Alperen ve Yavuz çıktıktan sonra Okyanus ile biraz daha masada sohbet ettik. Onunla sohbet etmek zamanın su gibi kayıp gitmesine, kontrolden çıkmış halde akmasına sebep oluyordu.
Okyanus da söyleyecek şeyleri hiç bitmeyen biriydi. Hikâyeleri, anıları ve samimi kelimeleri bitmek bilmiyordu. Başka zaman başka biri olsa bu kadar çok konuşması beni rahatsız ederdi ama şimdi onun bu sıcaklığı içimi ısıtıyordu. Sanki birinin konuşmasına, anlatmasına ve beni başka bir dünyaya götürmesine ihtiyacım vardı.
Olanları unutmanın tek yolu buydu, tek başıma sessizliğe o kadar alışmıştım ki birini dinleyip düşüncelerimden uzaklaşınca bu rahatlamışlık hissi bana oldukça tuhaf geliyordu.
Masada otururken saatin hızla geçtiğini anladığımızda sessizlik içinde masayı topladık. Bir süre için ikimizin de söyleyecek bir şeyim kalmamıştı. Okyanus, “Şimdi gidip seni biraz süslenelim” diyerek koca sessizliği bozduğunda beceriksizce gülümsedim.
“Gerek yok zaten bütün gün montla gezeceğiz. Üstümdekiler iyi.” dedim. Giydiğim şeylere önem verirdim ama hiç birini etkileme amacım olmamıştı. Genelde kendim için giyinir ve nasıl rahat hissediyorsam öyle seçerdim.
Ama anlaşılan Okyanus bazı şeyleri değiştirmek üzereydi. Kaşlarını çatıp şımarık bir kardeş edasıyla baktı “Bu olmadı işte. Gezeceksek en iyi halimizle gezeceğiz” dedi başını sallayarak.
“Peki” dedim kurtuluşum olmadığını anladığımda. Yüzündeki inatçı ifade ile beni asla rahat bırakmayacağını biliyordum. ‘’ama abartmak yok.’’
Sofrayı topladıktan sonra beraber Alperen’in odasına gittiğimizde dolabı açtım, karşımda duran giysilerime baktım ve “Sadece bunlar var” dedim.
Evden kaçarken sırt çantama koyduğum birkaç parça giyeceği gösterdim. O da umutsuz bir şekilde bakıp düşündü. Okyanus, odayı incelerken merakla bana baktı, “Sen nerede kalıyorsun?” diye sordu. Bakışlarında meraklı bir ifade vardı.
“Burada.” diyerek yatağı gösterdiğimde kaşlarını çattı merakla.
“Yani Alperen onun odasında kalmana izin veriyor mu?” diye sordu. Yüzünde hafif hayret eder gibi bir ifade belirdi. Alperen’in pek paylaşımcı biri olmadığını biliyordum ama sonuçta benim durumum da oldukça normal değildi.
Ellerini beline koyduğunda omuz silktim, “Kuzeniyim, neden izin vermesin ki?” diye sordum, önemli bir şey değil der gibi de baktım ama Okyanus bu bakida karşılık olarak gözlerini kıstı.
“Ama Alperen, karşısındaki ölse de odasını kullanmasına hayatta izin vermez.” dedi. Dehşet bir şey olmuş gibi bakıyor olayı ilginç bir hale çeviriyordu. “Sana neden izin versin?”
Bunu ben de merak ettim. Onun sadece bana karşı mı böyle olduğu merakı sardı içimi. Belki de bana olan merhamet duygusu onu bu şekilde davranmaya itiyordu. Ya da tamamen kuzeni olduğum için basit bir sebeple onun eşyalarını kullanmam rahstsiz etmiyordu.
“Bilmiyorum” dedim ve giysilerden bir kaç tanesini seçip çıkardım. Umursamaz görünmeye çalışıyordum. “Geldiğinde Alperene sorarsın.”
Birkaç dakika sonra Alperen’in benim için bıraktığı parayı alıp Okyanus’un bana giydirdikleriyle ön kapıdan soğuk havaya çıktık. Soruları bitmek bilmiyordu. Bu sefer de, “Neden buradasın?” diye sordu.
Kapıyı kitlerken başımı kaldırıp ona baktım. Dışarıda serin bir sessizlik vardı. Sabahtan beri yağan yağmur durmuştu ve yerler hala ıslaktı. Etrafta ıslak toprak kokusu taze bir gökyüzüne doğru yöneliyordu. Adım sesleri ıslak zeminde duyuluyordu.
“Annem ve babamla aramda ciddi sorunlar var, asosyalim ve…” duraksayıp derin bir nefes aldım. “Burada daha iyiyim” dedim. Annem ve babam ile yaşadığım ev asla bir ev gibi hissettirmiyordu. Eskiden biraz da olsa kalmak için sebeplerim vardı ama artık her şey bitmişti benim için. Bağlar kopmuş ve anıların üzerinden onları silecek kadar geçilmişti.
“İnsanın iyi hissettiği yerde olması güzel tabii ama aile farklı.” dedi. Yürümeye başladık, hava soğuktu, ellerimi montumun cebine koyup Okyanus’a baktım. “Ne bileyim…” dedi devam ederken. “Sonuçta ait olduğun yerde, ait olduğun insanlarla oluyorsun. Sanırım bu güzel bir şey, ben olsam hiçbir şeyi aileme tercih etmezdim.”
Sokakta sadece adımlarımızın sesi varken ait olduğum yer diye düşündüm. Eğer ait olduğum yer o cehennemse ölmeyi tercih ederdim. Bir Polyanna değildim, hiç iyi yandan bakmak gibi bir yeteneğim yoktu ve hayatım boyunca kelepçelerle yaşamak istemiyordum. Birilerinin vurması belki tenimi yakabilirdi ama tüm bunlar ruhumu öldürüyordu.
“Ailenle mi yaşıyorsun?” diye sorduğumda adımlarını yavaşlattı ve başını hayır der gibi salladı. “Annemle babamı beş yaşındayken kaybettim.” dedi. Yüzüne baktım, alışılmış bir hüzün yeşil gözlerinden bana baktı. Bunu bilseydim, konuyu asla açmazdım.
“Özür dilerim, gerçekten.” dedim büyük bir suçlulukla. Ailesi olmayan birine aile ile ilgili yakınmada bulunmak çok büyük bir acımasızlık olmalıydı.
“Hayır,” dedi anlayışla. “Özür dileme. Bir süre sonra alışıyorsun, bazen hiç var olamamışlar gibi hissediyorum ama…” dedi duraksayarak. Sesine kazınmış bir yalandı bu, gerçek değildi. Olduğu yerde kısa bir süre gökyüzüne baktı. Sonra gözlerini tekrar bana çevirdiğinde devam etti.
“Kötü yanı ne biliyor musun?” diye sordu. “O araba kazasında bende vardım ama bana bir şey olmadı.”
“Bu seni kötü mü hissettiriyor?” diye sordum, cevap vermedi, sokağın sonuna doğru baktı. Kederi gözlerinde sıkışmış bir şekilde görebiliyordum. “Bence sana bahşedilen hayat için şükretmelisin” dedim. Belki bunu söyleyebilecek son kişiydim ama ne önemi vardı ki? Okyanus hayat dolu biriydi, gözlerinde gelecek için parlayan bir ışık vardı, bana baktı.
“Sen şükrediyor musun?” diye sordu.
Derin bir nefes aldım içime ve içten bir şekilde “Hayır?” dedim.
Küçük bir kahkaha attı, küçük bir çocuk gibi. “Bir daha yapmadığın şeyleri başkalarına önerme küçük kız.” dedi.
Onunla birlikte ben de gülmeye başladığımda aslında onunla iyi anlaşabileceğim düşüncesindeydim. İyi biriydi. İkimizin de mutluluktan uzak kahkahaları vardı.
Saatlerce bütün mağazaları teker teker dolaşıp genelde Okyanus’un beğendiği şeyleri aldık. Aslında ben de beğenmiştim çünkü Okyanus’un gerçekten iyi bir giyinme zevki vardı. Yine de çok fazla dolaşmak bana göre değildi. Zaten alışveriş yapmaktan da nefret ederdim. Başıma ağrı girmesine sebep oluyordu.
Karnımız acıktığında bir şeyler yemek için denize bakan bir yerde oturduk. Okyanus bana Yavuz’dan bahsediyordu. Onu fazlasıyla seviyordu bunu kelimelerinde görebiliyordum. Bu durum bana sevdiğim bir şarkının sözlerini hatırlattı. Eski, hüzünlü ve silik bir şarkı. Bir savaş için yazılmış, o savaşın gençleri için yazılmış bir şarkı. Ve o sözler zihnimde dönüp durdu.
‘’Eğer hala nefes alabiliyorsan sen şanslı olansın.
Eğer hala kanayabiliyorsan sen şanslı olansın
Eğer hala âşıksan sen şanslı olansın.’’
Ben her şeye sahiptim ama nefes alamıyordum, öyle alışmıştım ki kanayamıyordum ve âşık olmak bir hayal gibi geliyordu. Okyanus ise hiçbir şeye sahip değilken bile nefes alıyordu, âşıktı ve hayatı seviyordu. Birbirimizden tamamen farklıydık.
? ? ?
Aşkın ne olduğunu belki de hiç tatmamıştım. Birkaç defa sevebileceğimi düşündüğüm birileri olmuştu ama kalbimin odacıkları o kadar karanlıktı ki, zifiri karanlıktan içeriye kimse adım atmaya cesaret etmiyordu. Ben de kimseyi o odalara almaya çalışmıyorum.
Yalnız kalmaya alışmıştım. Yalnızlık tenime imzalanmıştı. Önceleri bu tenimi yakıyordu ama bir süre sonra hissizleşiyordum. Hatta bu durumu seviyor ve bundan kopamıyordum. İstesem de kimseyi içeri alamıyordum, olmuyordu. Kayboluyor, hissizleşiyordum.
Hissizleşmektense acı çekmeyi yeğliyordum bazen, hatta özlüyordum. Çünkü bütün bu hissizlik boş bir arazi yaratıyordu içimde. İçinde yaşamın tek bir belirtisi bile olmayan evrenler var ediyordu. Acı çekmek en azından yaşıyor olduğumun bir belirtisiydi. Bu iyiydi.
Okyanus’tan ayrıldığımızda hava kararmak üzereydi. Tepedeki güneş saklanmış, geride silik silik renkler bırakmıştı gökyüzünde. Tüm bu günbatımı güneşin intiharıydı. Maviyi yutan kızıl, turuncu, mor renkler bırakıyordu geride. Bulutlar yağmura gebeyken kızararak uzaklaşıyordu.
Hava soğuktu, insanlar evlerine saklanmıştı ve yollar hala ıslaktı yağmurun gidişinden. Aceleci adımlar beni geçerek sokak boyunca yürüyordu, ben ise düşüncelerimle tek başıma yürüyordum. Tüm gün peşimden babam geliyor gibi hissedip korkuya kapılmıştım ama o sokakta tek başımayken daha da endişe etmeye başladım.
Tüm günün yorgunluğuyla atarken adımlarımı annem yandı zihnimin çukurlarında. Sahi ne zaman bırakmıştım onu oralarda o karanlık çukurlarda. O beni susuz çöllerde bırakırken mi bu kadar acımasız olmuştum? Yoksa ona benzemeye mi başlıyordum?
Yine de tek bir gerçeklik vardı ipin ucunu çoktan bıraktığım hayatımda. O da benim asla hiçbir yere ait olmayan benliğimdi. Tüm hayatımı kendi yazdıklarımın arasına gömmüştüm ve kimse hiçbir şey söylemese orada gömülü bırakacaktım.
Tüm çocukluğumu, kinlerimi, nefretlerimi, aldığım her nefesi, beynimin içinde lamba gibi sallanan hayallerimi gömmüştüm ve zifiri karanlıkta yazdığım zehirli hikâyelerle üstünü örtmüştüm. Bırakmıştım orada öyle, dondurucu rüzgârda uçuşurken kâğıtlar, harfler kanamaya başlamıştı.
Herkes silik silik devam ediyordu, hızla geçip gidiyordu zaman. Ben hep olduğum yerde; O, güneşin hiç doğmadığı yerde gömdüğüm hayatımı izliyordum. Rüzgâr gibi geçiyordu insan siluetleri önümden. Benim kıpırdamaya gücüm yoktu. Hissedemiyordum artık. Tek hissettiğim, acılarımın doğurduğu gözyaşlarıydı yanağımdan akan. Artık silmek için de bir şey yapmıyordum. Elimi bile kaldırmıyordum.
Tek yaptığım; gözlerimi, gömdüğüm hayatıma dikmekti. Tek acımın kaynağı o mezarlıktı. Gömdüğüm çığlık çığlığa bağıran küçüklüğümdü, ipin ucunu kendi boynuma sarıp astığım hayallerimdi, annemdi acılarımın kaynağı…
Küçük bir çocuğun terk edilişiydi. Tüm bunlar kandan gözyaşları bırakıyordu geride ve ben izliyordum. Anneme I benzemeye başlıyordum? Hayır, istesem de onun kadar umursamaz olamazdım.
“Pardon! Bakar mısınız?” neredeyse bahçe kapıdan içeri gireceğim zaman bir ses beni durdurdu. Beni durduran, düşüncelerimle aramdaki zinciri koparan kişiye baktım. Esmer teni ve kahverengi gözleriyle yanında tehlikeyi getiren o genç adam, o sırada oldukça zararsız görünüyordu.