuran ışık onu kutsal gösterirken siyah gözleri tüm karanlığı yutuyor, geride ışık bırakmıyordu. “Neyin var?” sesi sakindi ama içinde saklı endişeyi hissetmiştim. Duygularımı öğrenince yine böyle sakın olacak mıydı? Ne beklediğimi bile bilmiyordum, özür mi dilemeliydi, yalanlamalı mıydı her şeyi?
Derin bir iç çekip kısa bir süre gözlerine, o koca iki karadeliğe baktım. “Alperen” dedim tereddütlü sesimle.
“Efendim?” diye sordu hemen, sabırsızlığı hissediliyordu. Gözlerime endişeyle bakıyordu.
“Dilara kim?”